|
Dilek Türker, genel
sanat yönetmenliğini yaptığı Tiyatro Ayna’nın 15’inci kuruluş
ve kendi 40’ıncı sanat yaşamı yıldönümlerini Pir Sultan
Abdal’la buluşturarak kutlamayı düşünmüş. Ne kutsal bir
düşünce! Büyük, köklü ve uygar uluslar kendi kimlikleri
üzerinde büyüyor, gelişiyor, devamlılık sağlıyorlar. Günümüzde
evrensel olmanın yolu, ulusal olmaktan geçiyor. Kendi kendiniz
olamıyorsanız, kendinize yetemiyorsanız, başkaları sizi
kabul eder mi? Elbette etmez. Bir milletin ulusal kimliği,
onun kültür temellerinde gizli. Ulusal
kimliği ve kültürünü yitiren ulusların güçlü olmalarına kim
olanak tanır ki? Kimse...
Sanırım bunları ve de benim
düşündüklerimi kendinde daha da geliştirerek düşünmüş Dilek
Türker ve de “Pir Sultan Abdal”ı oyunlaştırmayı kararlaştırmış.
“Barış içinde yaşayabilmek için kültür mozaiğimize ışık
tutmamız gerekir" demiş,
Pir Sultan Abdal'ın şiirleriyle ve felsefesiyle kültür mozaiğimizde
önemli bir yeri olduğuna inanmış. Bunu da insanlara (bir
kez daha) sunmak istemiş . Mahmut Gökgöz, bilgisayarının
başına oturup, oyunu yazmışmış. Gökgöz, değişik araştırmalarda
altı ayrı Pir Sultan kimliğine değinilmekte olduğunun hiç
kuşkum yok ki ayırtındaymış. Çorum yöresinden olup bir süre
Ankara’da Hasan Dede tekkesinde kalan Pir Sultan’ım Haydar’ı;
aruzla şiirler yazan Pir Sultan’ı; Divriği yöresinde yetişen
ve asıl adı Halil İbrahim olanını; 18’inci yüzyılın ikinci
yarısı ile 19’uncu yüzyılın başında yaşamış olan Abdal Pir
Sultan’ı, 16’ncı yüzyıl sonu ile 17’nci yüzyıl başında yaşayan
ve de nihayet Pir Sultan’ın asılmasıyla ilgili deyişleri
söyleyen Pir Sultan Abdal’ı bilinçli olarak atlayıp, “menkıbeleşmiş”
yaşamıyla tanınan, halk edebiyatı araştırmacılarının, gerçek
Pir Sultan Abdal olarak kabul ettikleri, Sivas’ın Yıldızeli
ilçesinin Çırçır bucağına bağlı Banaz köyünde dünyaya gelmiş;
yaşamının büyük bölümünü köyünde geçirmiş, 16’ncı yüzyılın
ikinci yarısında Sivas çevresinde boy gösteren Alevi-Bektaşi
kökenli ve İran yanlısı mezhep olaylarına karışmış, Sünnî-Osmanlı
yönetimine karşı çıkarak isyana katılmış, İran-Şii yönetimi
tarafında yer aldığı, propaganda yaptığı gerekçesiyle Sivas
Beylerbeyi Deli Hızır Paşa tarafından astırılmış Ali Haydar’ı
konu edinmiş.
Ali Haydar, dergâha ve dolayısıyla
halka hizmeti, Hak’a hizmet saymış, makamları adım adım
almış, sonunda “Pir" makamına
erişmiş, Seyit Ali Sultan Dede’den dedelik hırkasını ve Pirlik
nişanını aldıktan sonra canları tek tek dolaşmaya, dertlerini
dinlemeye başlamıştır. Mahmut Gökgöz, hikâyeye tam burasından
başlamış. Pir Sultan’ın haksızlıklara karşı mücadelesini,
hatta asılacağını bile bile bu tutumundan vazgeçmemesini
işlemeye çalışmış. O günlerde Anadolu’da kol gezmekte olan
kötülükleri Osmanlı’ya, Osmanlı’daki yönetim anlayışına mal
etmemek için olsa gerek, halkın alın terine bakmadan insanların
yaşamlarını cehenneme çevirenleri Tefeci Boğos tiplemesiyle
simgelemiş; çıkarcı mollaları, rüşvetçi kadıları, yobaz müftüleri,
zalim paşaları yardımcı olarak Tefeci Boğos’un yanına katmış.
