|
Aklıma koydum bir kere...
2004-2005 sezonundaki eleştiri/değerlendirme yazılarıma,
bundan böyle, bizlere güzellikler sunmak amacıyla gecelerini
gündüzlerine katık eden, perde kapatmamak için didinen, kurdun
kuşun elinde didiklenen, tiyatrosunu yaşatmak uğruna dizi
dizi dizilerde yeteneklerini helâk eden tiyatrocularımızı
sevgiyle anarak başlayacağım.
Adeta besmele çeker gibi...
Beğenmesem bile, takdir duygularımı ifade eder gibi...
“Her ürün iyi olmayabilir, ama esas olan niyettir, emektir”
der gibi...
Bundan böyle, sevgilerimin yanında saygılarımı da sunarak
başlayacağım yazılarıma.
Sözü, öze sonra katacağım.
Ve hemen başlayacağım. Başladım
bile... Tiyatro Kedi, Alexandre Dumas-Fils’in “La Dame
aux Camélias”ını oynuyor. Tiyatro
Kedi neden bu oyunu seçmiş, yapımcı İpek Kadılar Altıner’in
aklına bu oyun nasıl gelmiş, sormak haddim değil elbette.
İnsan seyrederken anlıyor ki, esasen üzerinde çalışılmış,
belli emek verilmiş bir çalışma bu. Roman tarihinin
en güzel on aşk romanından birisi sayılan “Kamelyalı Kadın”ı
bir kez daha sahneye taşımak akılsızca bir davranış mı? Estağfurullah!
Ne demek! Olur mu öyle şey?
NE ÇOK “KAMELYALI KADIN” İZLEMİŞİM MEĞER!
Sorun, elbette ki İpek Kadılar
Altıner’in seçiminden kaynaklanmıyor. Sorun, belki de benim
“Kamelyalı Kadın”la biraz fazla “haşir neşir” olmamda.
Önce, galiba Çolpan İlhan’ın başrolünü oynadığı Şakir Sırmalı
uyarlaması sinema filminde izledim “Kamelyalı Kadın”ı,
sonra okudum. Hiç unutmam, müzikhollerde “loca” ne anlama
gelir, “Kamelyalı Kadın”dan öğrenmiştim. Sonra balesini
gördüm. Sonra “La Traviata”yı izledim. Sonra gene “La Traviata”yı
seyrettim. Bir daha... Bir daha... Her keresinde Violetta
rolünün (yani Marguerite Gautier) iç aksiyonunun abartısız
ve gerçeklik duygusu katılarak oynanmasını bekledim, diledim.
Kiminde dileğim oldu, kiminde hayıflanmamı sürdürdüm. Violetta'nın
birinci perdedeki uçarılığı, ikinci perdedeki iç karartan
sulu gözlü, eski Yeşilçam filmlerini andıran özverisi,
üçüncü perdedeki yıkılmışlığı ve dördüncü perdedeki hastalığı,
yani tüm dönüşümler, tüm ar ıkınmadan verilmeliydi.
Bu sınavı, her perdede neredeyse ayrı bir karakteri oynayarak
geçemeyen opera şarkıcıları ne ettiler, ne tuttularsa “Kamelyalı
Kadın” olamadıklarından seyirciden uzaklaştılar, seyirciyi
de kendilerinden uzaklaştırdılar. Oysa, operada müziğin ve
sözlerin birleştirici gücü içinde bal gibi bağlanabilirdi
Violetta'nın kişiliği. Neyse!.. Haaa! Bu arada, araya Mauro
Bolognini’nin 1980’de yaptığı film de girdi.Isabelle
Huppert’i de “Kamelyalı Kadın” olarak görmemi tanrı nasip(!)
eyledi.
KONUYU ŞÖYLE ÖZETLEMELİ
Dumasfils’in yapıtının kahramanı Gautier, yazarın yaşadığı
çağlarda Paris’in tanınmış yosmalarından biriymiş. Alphonsine
Plessis olan adını, sonralarda Marie Plessis olarak değiştirmiş.
