|
Sevgili Özdemir Abicim.
Genel olarak üç çeşit dramatik ifade türü var diyorlar,
sen ne dersin? Birincisi şiirmiş. İkinci sırada düz dramla
düz komedi gelmekteymiş. Üçüncüyse, yüksek komedi… Ne tuhaf
değil mi!.. Her üçü de insanoğlunun yaşantısı ile uğraşan
yapı taşları, öyle değil mi ama! Gerçekten de, şiirli dram,
insanoğlunun yaşantısını ölümsüz gerçeklerle, içlek değerlerle
ölçmekte. Dramla komedi ise, bu yaşantıyı insan doğasının
belli ölçekleriyle değerlendiriyor. Yüksek komedi mi? “Yüksek
komedi, insanı görenekleri ve alışkanlıklarıyla tartıp biçer”
diyeceğim izin verirsen.
KOMEDİ NELERDEN DOĞAR
Şiirli dramda aktörün yorumu, her zaman piyesin temeli
olan felsefeden yön almalı tamam da, ya düz dram? Ya da düz
komedi? İkisi de insanoğlunun özelliklerini, sadece gerçeğe
uygun olarak, abartma ile yüceltilmiş, belli bir görüş açısından
yorumlamak istiyor. Bununla beraber, bu yorumun kökleri insanoğlunun
taaa evrensel niteliklerine kadar uzanmakta. Yanlışım varsa
lütfen düzelt Özdemir Abi, yüksek komedi de, piyes yazarının
da, aktörün de başlıca endişesi, davranışa üstünkörü de olsa
gene derinlemesine etki eden belli bir çağın dışarlak göreneklerinden
kaynaklanmakta. Gerçek komedi, işte bunlardan doğuyor, büyüyor,
gelişiyor. Haksız mıyım?
HOPPALA YAVRUM HOPPALA
Bugün edebiyatı, yazıyı, sinemayı hareket; tiyatroyu ise
konuşma sanatı olarak tanımlıyorlar. Günümüz tiyatrosu, doğal
olarak ticari kaygılarla hareket etmekte. Tiyatro, nedense
bu açıdan hiç mi hiç tartışılmamakta. Zaten “komedi” diye
sahnelenen oyunların çoğunun düzeyi, bu tartışmayı başlatamaz
nitelikte. Fars desen fars değil, vodvil desen ilgisi yok,
bulvara hiç benzemiyor... Tamam, seyirci sıkıntısı çekilen
bir ortamda tiyatro sanatı tartışılmasın, tamam, itirazım
yok. Ama durup bir geriye baksınlar. Komedi adına yapılanlar,
komedi adına bir şeyler yaptığını sananların pek çoğu, bugüne
değin konuşma dilimize değil, sadece argomuza katkı sunduklarını
görecekler. Şimdi: “Türk komedisinin geçmişi argoya dayanır”
desem, hop oturup hop kalkanlar olacaktır kuşkusuz. Ben hoplayacağıma,
onlar hoplasın, n’apim!
GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK İÇİN ESEN POYRAZ
Özdemir Abicim, Ali Poyrazoğlu’nu, eskiden beri,
geçmişle hesaplaşmak üzere komedi tiyatrosu yapan şövalye
olarak tanımlarım. Türk tiyatrosunda argoya gerek görmeden,
bayağılığa düşmeden, sözcüklerle incelikli bir biçimde ve
biçem içinde oynayarak tiyatro yapmayı başaran bir addır Poyrazoğlu.
İnanıyorum ki, gerek görse ve pornografik bir oyun dahi yapsa,
dil sanatını her durumda belli bir düzeyde korumayı başaracaktır.
Ülkemizde de tanınan İngiliz yazar Eric Chappell, oturmuş
“ It Can Damage Your Health - Dikkat: Sağlığa Zararlıdır”
başlıklı bir oyun yazmış. İngiltere’de kapalı gişe oynanmış
bu oyun ve de “sitcom”a dönüştürülmüş. Ali Poyrazoğlu gitmiş,
bu oyunu almış, ne çevirmiş, ne de uyarlamış, oturmuş adeta
baştan yazmış. Adını da “Sağlık Olsun” olarak saptamış. Başrole
de soyunmuş, yetinmemiş bir de yönetmiş.
