|
Üstadım, Özdemir Abim benim.
Dün akşam, Tiyatro Kedi’de
Wılliam Gibson’ın “Salıncakta İki Kişi - Two For The Seesaw”ını
izledim. Gibson’ın bu oyunu 1958 yılında yazdığını biliyordum
ve perde arasında taaa o yıllara gittim. Aklımın içinde,
Türkiye'nin NATO üyeliğinin ardından 23 Haziran 1954 anlaşması
yapılıyordu. ABD ve Türkiye arasında imzalanan "Askeri Kolaylıklar Anlaşması"na
göre, ülkemizde üsler kurulmaya başlanacaktı. Bu anlaşmaya
ilişkin, CIA ajanı Graham Fuller şöyle diyordu: "Haziran
1954 tarihinde imzalanan ilk askeri yardım anlaşması daha
yaygın güvenlik yardımları için gerekli zemini hazırlamış
ve daha sonra yapılan sayısız ekonomik ve savunma işbirliğine
dair anlaşmaların atası olmuştur." Dönemin iktidarı
ve sonraki iktidarlar, emperyalist üs gerçeğini gizlemek
için buralara "tesis" adını verdi. Bu "tesislerden" havalanan
uçakların bölge ülkelerinin emperyalizm adına tehdidinde
ya da doğrudan saldırılarda kullanıldığı da hep halktan gizlendi.
Gibson’ın, bu oyunu yazdığı 1958 yılında, Amerika Lübnan’ı
bombalarken İncirlik'i kullanıyordu.
MORRİSON OLAYINI HATIRLIYOR MUSUN?
O yılları, benden elbette
iyi biliyorsundur. Her zaman itiraf ederim, senden öğrenmiştim
çoğu NATO üyeliğine dayanmak üzere; 1969'a kadar ABD ile
yapılan ikili anlaşmaların sayısının doksan yediyi bulduğunu.
Adı "anlaşma"ydı, ama
Türkiye hep siyasi, ekonomik askeri olarak taviz veren bir
işbirlikçi konumundaydı. 1966 yılına gelindiğinde, topraklarımızdaki
emperyalist üslerin sayısı 112'yi bulmuştu. Ama bununla da
yetinilmeyecekti. Bugün, topraklarımızın yaklaşık 35 milyon
metrekarelik kısmında NATO ve ABD bayrakları dalgalandığını
söylersem, ihanetin ve NATO üyeliğinin maliyeti daha açık
ortaya çıkacaktır sanıyorum. Yani: “vah bize, vahlar bize,”
hikâyesi…
Bu arada, şimdi aklıma geldi:
1959 yılının Kasım ayı idi. Ankara Çankaya'da, yani Türkiye'nin
yönetim yerinde, Morrison adlı Amerikalı bir yarbay, Amerikan
kulübünden çıktıktan sonra, toplu halde yürüyen on bir "Mehmet"e otomobiliyle
çarpmıştı. Askerlerden biri öldü, birkaçı da felç oldu. Ama
Amerikalı yarbay görevli olduğu iddiasıyla, TC adli makamlarına
verilmedi. Devrimcilere, ilericilere idam kararları çıkaran
yasalar, Yankee karşısında hiçbir anlam ifade etmedi. Çünkü,
NATO gereğince "kuvvetler statüsü"ne dair imzalanan
bir dizi anlaşma vardı. Bu anlaşmaya göre, Amerikalılar ancak
ABD kanunları ve makamlarınca yargılanabiliyordu.
MEĞER EMPERYALİSTLER DE SEVERMİŞ!
