|
IV. Murat, hiç kuşkusuz tarihimizin en ilginç padişahlardan biri. 11 yaşında tahta çıkmış ve yaklaşık on yıl annesinin naipliğinde devleti yönetmiş. Ama bu dönemde yönetimde daha çok, yüksek devlet görevlilerinin idam edilmesini isteyerek sık sık ayaklanan yeniçeriler ve sipahiler etkiliymiş. Bağdat’ın düşmesi ve Osmanlı kuvvetlerinin Safevilere yenilmesi gibi dış olaylara, Anadolu’da çıkan ayaklanmalar, devlet memurlarının görevlerini kötüye kullanmaları, hazinenin “yetmiş ‘cent’e” muhtaç kalması gibi olgular da eklenince, halkın merkezi yönetime karşı duyduğu hoşnutsuzluk artmış. 1632’de Recep Paşa’nın kışkırtmasıyla yeniçeri ve sipahiler baş kaldırarak, Sadrazam Müezzininzade Ahmet Ahmet Paşa’yı öldürüp, Recep Paşa’yı sadrazam eylemişler.
ON YEDİ YILLIK SÜRECE SIĞANLAR
Devletin darmadağınıklığı ve devlet otoritesinin zayıflığı dolayısıyla ülke karışıklıklar içinde kötü günler geçirmiş. IV. Murat yirmi yaşına ulaştığında gerçek kişiliğini bulmuş. Bütün işlere hâkim olmuş. Öncelikle yeniçeri ve sipahilerin şımarık ve zorbalıklarına son vermiş. Anadolu'daki zorbaları da temizledikten sonra, ordunun başına gelerek Iran seferine çıkmış. Önce Revan ve Tebriz'e girmiş, sonrasında şiddetli savaşlarla Bağdat'ı almış. Sonuç olarak, İranlılarla on yedi yıl süregelen savaşı Kasr-ı Şirin Antlaşması’na bağlamış, böylece küçük değişikliklerle günümüze değin korunmuş olan Osmanlı-İran sınırı saptanmış.
Duraklama devrindeki padişahların en değerlisi olan IV. Murat, yirmi sekiz yaşında ölmüş. Tütünü ve alkolü yasaklamasına karşın sirozdan öldüğü de rivayet edilmekte. Padişahların en güçlü, atak ve zekisi olarak adına övgüler düzülen IV. Murat, A. Turan Oflazoğlu'nun oyunu olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sahnelerinde Engin Uludağ'ın yorumuyla 6 Nisan 2005 tarihinde seyirci karşısına çıktı, 2005-2006 sezonunda da perde açmayı sürdürüyor.
OFLAZOĞLU’NUN IV. MURAT’I; ULUDAĞ’IN MURAT IV’Ü
Oflazoğlu’nun “IV. Murat”ı kendisini çocukken hırpalayan halkı, büyüdükten sonra baskı altına almasını anlatır. Anımsadığım kadarıyla daha önce iki kez sahne ışıklarına kavuştu, 1980 yılında da TRT’de Yücel Çakmaklı’nın yönetiminde beyaz cama çıktı. Cihan Ünal, Ayten Gökçer, Cüney Gökçer, Lütfü Seyfullah, Neslihan danışman, Muammer Esi, İsmet Hürmüzlü’den oluşan kadro pek bir ilgi gördü. Öykünün içinde, toplumsal kargaşayı düzene çevirmek için canını dişine takmış bir hükümdar vardı. Çizilen, tek başınalığı içinde güçlü bir hükümdar portresiydi. Sultan Murat, her geçen gün daha ağırlaşan ve büyüyen topuzuyla, kargaşayı alt edip dış düzeni kurmayı başaracak, ancak iç dünyasındaki karışıklığa yenik düşecekti. Buydu söylemek istediği Oflazoğlu’nun. Oyunun sonunda, korktuğu için korkunç duruma düşen hükümdar, son nefesinde imgesel düşmanlarına karşı savaşıyordu. Turan Oflazoğlu’nun oyunu, tarihe tutarlı bir yaklaşım mıydı, değil miydi kurcaladım durdum, ama ne yalan söyleyeyim tarihçi olmadığım için herhangi kesin bir sonuca ulaşamadım ya da mütevazılık gösterisi yapıp burada söylemekten kaçınıyorum.
