|
“Kiralık Konak”, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun
ilk romanı. Her ne kadar “Yaban”’ın popülerliğinin gölgesinde
kalmışsa da, işlediği dönemin olgularını ve batılılaşma sürecinde
kuşaklar arasında yaşanan çelişki ve çatışmaları gözler önüne
sermesi açısından hem Yakup Kadri’nin, hem de Türk romanının
en önemli yapıtlarından biri olarak tanıtıldı bizlere. Bu
önemli yapıtı Tarık Günersel, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Şehir Tiyatroları için sahneye uyarlamış.
Geçenlerde kalktım, bir matine gösterimine gittim. Salon
“full”. Lise öğrencileri koltukları doldurmuş. Vazgeçtim
program broşüründen, distribüsyonun fotokopisi bile yok.
“N’apacağız şimdi” diye düşünürken oyun başladı. Anlatılan
olayların yaşandığı dönem, II. Meşrutiyet yılları. Yakup
Kadri, daha işin başında eski ve yeni devirler arasındaki
farklılıkları sıralamaya başlıyor: “…zamanlar artık eski
zamanlar değil, iki sene içinde pek çok adetler değişti ...
“, “…İstanbul’da iki devir oldu: Biri İstanbulin, diğeri
redingot devri...”, “…Osmanlılar hiçbir zaman bu İstanbulin
devrindeki kadar zarif, temiz ve kibar olmadılar...“. Gene
hemen başlarda, olayların baş kahramanı Seniha’nın (Sevinç
Erbulak) dedesi olan Naim Efendi (Toron Karacaoğlu), damadı
Servet Bey (Tarık Şerbetçioğlu) ve kızı Sakine Hanım’ın (Binnur
Şerbetçioğlu) birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkileri eski-yeni
karşılaştırması dahilinde anlatılarak, İstanbul’un sözü edilen
bu iki devri seyirciye aktarılıyor.
Tarık Günersel, romandaki: “Naim Efendi, yeni sazdan, yeni
şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde artık
yazılan ve konuşulan Türkçe’yi de anlamıyordu...”, “Naim
Efendi evvela damadı, sonra torunları sayesinde daha nelere
alışmıştı...”, “…Biçare adam kızı evlendiği günden beri,
aşağı yukarı yirmi senedir, her gün bir eski itiyada veda
etmekten ve her gün yeni bir mecburiyete katlanmaktan başka
bir şey yapmıyor...” betimlemeleriyle Naim Efendi’ye açıkça
acımaları pek dikkate almamış. Bu tür oyunların uyarlanmalarındaki
ustalığını bilirim, ama eski dönemden gelen alışkanlıkları,
terbiye ve görgüsüyle, yenilikler karşısında Naim Efendi’nin
şaşkınlığının, eski-yeni sorunsalının o dönemde yaşayan kişiler
üzerindeki etkisinin altını pek çizmemiş. Belki çizmemiş
değil, çizmek istemiş, bilemem. Ama yeni devri örnekleyen
karakterlerden “züppe“, “…garabet yapan, tatlı su Frenkleriyle
düşüp kalkan, yabani ve perişan bir sesle bir takım opera
parçaları terennüm eden…” bir kişilik olarak tasvir edilen
Servet Bey’i yerli yerine oturtmuş. Servet Bey’i de (her
ne kadar Cemil ile Seniha’nın babası olarak genç kalıyorsa
da) Tarık Şerbetçioğlu pek isteyerek, yürek koyarak, heyecan
duyarak oynayınca, amacına daha bir kolay erişmiş. Servet
Bey’in oğlu, Seniha’nın kardeşi Cemil’in (Doğan Alktınel),
Beyoğlu gecelerine olan düşkünlüğü, Beyoğlu’nda oturan metresi
ve Cemil’in genel davranışının sahnede yeriniyse pek tıkız
bir biçimde bulmuş.
“...Herkesin kendine mahsus bir hayatı vardır. Siz zannediyorsunuz
ki, herkes, herkes gibi yaşayabilir. Annem nasıl sizin gibi
bu konakta yaşayıp ihtiyarladıysa ben de onun gibi yaşayıp
ihtiyarlamaya razı olacağım. Halbuki ben mutlaka kendi hayatımı
yaşamak istiyorum...”. Seniha’nın dedesi Naim Efendi’ye,
Faik Bey’le (Mert Yavuzcan) olan ilişkisine karışıp, Faik
Bey’in babası Ragıp Efendi’yle konuşmaya gittiği için kızgınlığını
belirtirken söylediği bu sözlerle, esasında Seniha karakterinin
ana hatları çizilirken de başarılı olmuş Tarık Günersel.