Macarlar karşısında elde edilen Mohaç zaferinin, Kanunî
için anlamı büyük ganimeti Ukraynalı güzeller güzeli Roksalana’yı
(yani Hurrem Sultanı) Fransızlar(!) adına Osmanlı’yı borçlandırıp
parçalamayı amaçlayan bir kadın olarak sunmuş. “Olur a,”
derken, Sultanın gözdesi olacak ve tarihe imzasını atacak
Hurrem Sultanı, Roksalana’yı oynayandan başka bir oyuncuya
canlandırtmış. Demek ki, Roksalana Hurrem değil! Peki kim?
Ne bileyim! Haa, bir de f evkalade didaktik bir üslup benimseyerek,
oyunu neredeyse derse çevirmiş.
“Yahu, klasik Pir Sultan öyküsü
sunacağına, ünlü ‘Kızıl Elma’ imgesini işleseydin ya,”
diyerek Mahmut Gökgöz’e akıl verecek değilim elbette. Ama
keşke diyeceğim, keşke “Kızıl Elma”yı işleseydi. Osmanlı
siyaset düşüncesinde yer verilen bu imgeden yola çıkıp, "Kızıl Elma"ya yüklenen
iki temel niteliği açsaydı. Pir Sultan’ın, nefeslerinde "Kızıl
Elma" imgesine bilinenin dışında yüklediği biri metafiziksel,
diğeri fiziksel olan iki boyutu sergileyebilseydi. “‘Kızıl
Elma’nın, mekanı ‘dost bağıdır,’ diğer ifadeyle ‘cennet’tir,”
deseydi. “Rengi, gül rengi ya da soluk gül rengidir,” diyerek,
oyun başlamadan postun ortasında duran gülün anlamını verseydi.
İki "nefes"inin sonunda renk ile beniz kavramlarının
yerlerini değiştirerek “kızıl elma”yı, Hazreti Ali'yi imlemede
kullanışına değinseydi. İlham ya da sezgi kavramlarıyla ifade
edebileceğimiz tasavvufî bilgi ve aşkı anlatsaydı. Hazreti
Ali'yle sembolize edilen fiziksel niteliği kurcalasa ve finalde:
“Birinci nitelik, ikinci niteliğin nedeni; ikinci nitelik,
birinci niteliğin sonucudur,” ilkesini yakalasaydı. Dı, dı…
Dığdığının dığdısı… Benimki de lâf işte. Yeğlememiş… Kim
karışabilir, kimin haddine! Ama bu oyun olmamış, tiyatrodan
uzaklaşmış.
Mahmut Gökgöz, oyunu sahneye koyarken doğal olarak Nasuh
Barın‘ın koreografisinden alabildiğine yararlanmış. Hakkıdır,
haklıdır… Gene de, örneğin çaycıyı neden kız oyuncuya (Sinem
Koyun) oynatmış anlamam mümkün olamadı. Ana-kız (Enginay
Gültekin-Zeyno Üstünışık) aynı yaşta olur mu ayol! İki gençten
birini anne, diğerini kızı eylemiş. Ermeni Boğos, Yahudi
lehçesini benimsemiş, ses etmemiş. Roksalana’nın, Rum aksanıyla
konuşmasını da es geçmiş. Akışı da iyi sağlayamamış.
Genç oyuncuların tümü ellerinden geleni yapmış. Ellerinden
geleni yapmışlar da, Mahmut Gökgöz, onların kendi gereksinimleri,
zorunlulukları, itkileri yüzünden, yardım ve yönlendirilme
aradıklarını sanırım fazla ciddiye almamış ya da izlerken
bana öyle gelmiş. Ama görülen o ki, genç oyuncular, gerilim
noktalarının gerilimin dışarı çıkmak umudunu bulduğu alanlar
olduğunu daha henüz keşfedememiş.
Ali Baba’ya can veren Bariton Ufuk Karakoç, türkü söylerken
“ acıyı üretime geçirdiği için” gene haz alıyor. Sazıyla
sözüyle çok iyi. Metin Coşkun, Pir Sultan’da kendi bireysel
malzemesini yerli yerine oturtmuş, işletiyor. Oyuncunun kendi
yaşam deneyiminden aldığı her şeyin, içedönük biçimde tepki
verdiği her şeyin, ona asla yabancı kalmadığının iyi bir
örneği Metin Coşkun’un bu oyundaki oyunculuğu.
Yaratıcı kadroya gelince: Nurettin Özşuca’nın titizlenilerek
çalışılmış müziği, Yüksel Aymaz’ın kusursuz ışığı, Osman
Şengezer’in fevkalade ekonomik, simgesel değerler taşıyan
usta işi dekoru ve gene Osman Şengezer’in olamazcasına zevkli
kostüm tasarımı, hiç üşenilmeden ayağa kalkılarak alkışlanacak
nitelikte. (Ey okur, sana söylüyorum, ödül seçici kurul üyesi
sen anla…).
yazar@tiyatrokeyfi.com |