CİNSELLİK, AŞK VE YAŞAM…
Oyun, sıradan bir hastanenin, üç yataklı odalarından birinde
geçmekte. Ahmet Şevket Beyatlı (Ali Poyrazoğlu), ameliyat
sonrası sağlıklı duruma geçme (nekahet) dönemindeki emekli
bir edebiyat öğretmenidir. Yanında, Mazlum Sümbül (Bülent
Kayabaş) adında bir hastalık hastası yatar. Derken, Çakıl
Solmaz (Eser Ali) diye çok, ama çok genç bir bilgisayarcı
aralarına karışır. Hemşire Deniz Gezer (Berrak Kuş),
Operatör Doktor Kayhan Bey (Özdemir Çiftçioğlu), Hastabakıcı
Hayri (Onur Şenay) ile birlikte, hastane odasında
kimi zaman hüzünlü, kimi zaman eğlenceli, duygulu günler
geçer. Seyirci, bu oyunda “ota çoka” gülmez, ama tam da sırası
gelmişken, tam da kahkaha atarak dünyaya meydan okuyacakken, Ali
Poyrazoğlu ve arkadaşları onları birdenbire yaşamın ve
ölümün sorgulandığı sessiz bir dünyaya indiriverir. Cinsellik,
aşk, yaşam tutkusu hem de herkesin gözleri önünde bir arada
yeşerecektir.
DOĞALLIKLA OLUŞTURULAN HAREKETLİLİK
Ali Poyrazoğlu , çeviride (ya da yeniden yazma sırasında)
kullandığı sade dili, sahneye koyarken de aynen uygulamış.
Sahnede tiyatro adına yapılan her şeyi “ayırma – seçme –
yöntem” aşamasından geçirdikten sonra, sıra diyaloglara geldiğinde,
uyumlu ve birbirini mükemmel oyunculuğa özendiren bir tutum
benimsemiş. Realizmi ön plana çekmiş. Hareketliliğin esasını
doğallıkla oluşturmayı hedeflemiş. Jest ve mimiklerin yanı
sıra sahne üzerinde gerçekleşen her hareketin gerçeğe yakın
olmasını istemiş ve elde etmiş. Komedi doğallığını seyirciye
yansıtırken yapay bir takım fiziksel illüzyonlardan da yararlanmış,
ama hiç mi hiç abartmamış.
YAPMA BE BARIŞ!
Sahne dekorunun “doğru” olarak tanımlanabilmesini, göze
bir şeyler sunacak biçimde hazırlanmasında arayanlardanım,
bilirsin. Dekor, eğer bir iç görünüş ise, seyircilerin sahnede
olup bitenleri seyretmelerini sağlamak üzere bir süre sonra
ortadan kalkacak olan dördüncü duvarı hesaba katmaksızın,
dört yanı, dört duvarı ile birlikte kurulmalıdır diyenlerdenim.
Mimari doğruluk yönünden de sahneden çıkışların mantıkî olmasını
isterim. Bu çıkışlara bağlı, dışta kalan bölümlerin, (yani
“Sağlık Olsun”da koridor) açık seçik tasarlanmasını beklerim.
Yalnız eylemin geçtiği yerin değil, tüm olarak çevrenin planlanmasını
benimserim.
Barış Dinçel , hiç kuşkum yok ki, iyi bir sahne
tasarımcısı. Karşılaştığımızda gözlerindeki ışıltı, her keresinde
içimi ışıtır, Türk tiyatrosunun geleceğine umutla bakarım.
Ama bu kez olmamış diyeceğim. Penceresi olmayan(!) hastane
odasını sınırlayan paravanları da, paravanlara asılmış Monet
tablolarını da lâf aramızda hiç mi hiç beğenmedim. Koridor
denilen karanlığı da… Beğenmedim. Barış Dinçel, çevre
düzeninin oyuncu açısından önemini, dekorun yaratımın gerçekleşmesini,
oyuncuyu hastane odasına, karaktere uyum sağlatıcı güce eriştireceğini
nasıl savsaklamış, anlayamadım…
A BE YÜKSEL AYMAZ!!!