Avrupa’nın şenlik ve aydınlık kentlerinin, Seniha’yı, yani
romanın ve de elbette oyunun baş kişisini, büyülü bir surette
kendine doğru çekmekte oluşunu; en küçük detayına kadar her
tarafını bildiği ve adeta ezberlediği evinden, doğduğu günden
beri daima aynı havayı yuta yuta bunaldığını hissettiği bu
ülkeden kaçmak; uzaklara, görülmemiş, işitilmemiş yerlere
doğru gitmek istemini de iyi aktarmış.
Seniha’nın kaçmak istediği her şeyi, bunaltıcı ve sıkıcı
konağı ve ülkeyi, büyük babası ihtiyar Naim Efendi simgeler.
Naim Efendi çok iyi yürekli, sevimli fakat “eski kafalı”
bir ihtiyardır. Seniha hayatta en sevdiği varlıktır. Seniha
da onu sever, ancak bir yandan da dedesinin onun için düşündüğü
hayattan kaçmak istemektedir. Bütün olaylar Seniha ve onun
yaptıkları etrafında gelişir. Seniha’nın Faik Bey’le ilişkisi,
bu ilişkinin çevrede duyulup ayıplanması, Seniha’nın Avrupa’ya
kaçışı, sinir krizleri, Avrupa’da bulunduğu süre içerisinde
ondan gelen mektuplar, Naim Efendi’nin torununa para yetiştirme
çabaları, Seniha’nın Avrupa’dan dönüşü ve bu dönüşü izleyen
olaylar, yani Seniha’nın gece hayatı ve erkeklerle ilişkileriyle
dedesinin bunlara müdahale edemeyip günden güne çöküşünüyse
pek bir çabuk anlatmış Tarık Günersel.
Romanın ikinci yarısındaysa, yani Seniha’nın Faik Bey’le
ilişkisinin noktalanmasından sonra, kuzeni Hakkı Celis (Gökhan
Eğilmezbaş) ön plana çıkar. Hakkı Celis romantik Batılı şairlere
tutkun, duyarlı bir gençtir. Seniha’ya da oldum olası aşıktır,
onun için şiirler yazmaktadır. Aslında o da “Batı”ya, Batı
şairleri yoluyla hayrandır, ancak onun için asıl önemli olan
Seniha’dır.
- ...Seniha abla, bizi pişiren ıstıraptır; gezip görmek
değildir. Sizden evvel kaç kişi Avrupa’ya gitti geldi. Bunların
bazılarının kıyafetlerinde epeyce değişiklik gördüm, fakat
ruhlarında ne değişti; bilmiyorum. Bunlar bize oradan, başlarında
bir acayip sarhoşluk ve gözlerinde safiyane bir hayretle
avdet ettiler. Seniha abla, siz de bunlardan biri misiniz?
- Ooo, daima felsefe! Sen hiçbir zaman hayat adamı olamayacaksın,
hiçbir zaman, zavallı Hakkı!
Bunun üzerine genç adam acı acı gülümseyerek yarı ciddi,
yarı şaka cevap verdi:
- Öyleyse ölüm adamı olurum.
Hakkı Celis, bu sözü söyledikten sonra, uzun uzun düşünür.
Çanakkale Cephesi’ne giden askerler arasına katılmaya karar
verir. Seniha’ya olan aşkı, eski romantizminin anlamsızlığını
kavramasıyla bir “memleket aşkı”na dönüşmüştür. Ona göre
bu, çok daha anlamlı bir duygudur. Gerçi Seniha, zengin bir
diplomatla yapacağı evliliğin bozulmasından hemen sonra,
Hakkı Celis’e kendisini gerçekten seven tek kişinin o olduğunu
bildiğini söyleyecektir, ancak ertesi gün cepheye gidecek
olan genç adam için artık Seniha’nın aşkı çok eskilerde kalmıştır.
Yani Hakkı Celis, hâlâ eskiden tanıdığı Seniha’yı sevmektedir,
Avrupa’dan döndüğünde bambaşka bir hoppalığa bürünmüş olanı
değil. Bunlar da Tarık Günersel’in uyarlamasında yeteri kadar
açık anlatılmamış. Batılılaşma sürecinde özentilik ve aşırılığa
kaçıp, bu yozlaşmayı yaşayan karakterlerde hep olumsuz gelişmeler
görülmesini, Faik Bey ve Seniha’daki bu kötüye gidiş, bu
çöküş, eski değerleri hiçe sayarak bildiklerini okuyan, tutkularının
esiri olan batı hayranlarının de ortak çöküşlerini temsil
etmesi yeterince verilmemiş. Yakup Kadri’nin isteği olan,
romanda eleştirel boyutta yaklaştığı Doğu-Batı, eski-yeni
sorunsallarını ve dönemin yaşayış tarzıyla batılılaşmak adına
değerleri yozlaşmış olanları göstermeyi tam anlamıyla aktaramamasının
elbette belli nedenleri var. Var olduğuna ben inanıyorum
ve az sonra değineceğim. Gene de, karşı olunanın aslında
Batı’nın kendisi olmadığını anlatmış. Hakkı Celis’in askere
gitmesiyle ilgili bölümlerde çok radikal olmayan milliyetçilik
izlerini silmiş atmış.
