|
Özdemir Abi, n’abersin?
Çevremizde, Bertolt Brecht'in “Sezuan'ın
İyi İnsanı -
Der Gute Mensch Von Sezuan” başlıklı mese l oyununun, “bugünkü
toplum düzeninde hem iyi insan olmak, hem de ayakta kalabilmek
mümkün mü” sorusunu ele aldığını bilmeyen var mıdır,
hiç sanmıyorum. Ama gene de, bu bir mektup olmasa ve ben
yazdığım dergide bu oyunu okura aktarmaya soyunmuş olsam,
yazıma hiç kuşkum yok ki: “… bir masal havasında Çin'in
Sezuan eyaletinde geçen oyun, üç tanrının iyi bir insan
aramak üzere dünyaya inmesiyle başlar. Kendilerine yatacak
yer arayan tanrılara, fahişe Şen Te'den başka kucak açan
olmaz. Tanrılar, Şen Te'ye iyiliği karşılığında yüklüce
bir para verdikten sonra Sezuan'dan uzaklaşırlar. Ancak
kendine bir tütüncü dükkanı açan Şen Te'ye müşteri yerine
ne kadar işsiz güçsüz, parasız insan varsa musallat olur
ve Şen Te'nin iyilikleri kendisine zarar vermeye başlar.
İnsana insanca yaşama hakkının tanınmadığı çarpık bir düzende,
iyi insan Şen Te ayakta kalabilmek için zaman zaman Şui-Ta
kişiliğine bürünerek katı yürekli ve kötü insan rolünü
oynamak zorunda kalır. Şen Te'nin yaşadıkları, seyircinin
kendi kendine: ‘İnsan, insancıl olmak için insanlık
dışı bir mücadele mi vermelidir’ sorusunu sormasına
vesile olur,” diye başlardım.
SEZUAN’IN VE İNSANININ TARİHİMİZDEKİ YERİ
Epik tiyatro ekolünü en iyi yansıtan oyunlardan biri olarak
kabul edilen bu oyunun, ülkemiz tiyatrosu adına ne şanssız
bir geçmişi var, değil mi Özdemir Abi? 1957’de Adalet Cimcoz’un
tercümesiyle (şiir çevirileri Teo’ya aitti) yayımlanır yayımlanmaz
yasaklanmış. 1958 yılında Şehir Tiyatroları’nda Max Meinecke
rejisiyle oynanacağı ilân edildiği halde, oynanmasından vazgeçilmiş.
Bunları doğal olarak anımsayamam ben. Ama 1963 yılında yeniden
Şehir Tiyatroları’nın repertuarına alınan “Sezuan’ın İyi
İnsanı”nın, Beklan Algan’ın rejisiyle sahnelenmeye başladığı
vallahi dün gibi aklımda. Oyunun müzikleri Mehmet Abut’a,
dekor ve kostümleri David Pursley’e aitti. Zihni Rona “Wang”,
Ayla Algan “Shen Te” ve “Shui Ta”, Ertuğrul
Bilda “1.Tanrı”, Mete Sezer “2.Tanrı”, Kayhan
Yıldızoğlu “3.Tanrı” rollerini paylaşıyorlardı. Böylece “Sezuan’ın
İyi İnsanı” ülkemizde bir profesyonel tiyatro tarafından
oynanan ilk Brecht oyunu olmuştu. Gel gelelim, oyunla ilgili
kimi gazetelerin kışkırtıcı yayınlar yapması üzerine, tiyatroya
saldırıldı ve oyun daha sonra yasaklandı. Eserin son olarak
1976 yılında ve Vasıf Öngören’in rejisiyle Birlik Sahnesi
tarafından sahnelendiğini de anımsıyorum. “Sezuan’ın İyi
İnsanı”, geçen otuz yıllık süreçte, birçok üniversite
topluluğu ve farklı amatör topluluklar tarafından defalarca
oynansa da, bugüne dek hiçbir profesyonel tiyatronun repertuarında
yer almamış olmasıyla da ilginçliğini korumuş bir oyun özelliğine
sahip bence. Neyse ki, kuralı Bakırköy Belediye Tiyatroları
bozdu.
ALİ TAYGUN’UN YORUMU SALT SOSYALIZM SORUNU DEĞİL
Ali Taygun , ülkenin bir değişimin arifesinde olduğu
şu günlerde; tutkulu Avrupa Birliği hayali ile alıştığımız
dünyanın farklı versiyonu arasına sıkıştığımız tam da şu
günlerde; uygun adım Avrupa usulü insan ilişkilerine doğru
yürürken, yol aldığımız dünyanın içindeki sorunları kurcalamak
istemiş ki, Brecht’in oyununu Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda
sahneye taşımış. Sadece sosyalizm sorununu değil, insanın
iyi olabilip olamayacağını, insan ilişkilerinin insanın iyi
olmasına izin verip vermeyeceğini irdeleyen bu oyunu seçmekle
bana sorarsan pek de iyi etmiş. Doğal olarak elbette bana
sormazsın, ama bizim varoşlarımızla, imgesel Çin'in varoşları
arasında bir anlamda paralellikler kurmuş olması, sanırım
senin de ilgini çekecek ve dolaylı olarak bana soracaksındır.
Anlatayım: Malûmdur, Brecht, salonda oturur, oyunu yönettiği
pek fark edilmezmiş ya, sanki aynısını yapmış Ali Taygun da.