Yönetmen Engin Uludağ, spektaküler bir yapım için kollarını sıvadığında, hiç kuşkum yok ki, işe doğal olarak oyun metnini mizacının özelliği olan kişisel açıdan görerek başlamış. “IV. Murat”ı, aldığı sanat tarihi eğitiminin de etkisiyle olsa gerek, IV. Murat’ı yansıtacak koşullar içinde sahnelemek istemiş. Oyuncular üzerindeki etkisini denektaşına vurmuş, büyültmüş, bağrına basmış, beslemiş, değiştirmiş. “IV. Murat”, ağacın gelişmesi, şıranın mayalanıp şaraba dönüşmesi, hamurun kabarması gibi canlanmaya başlamış, sürükleyici bir güç kazanmış. Bu güçle oyuncularını da sarıp sarmalamış, oyuncuların da güçlendiğini anbean gözlemlemiş. Zamanı gelmiş, bütün buyruklarını saman çöpleri örneği havaya fırlatıp atmış, buyruklarının havada çiçek açtığına, doğum yoluyla yaşama kavuştuklarına tanık olmuş. Ondan sonra: “Perde,” demiş. Ortaya Seçkin Selvi’nin dediği gibi gerçekten de bir ‘dönem oyunu’nun nasıl sunulması gerektiğinin somut örneği çıkmış.
ATIL YALKUT’UN ESTETİK DUYGUSU
Sarayın mimari görkemini yansıtan titizlikle ve dönemin estetik duygularına inilerek hazırlanmış bir dekor tasarımı yapmış Atıl Yalkut. Nilgün Gürkan, sarayın parıltısını, pırıltısını sahneye başarıyla yansıtırken ince zevkini de kostümlere işlemiş. İlle de eleştir diye direnirseniz, köçek kostümüne takıldığımı söyleyebilirim. Bir şalvar, bir yelek… Olur mu? Benim bildiğim köçek giysisi çok gösterişli ve pahalı kumaşlardan yapılır, işlemelerle bezenirmiş. Kadife üstüne sırma işlemeli mintan, canfes cepken, sırmalı üstüfeden “dört kubbe” denilen sırma saçaklı eteklik, sırma işlemeli kemer…. Bence Nilgün Gürkan köçek giysisini hemen zenginleştirmeli, böylece benim dilimden kurtulmalı(!) derim. Oyun genelinde her şey böylesine mükemmele yaklaşmışken… Öyle değil mi ama?
KAVUKLAR, SERPUŞLAR TİTİZ BİR ÇALIŞMA ÜRÜNÜ DE…
Nilgün Kural’ın kavuk-serpuş çalışmasına IV. Murat’ın son giydiği kavuk dışında sözüm yok. Sonuncusu biraz fazla postmodernize edilmiş gibime geldi, yanılıyor muyum acaba? Dramaturg Gökhan Aktemur’un oyunun ışığa kavuşmasında mutlaka önemli katkı sağladığına inanıyorum. Selim Atakan’ın müziği çok iyi. Özcan Çelik’in ışığı, tıpkı sıcak bir odaya giren insanın sıcaklığı görmediği halde duyumsaması gibi… İyi üstü.
YENİÇERİLERİN BOYU KAÇ SANTİM OLMALI
Yeniçerileri, Sipahileri, Eşkiyaları, Bostancıları canlandıran Erhan Özçelik’in, Erarslan Sağlam’ın, Emre Narcı’nın, Hüsnü Demiralay’ın, M. Derya Kılıç’ın, Çağatay Çakıroğlu’nun; Onur Özcan’ın Ozan Gözel’in, Caner Bilginer’in, Selim Can Yalçın’ın ve de Mevlüt Demiryay’ın işlerini ciddiye almalarına, oyun disiplinlerine tek sözüm yok. Ancak, çoğunun boyunun (Mevlüt Demiryay’ı kastetmiyorum) kısa oluşu inandırıcılığı zedeler nitelikte. 1.65 irtifaında yeniçeri olur mu? Ne yazık ki, bu durumun bir “cast” sorunu olmadığını, ekonomik nedenler ve “eldekiler” sorunu olduğunu yakından biliyorum.