Flaubert’in “Emma” karakteriyle Seniha’nın, bir çok, ama
pek çok bakımdan benzerlikleri benim “Kiralık Konak”ı lise
yıllarımdan bu yana sevmemenin nedenini oluşturur. Her iki
karakter de yerlerini yadırgayan, bulundukları yerden bir
türlü mutlu olmayan ve sürekli başka bir yerlere gitmek isteyen
birer portre çizerler ya! Her ikisini de bulundukları yerde
rahatsız eden nedenler benzer nedenlerdir ya! Hep o şatafatlı
hayatlara, renkli dünyalara duyulan bir özlemleri vardır
ya! İşte bu benzerlikler beni hep rahatsız etmiştir.
Her iki baş kahramanın başından geçen olaylar ve çevrelerindeki
karakterlerin benzerlikleri amma da dikkat çekicidir haaa!
Örneğin Emma sıkıntılar sonunda sinir hastalığına yakalanır
ve hava değişikliği tavsiye edilerek kocası Charles tarafından
Rouen’a götürülür. Aynı şekilde Seniha da “birbirinden şiddetli
iki sinir buhranı” geçirir ve hekimlerin tavsiyesiyle Büyükada’ya,
halasının yanına gider. Emma, Vaubyessard şatosunda rastladığı
kadınların kendisinden güzel olmadıklarını görür, ancak lüks
içinde yaşamalarına ifrit olur. Seniha da, Paris’e gitmek
üzere olan Belkıs’ı kıskanır, oysa Belkıs’ın vücudu: “…ne
kadar ham ahlat, tavırları ne kadar adî ve giyinişi ne kadar
kaba”’dır.
Seniha ve Emma’nın aşık olduklarında gösterdikleri fiziksel
tepkiler de ne çok benzer birbirine! Örneğin “...Emma zayıfladı,
yanakları soldu, siması süzüldü. Siyah çatkıları, iri gözleri,
düz burnu, kuş kadar hafif yürüyüşü ve daima sessiz haliyle
hayatın üstündeymiş gibi yaşıyor, alnında âdeta ulvî bir
kaderin belirsiz izini taşımıyor muydu? “ Faik Bey’e duyduğu
aşk sonucunda Seniha’da da benzer değişimler gözlenir; “...evvelden
rengi yanaklarının uçlarına doğru hafifçe pembe ve şekli
değirmiye yakın olan bu yüze sıcak bir solukluk ve narin
bir uzunluk geldi. Bakışlarına sert bir süzgünlük ve yürüyüşüne,
oturuşuna, kalkışına lâtif bir perişanlık geldi; rüzgârda
sallanan dallar gibiydi....” Hatta, iki kadın karakter aşkla
ilk olarak doğanın içinde tanışırlar, öyle ki Rodolphe ile
Emma ilk kez göl kenarında sevişirlerken, Faik Bey ile Seniha
da Büyükada’da deniz kenarında halvet olurlar.
Ya, işte böyle Özdemir Abi, Belki anımsamadın, ama iki
kahramanın etrafındaki karakterler de benzerlik gösterir.
Örneğin hem “Madame Bovary”de hem de “Kiralık Konak”ta tek
bir kadına aşık iki erkek vardır. Seniha’ya aşık olan Faik
Bey ve Hakkı Celis ile Emma’ya aşık olan Léon ve Rodolphe.
Bak sen şu rastlantıya! Léon ve Hakkı Celis de karakter olarak
birbirlerine benzerler. Toy, çekingen yapılarıyla kadın kahramanları
saf ve masum bir aşkla severler de severler. Rodolphe ve
Faik Bey ise, pişkin, tutkulu ve maceraperest tiplerdir.
Bunun yanı sıra, Emma öldüğünde kocası Charles, Emma’nın
aşığı Rodophe ile dost olur. Aynı şekilde, Seniha Avrupa’ya
kaçtığında da Faik Bey ile Hakkı Celis kardeşleşirler. Gerçi
önceleri Hakkı Celis, Faik Bey’den pek hazzetmez, onu kıskanır,
ama ikisinin ortak noktaları olan Seniha’ya duydukları aşk
bir şekilde onları bir araya getirmeye yeter de artar bile.