Karışmaları belli ki bellisizce ve hep “akış yönü”nde
olmuş. “Kendi tasarladığını” oyuncularla gerçekleştirmek
istiyor izlenimini yaratmaktan kaçınmış. Oyuncuları araç
olarak kullanmamış. Oyunun anlattığı olayı, oyuncularla birlikte
yakalamak istemiş. Her bir oyuncunun kendi gücünü en fazlasıyla
ortaya koymasına yardımcı olmuş. Paul Dessau'nun zor, seyirciye
itici dahi gelebilen müziği yerine yerelliği yeğlemiş. Yerellikle
bir yabancılaşma duygusu yaratmış. Parodiye ya da komediye
kayma ya da dramatik olmaya kaçma olasılığını başarıyla engellemiş.
Brecht’in tiyatro anlayışının özünü koruyarak, üç saatlik
oyunu sıcak, akıcı, masalsı bir atmosfere kavuşturmuş. Oyuncu
malzemesini fevkalade sağlam tutmuş.
YARATICI KADROYU ELEŞTİREYİM Mİ, DEŞEYİM Mİ?
Senin pırıl Türkçe’ne lâfım olamaz elbette, ama zamanla
aşınmış “fikir teatisi” gibi sözleri Ali Taygun’un
yenilememesine şaşırdığımı söyleyeceğim. Tolga Cebi’nin
Brecht müziğini özümsemiş, oyuna inanılmaz bir tempo kazandıran
capcanlı müziğini ise kutlanmaya değer buldum Özdemir Abi. Ali
Yenel’in dekoru olabildiğince işlevsel, ama ağacın altına
platform yapacağına, ağacı tepesinden “soffitto”ya
bağlasaydı daha iyi olmaz mıydı diye oyun boyu düşündüğümü
de itiraf etmeliyim. Gönül Sipahioğlu’nun kostümleri,
Şen Te’nin ayakkabıları dışında kötü değil. Wang’ın: “…
ayağınızın tozuyla…” dediği tabloda, üç tanrının ayakkabılarının
toz içinde olmasını iyi yakalanmış bir ayrıntı olarak değerlendirdim. Sibel
Arslan Yeşilay’ın dramaturgi çalışması oyuna olumlu anlamda
yansımış. Murat İpek’in ışık tasarımına da “kusursuz”
diyebilirim. Işıl Z. Karaalp’in koreografisi ise,
yok kadar zayıf. Bora Nakipoğlu’nun efekt tasarımı
yerli yerinde.
MERAL ONUKTAV ÇETİNKAYA’NIN BAŞARISI
Özdemir Abicim, Meral Onuktav Çetinkaya, “fevkalade” olarak
tanımlanacak epik oyunculuk gösterisiyle oyun içinde adeta
bir büyü yaratmakta. Sucu Wang’ın canlı, fiziksel ve psikolojik
yönelimlerini çok iyi yansıtıyor. Birinci perdede, üç tanrının
geldiği tabloda güğümleri içlerinde su varmışçasına öylesine
güzel taşıyor ki, görmelisin. Hele bir de, hemen arkasından Nazan
Koçak güğümlere yapışıp, tıngır mıngır taşıyıp büyüyü
bozmasa… Munis Düşenkalkar, üstünyönetim ve kesintisiz
aksiyonun, varlığında, yani gizemli “ben”inde kök
salmış, belki de doğuştan gelen yaşamsal hedef ve özlem olduğunu
bu kere de kanıtlıyor. Nilgün Karababa rolüne iyi
hazırlanmış. Nazan Koçak (güğüm taşıma tablosu dışında)
dengeli bir oyun vermekte.
DEFNE ŞENER GÜNAY, ARTIK MERCEK ALTINDAN ÇIKIYOR
Defne Şener Günay ise, Şen Te ve Şui Ta rollerinin
altından başarıyla kalkmış. Taaa “İvan İvanoviç Var Mıydı,
Yok Muydu”dan bu yana mercek altında tuttuğum Defne
Şener Günay’ın yönelimlerinin engin tatmin, ruhsal anlayış
ve yaşamsal güçle dolu, çok canlı coşku ve kavram içermesini
izlemekten doğrusu kıvandım. Levent Tülek, “Berber”in
tüm yaklaşımlarını anlamış ve başarıyla kontrolü altına almış.
Canlandırdığı karaktere bir taç takmadığı kalmış. Sesini
ve vücudunu başarıyla kullanıyor. Edip Saner, oyunun
iyileri arasında ön sıralarda gelirken, usta oyuncu Gül
Onat, seyirciyi avuçlamasını biliyor da, neden diğer
karakterler gibi İstanbul lehçesiyle değil de, kimi yerde
Orta Anadolu, kimi yerde Ege şivesiyle konuşuyor anlamam
mümkün olamadı. Kadronun geri kalanı iyi, iyi olmasına da Güneş
Kozal Eren, iyi olanlar arasında en iyi.
TAK YENGEYİ KOLUNA, GEL ŞU GÜZELİM İSTANBUL’A
Kısacası, “Sezuan’ın İyi İnsanı”, Bakırköy Belediye
Tiyatroları’nın övünebileceği, kutlanası bir yapım olmuş.
Görmeni çok isterdim doğrusu. İşe güce bu kadar çok takılma
be Özdemir Abi, tak yengeyi koluna, atla “Varan”a,
kalk gel şu güzelim İstanbul’a. Hele bak, Haziran ayının
6’sında 33. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali de başlıyor.
Düşünsene, bir barok akşamından sonra Armada Oteli’nin terasında
su katılmış rakılarımızı, (Nohut Topu) Topik’e, Humusa, Favaya
katık ediyoruz!
Osman Şengezer, Erol Sayarı, Yurdal Oğuz, Emre Erdem, Güneri
Artunkal, Göksel Kortay, Yekta Kara’dan oluşan bizim ekip
dünden hazır… Seni bekliyoruz.
Beklemek bizden, gelmek senden yani…
Yengeme sevgilerim baki…
yazar@tiyatrokeyfi.com |