1914'te New York'ta doğan
Gibson, bu ilk oyunu “Salıncakta İki Kişi”yi işte o yıllarda,
yani 1958 yılında yazıyor ve oyunu Broadway'de başarıyla
sergileniyordu. Konu: Agresif bir avukat ile New Yorklu
bohem bir kızın ilişkisi… Aşk bu, insan bu! Emperyalist
bir ülkenin ünlü kentinde dahi olsa yaşanıyor. Emperyalistler
bile “Gerçekten ve içten "Seni
Seviyorum" diyebilecek misiniz bana,” diye ya da; “Bu
bir ömürde bir defa söylenir, ben o hakkımı kullandım. Ne
dersiniz sizce de öyle mi acaba,” diye sorabiliyor; “O kadar
ki, o köprüleri sever diye, öbürü köprülere bakamaz olmuştu”
veya “Sevmek demek, onun gözüyle görmek demektir,” diyebiliyor.
Nedense şaşırdım!
SALINCAKTA GEÇMİŞTE SALLANANLAR
“Salıncakta İki Kişi”yi 1959 yılında Kent Oyuncuları oynamıştı.
Yıldız Kenter ile Müşfik Kenter Muhsin Ertuğrul’un mizanseniyle
sahneye taşımışlardı. Yanılmıyorsam İstanbul’daki ilk oyunlarıydı.
27 Mayıs 1960’da tiyatrolar kapatıldığında, Kent Oyuncuları’nın
Bursa’daki bir üniversiteye gittiğini, alâyı valâ ile karşılandıklarını,
ancak ertesi gün, “Salıncakta İki Kişi” oyunuyla şifre verdikleri
gerekçesiyle sorgulandıklarını anımsıyorum. Oyun 1970’de
de oynandı. İkilinin muhteşem oyunu, Melda Kaptana’nın Yıldız
Kenter için hazırladığı kostümler, Doğan Aksel’in Öz Somer’den
esinlenerek tasarladığı dekor, şimdi bile gözlerimin önünde.
Bedia Akkoyunlu’nun akıcı Türkçe’si ise kulaklarımda takılı.
Luchino Visconti’nin yönetiminde Jean Morris ve Annie Girardot’un
da aynı oyunu Paris’te oynadıklarını duymuştum. Shirley McLaine
ile Robert Mitchum’lu filmini ise unutanımızın olduğunu pek
sanmıyorum. Can Gürzap ve Işık Yenersu’lu yapımı ise kaçırmıştım.
Sevgi Sanlı’nın çevirisi ile Türkçe’mize yeniden kazandırılan
“Salıncakta İki Kişi”, Pınar Saner’in yönetiminde yakın geçmişte
Ankara Devlet Tiyatrosu’nda da sahneye konuldu ve Melike
Melike A. Ergüzen ile Celal Kadri Kınoğlu oynadı, göremedim.
AMERİKA2DA SANDIK VAR MIDIR?
Tiyatro Kedi, oyunu Hakan Altıner’in rejisiyle sahneye
taşımış. Figen Soysal, dekoru Gittel’in odası ile Jerry’nin
kaldığı otel odası olarak ikiye böleceğine, sahneye külliyen
Gittel’in odası olarak tasarlamış. Jerry’nin odasını köşecikte
küçük bir sehpa ve koltuk ile simgelemiş. Bence bu tasarım,
hem Hakan Altıner’in mizansen anlayışını, hem de Yüksel Aymaz’ın
ışık hesabını zorlaştırmış. Gene de, “zevksiz bir dekor olmuş”
demiyorum. Ama, yönetmen madem ki oyunun zamanını 2004 yılına
getirmiş, otel odasına radyo yerine televizyon konulması
uygun olmaz mıydı? Haa, bir de Amerikalıların evinde sandık
var mıdır, doğrusu merak ettim.
SEVGİ SANLI’NIN TÜRKÇESİ
Başarılı çevirmenlerimizden Sevgi Sanlı’nın Türkçe’si övgüye
değer nitelikte. “Puro” yerine Can Gürzap mı “püro” diyor,
bilemem. Ya da “… başım ne zaman derde kalsa” gene Gürzap’ın
dil sürçmesi mi, onu da bilemem. Yüksel Aymaz, eylül ayı,
akşama doğru olan zamanın geçtiği Birinci Bölüm – Tablo I’i,
Tablo II’nin gece yarısını, şafakta geçen Tablo III’ü dikkate
almamış. Sahne önündeki Jerry’i aydınlatırken iyi kontrastlandırmamış.