Yüksel Aymaz ’ın ışığına “eh”, “peki”, “yani”, falan
diyeceğim de, diğer yandan sormak da isterim: “Neden o kadar
çiğ?” A be Sevgili Ayvaz, oyun koridor ve odada geçtiğine
göre, gölgelendirme ve ışıklandırma konusunda biraz daha
duyarlılık gerekmez miydi? Koskoca Yüksel Aymaz, d
uygusal ve görselden vazgeçtim, tinsel ya da zihinsel bir
etki yaratmak için, örneğin Ali Poyrazoğlu’nun “Pembe
Panter” ile dans tablosunda, öznel bir ışıklandırma yöntemi
yaratamaz mıydı!
BERRAK KUŞ, GİDEREK KANATLANIYOR
Onur Şenay , Hastabakıcı Hayri’de görevini “bihakkın”
yerine getiriyor, gene de ben o tipi, yönetmenin de onayıyla
daha bir “vulgaire” çizmesini önereceğim. Doktor Kayhan Bey’de Özdemir
Çiftçioğlu’nun, “lütfen” yerine “lutfen” demesini eleştiriyorum,
ama rolünün komedi unsuruna olan etkisini çok iyi hesapladığını
da açık yüreklilikle söylüyorum. Berrak Kuş’u, geçen
sezon seyrettiğim “Havada Bulut”tan bu yana ciddi anlamda
ivme kazanmış olarak değerlendirdim. Sahneye de yakışıyor.
Davranış ve tutumu, ses ile aktarımın üst sınırlarına çok
yaklaşmış. Ne demek istediğimi bizzat kendisi anlayacaktır,
eminim.
ESER ALİ ADINDA BİR “ÇAKIL SOLMAZ”
Oyunda Çakıl Solmaz’a can veren Eser Ali, oyuncunun
olma hali nedir, biliyor mu, sanmıyorum. Ama organik bir
işleme içinde bile, etkilenme ve ifade alanlarında sınırlarını
fevkalade bilinçle çiziyor. Gerçeğin akışını çok çekici hale
getirebiliyor. Duyumsuyor, duyumsadığını belli ediyor ve
de ifade ediyor. Dürtüsüyle zorunluluk arasındaki kişisel
boşluğu bulmuş, düşündüğünü değil, duyumsadığını yapıyor. Eser
Ali, beni mutlu ediyor, bana umut veriyor.
BÜLENT KAYABAŞ’IN YİTİP BİTMEYEN DİSİPLİNİ
Sahnede izleme olanağını on üç yıl sonra yeniden bulduğumuz Bülent
Kayabaş, kontrolünden, zamanlamasından, yaşamsal disiplininden
gıdım kaybetmemiş. Hani Stanislavski, karakter yaratımının
odak noktasına dikkat çeker ve nesnel yaklaşımlara yer
verirken, bir hastanın “ben hastayım” imajını yaratmasında
acıma duygusunun komedi ile nasıl bastırılacağını ve bu
olayın inandırıcı nesnel yönünü anlatır ya, “nasıl” diye
meraklananların Mazlum Sümbül’de Bülent Kayabaş’ı
izlemelerini önereceğim, Bülent Kayabaş için başka
da bir şey demeyeceğim.
VE… ALİ POYRAZOĞLU…
Ali Poyrazoğlu , gene Ali Poyrazoğlu… Zihinsel
düşünceleri, zihinde yaratılan her şeyi gene başarıyla maddeselliğe
dönüştürüyor. Betimlemeciliğin sınırlarını zorlayarak Ahmet
Şevket Beyatlı’yı ortaya çıkarıyor. Birdenbire, imgelemi
devreye sokarak, betim sınırlarını çiziyor, belirliyor. Ali
Poyrazoğlu’nun (tıpkı Bülent Kayabaş gibi) bildim
bileli varolan yöntemli oyunculuğu, bu oyunda da tiyatral
başarıyı yakalamasına yarıyor. Ali Poyrazoğlu, “Sağlık
Olsun”un Ahmet Şevket Beyatlı’sını aklının ve duygularının
olumlu beraberliğinde oluşturuyor.
“Sağlık Olsun”, sezonun görülesi oyunlarındandı Özdemir
Abi. Yalnız, gülerken doğruyu ya da yanlışı ayırt edebilen,
kendisine kimi soruları korkusuzca sorabilen seyirciler içindi.
Yani, çok özeldi. Yaz aylarında sizin oralara mutlaka turne
yaparlar. Yengemi alıp, “Sağlık Olsun”u izlemeni isterim
doğrusu, ben pek sevdim.
Gözlerinden öperim, benim güzel Abim!
yazar@tiyatrokeyfi.com |