Bütün bu benzerliklerin yanı sıra, göze çarpan en önemli
farklılık romanların sonunda ölen kişilerdedir. “Madame Bovary”de
Emma ölürken, “Kiralık Konak”ta Seniha değil, Hakkı Celis
ölür. Seniha ise, yaşamına kaldığı yerden, aynı maskeyle
devam eder, hatta Hakkı Celis’in öldüğünü öğrendiği eğlence
sofrasında aldığı haberden bir an için rahatsızlık duysa
da, eğlenmeyi ya da eğleniyor görünmeyi sürdürür.
Şimdi bu benzerlikleri ister romanın bütününe maleeet,
ister etme… İstersen: “Yakup Kadri, Seniha karakteriyle,
değişen yargı değerlerini, yozlaşmayı, batılılaşmaya çalışırken
yitirilen değerleri gözler önüne seriyor,” diye kükre. Benim
düşüncem bu, söyleyeceklerim de bu kadar.
Dekor tasarımını Atıl Yalkut yapmış, ama görsen : “Keşke
yapmasaymış,” dersin. Ayol, koskoca Şehir Tiyatroları deposunda
halı mı kalmamıştı da, sıradan bir yolluk kullanılmış, şaşırmamak
mümkün değil! O arka dekor, o koltuk, o sehpa, o masa… Duygu
Türkekul’un kostümleri kötü değil; Hüseyin Tuncel’in müziği
de kulağa hoş geliyor; Ersin Aşar’ın efektleri de… Murat
Işık’ın ışıkları ise “Eh” düzeyinde. Tarık Günersel, sahne
düzenini iyi kurmuş. Trafik aksamıyor.
Oyunculara geldiğimde, Gökhan Eğilmezbaş Hakkı Celil’i
daha incelikli oynamalı derim ben. “Her kafiye bir söz kalıbına
dökülürken, hiçbir ölçüye uymayan: ‘Ani bir hamleyle doğdu
bir buse’yi de, daha kalıbında söylemeli,” diye de eklerim.
Mert Yavuzcan ve Cem Uras, duyguları ifade etmenin gözlerden
sonraki durağının yüz ve mimikler olduğunu öğrenmeliler.
Yoksa oyuncu olamazlar. Aslıhan Kandemir’in gövdesi ile ruhu,
yetmezmiş gibi bir de iç aksiyonu ile dışa dönük hareketleri
arasında uyumsuzluk var. Doğan Altınel ne yapmak istiyor,
neyi oynuyor, anlayamadım. Alev Oraloğlu, Polonyalı mürebbiye
Madam Kronska’da gövdesini yapaylıklara ve gerilimlere karşı
başarıyla uzak tutmakta. Kullandığı Alman ve Fransız lehçeleri
de iyi. Yeliz Tozan Uysal, gözümü üzerinden ayırmadığım oyunculardan.
Neyyire rolü kısa, ama benim umutlarımı kıvılcımlandırmayı
sürdürecek yeterlilikte. Meriç Benlioğlu, son derece zarif
ve ekonomik bir Belkıs çizerken; Berrin Koper, Selma Hanım’ın
tutkusunun doğasını da, kendisine yol gösterecek yöntemi
de iyi biliyor. Naci Taşdöğen, çok sevimli bir Ragıp Efendi
olmuş. Binnur Şerbetçioğlu, babasıyla kocası arasında gelgitler
yaşayan Sakine Hanım’ın ruhsal özüne o kadar derinlemesine
inmiş ki, Sakine Hanım’ı işte bu nedenle fevkalade detaylı
bir çeşitlilik içinde başarıyla canlandırabiliyor. “Bravo”
doğrusu… Zamaneye ayak uyduran, zenginliğin ve paranın fırsatçılığında
ruhunu da soyan Servet Bey’de Tarık Şerbetçioğlu, Servet’in
varolan olgularını, o olguların sıralanışını ve birbirleriyle
olan dışsal ve fiziksel ilişkilerini öylesine titizlikle
saptamış ki, alkışı gerçekten hak etmekte. Toron Karacaoğlu’nu
soracak olursan, gene Toron Karacaoğlu… Aynı titizlik, aynı
ciddiyet… Sevinç Erbulak’a gelinceee… Sevinç Erbulak, sahne
üstündeyken canlandırdığı karakterin bütün arzularını, özlemlerini
ve eylemlerini, hareketlerini rol metninin basılı olduğu
durağan kağıtlardan değil, gösterimde bulunmayan oyun yazarından
da değil, yanı başındaki yönetmenden dahi değil, yaratıcı
olarak kendisinden alıyor. Hayatın önüne çıkardığı bütün
‘yüz’lerde aradığını bulamayan Seniha’ya, dışarıda gördüğü
peyzaja aldanıp cama toslayan kuşçasına yaklaşıyor. “Kiralık
Konak”, esasında Sevinç Erbulak için yepyeni bir aşama olmuş.
Daha doğrusu son aşama... Doğal olarak gelecek oyuna kadar…
yazar@tiyatrokeyfi.com |