UĞURTAN ATAKAN’A TALİH KUŞU KONMUŞ, AMA…
Güneş Han, Selçuk Yüksel, Ümit İmer, Mehmet Bulduk; Rahmi Elhan, Engin Uludağ ne söylemişse harfiyen yerine getiriyor. Gökhan Mete, Sadrazam Mustafa Paşa’da iyi. Suphi Tekniker, Hekimbaşı’na başarıyla hayat veriyor. Uğurtan Atakan, Engin Uludağ’ın yaratıcılığıyla oyuna pek güzel oturtulan meyhane sahnesinde Bekri Mustafa tiplemesinde hiç de kötü değil, ama tiplemeyi acaba eski Karagöz oyunlarında görülen Matiz, Sarhoş, Tek Bıyık, Tuzsuz Deli Bekir ya da Zeybek gibi tiplerden ayırmaya çalışsaymış daha mı iyi olurdu diyesim gelmekte. Eraslan sağlam “Köçek”te fevkalade. Münir Kutluğ, Şeyhülislam Ahizade Hüseyin Efendi’de, Turgut Arseven, Köse Mehmet’te iyiler. Erhan Özçelik, Kara Ali; Emre Narcı, Bostancıbaşı olarak görevlerini hakkıyla yapanların arasına katılıyorlar. Kutay Kırşehirlioğlu, Silahtar tiplemesine yakışmış. İrem Arslan, Dilfigar’da umut veriyor.
UZUNATAĞAN’IN SAFİYE SULTANI
Doğan Bavli, Nef’ide olamazcasına isteksiz. İkinci Perdedeki yangın tablosunda soldan girişi öylesine rahat, öylesine heyecansız ki, şaşmamak elde değil. Hafız Paşa’yı oynayan Mehmet Avdan’da, derhal düzeltilebilecek küçük aksamalar gözlemlenmekte.
Sadrazam Topal Recep Paşa’da Salih Sarıkaya, gözlerinin ve yüzünün incelikli ifade araçlarını pek güzel kullanıyor. Sesi, sözcükleri, tınıları, tonlamaları çok iyi. Kösem Sultan’ın içine giren Aliye Uzunatağan, kendini uyarlayarak içine dahil ettiği Safiye Sultan ile, tam yarı yolda buluşmuş.
ROL YAPMAMAK, HEYECANI YETERİNCE DUYABİLMEK
İnandığım şu ki, sanatsal istek yaratıcılıkta harekete geçirici bir gücü oluşturmakta. İsteğe eşlik eden heyecan verici büyülenme, burada titiz bir eleştirmen, açıkgöz bir araştırmacı niteliğinde. IV: Murat’ı canlandıran Hüseyin Köroğlu için, IV: Murat’ın derinliklerine giden yol göstericiyi, sanatsal şevki ve şevkine eşlik ettirdiği heyecan verici büyülenmesiyle bulmuş diyeceğim. Köroğlu, sanatsal isteğinin, hevesinin, sevincinin, neşesinin dizginlerini kapmış koyuvermiş. Engin Uludağ da, bu koyuvermenin başını bilinçli olarak serbest bırakmış. Hüseyin Köroğlu, kimi yerde isteği, hevesi, sevinci, neşeyi birbirine bulaştırıyor; yeri geliyor oyundan uzaklaşıyor, oyunu ya da parçalarını yeniden okuyor; özel olarak hoşuna giden yerlerde yoğunlaşıyor; yeni keşfettiği cevherlerini, güzelliklerini göstermek istiyor ve heyecanlanıyor… Heyecanını hep canlı tutuyor. Rol yapmıyor, heyecan duyuyor.
Hiç çekinmeden söyleyebilirim ki, “IV. Murat”, yıllar sonra gelmiş olsa da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın açık yüreklilikle övünebileceği dört dörtlük bir yapım derim.
Seyircinin de değerini bilmesini dilerim.
uakmen@superonline.com
|