Ayrıca neden ısrarla orta eksen ya da 45 derece açı kullanmış,
anlayamadım. Yatay ışıklamalarıysa başarılı. Basın bülteninde
ve afişlerde kostüm tasarımcısı yer almadığına göre, demek
ki oyuncular kendi gardıroplarındakilerle yetinmek zorunda
kalmışlar ki, oyuncuların özel zevklerini eleştirmek hakkına
sahip değilim.
NURSELİ KARDEŞİM ARADA SAÇ ŞEKLİNİ DEĞİŞTİRMELİ
Hakan Altıner, hiç kuşkum yok ki, sahneye koyarken Nurseli
İdiz ile Can Gürzap’ın yaratıcı kişiliklerini geliştirmenin
yollarını aramış. Bravo doğrusu... Onların kişisel yaratıcılık
kaynaklarını keşfetmiş, koruyup gözetmiş, genişletmiş. Sonuç
olarak tıkır tıkır işleyen bir mizansen uygulamış Yalnııız…
Finali eleştireceğim. Gittel telefonun fişini kopartıyor.
Jerry, otel olarak yorumladığımız sahne önünde repliğini
bitirip, sahnenin solundan içeri giriyor, Gittel’in oturduğu
bodrum katın girişi olan köprüye (kar yağarken ceketiyle)
gidiyor, elindeki cep telefonunu oradaki çöp kutusuna atıyor.
Sen seyredersen ne dersin bilemiyorum Özdemir Abi, ama bana
pek inandırıcı gelmedi. Ben olsam, Figen Soysal’ın otel odası
olarak seyirciye bellettiği koltuk-sehpa-radyolu köşede finali
yapar, Figen Soysal’ın oraya ekleyeceği bir çöp kutusuna
Jerry’e cep telefonunu attırarak finali yapardım. Bir de,
oyun içinde aylar geçtiğine göre, Nurseli İdiz hiç değilse
2. perdede saç şeklini değiştirse ya!..
DÜZEYE ULAŞMIŞ İKİ OYUNCU
Jerry Ryan’da Can Gürzap, oyun boyunca kendi çevresinde
ya da içinde veya imgeleminde olup bitenleri, yani kendi
düşsel hayallerinin biçimlendirdiği belirli koşulları müthiş
bir titizlikle izliyor ve seyirciye başarıyla aktarıyor.
Nurseli İdiz ise, Gıttel Mosca karakterinde temel nitelikte
gördüğü, dolayısıyla seçip ayırdığı ve gerek rolü için, gerekse
sahne için gerekli görmediği, esasında gerçekten de gereği
olmayanı doğalcılığıyla bütün kalabalıklardan ve kabalıklardan
temizleyip arıtmış.
Can Gürzap ve Nurseli İdiz için söylüyorum Özdemir Abi,
tiyatrocu bu düzeye ulaştıktan sonra, artık sanatta kendini
değil, fakat kendinde sanatı arayıp bulacak olgunluğa erişmiş
oluyor.
Şimdi senden utana sıkıla bir şey rica edeceğim Özdemir
Abi. Bu mektubumu “Salıncakta İki Kişi”nin yapımcısı İpek
Kadılar Altıner’e sızdırsan da, o da mektubumu camekana koysa.
Hatta belki web sitesinde bile kullanır. Elin adamının, kızının
tanıtım yazılarını vitrine, panoya, portala falan koyuyorlar,
benim yazılarımdan/mektuplarımdan tık yok. Kıskanıyorum vallahi.
“Salıncakta İki Kişi”yi eşine dostuna rahatlıkla önerebilirsin
Özdemir Abi.
Özlemle öpülüyorsunuz efendim.
yazar@tiyatrokeyfi.com |