Dumasfils, “Kamelyalı Kadın” romanı çıktığı anda kapış
kapış gidince, “dur hele şunu bir de oyun haline dönüştüreyim” dememiş
mi! Demiş demesine de, kazın ayağının öyle olmadığını da
görmüş. İşe politikacılar, akla hayale gelmeyen türlü entrikalar
karışmış. Sonrasını bilenler bilmeyenlere anlatsın. Konuyu
özetlemek gerekirse, çağının (XIX. Yüzyıl) güzel kadınlarından
olan Marguerite Gautier (Beste Tok), evinde düzenlediği
bir eğlence gecesine gelen taşralı genç Armand Duval’i (
Serhan Süsler) görür görmez âşık olur, kadını öteden beri
çok beğenen delikanlı da bu sevgiye yanıt verir. Derin aşk,
Gautier’nin tuttuğu bir sayfiye evinde sürerken, günün birinde
Armand’ın babası George Duval (Muharrem Özcan) çıkagelir
ve kadından oğlunu bırakmasını ister. Marguerite, sevgilisinin
geleceğini düşünerek bir mektupla veda eder, çeker gider.
Olanlardan habersiz olan Armand ise, onun eski yosmalığını
yinelediğini sanır ve...
HAKAN ALTINER’E ÖZEL TEŞEKKÜR
İpek Kadılar Altıner ile Cenk
Taşkan’ın müziği hiç mi hiç prosodi kaçağı yaratmamış.
Taşkan’ın besteleri kımıl kımıl, müzikale fevkalade yatkın
besteler. Ünlü orkestra şefi Önder Bali yönetimindeki “Kedi
Quarted” top gibi. Işık tasarımı denilince yurdumuzda ilk
akla gelenlerden Yüksel Aymaz, bu kere İtalyanların “crea
atmosfera” dedikleri biçimde ışık ile ortam düzenini birlikte
halletmiş. Bana sorarsanız, olanakları iyi kullanan bir
tasarım olmuş. Ortamı, kırmızılarla, sarı metalle, döneminin
üç yönden ayna kullanışlı tuvalet masasıyla, kadifelerle
gerekli ağırlığa taşımış. Hele bir de ortaya, ahşap bacaklı
üç enayi tabure çıkartmasaymış! Ya da onları şık birer
bar iskemlesi haline dönüştürebilseymiş! Olmuş bir kere,
ama bu bir “aymazlık” değil ki, düzeltilir. Sadık Kızılağaç’ın
kostümleri, gene Kızılağaç’ın kostümleri gibi, gene gerekli
titizlikle işlenmiş. Çok zevkli, göz okşayıcı. Eseri oyunlaştıran
İpek Kadılar Altıner, söyleyeceklerini kestirmeden anlatabilmeyi
ve oyunu (ara hariç) bir buçuk saat sınırı içinde tutmayı
iyi becermiş. Oyunu sahneye koyan Hakan Altıner ise, gencecik,
ama insanın içine umut fideleri diken dokuz tiyatrocuyu
sahneye çıkardığı; onları sıkılmadan, bıkmadan usanmadan,
yorulmadan yönettiği ve neredeyse profesyonel tiyatrocu
seviyesine yaklaştırdığı için, her şeyden önce çok özel
bir teşekkür hak etmekte.
GENÇ OYUNCULAR, UMUTLARIMIZI YARINA ERTELETTİRMİYOR
Kartal Kaan, geçmiş yılların
önemli, ancak bence değeri yeterince anlaşılamamış seslerinden.
Müzikal deneyimi de var. Hal böyle olunca Mösyö Le Roi’ya
özellikle güzel sesi ile kusursuz can vermiş. Tiyatro sahnesinin,
sinema perdesinin ve televizyon dizilerinin ünlü adı, eli
tiyatro adına öpülesigillerden Deniz Türkali, Prudence
Duvernoy’da, ne yalan söyleyeyim, bu kere bana yetmedi.
Muharrem Özcan kötü değil, ama “baba”yı oynadığını unutmamalı,
hareketlerini kontrolsüz bırakmamalı. Unutmamalı ki, fiziksel
doğamız zorlamanın en hafif dayatmasına bile katlanamıyor.
Müzayedecide Çağrı Şensoy’a asla gönülsüz diyemem, ama
kaslarına istediklerini yaptırmayı sanırım kısa zamanla
öğrenecek. Kont Varville’de Sertaç Ekici iyi. “Bu Kalp
Elbet Eriyecek”te, ilerideki müzikal oyunculuğu için de
umut vermekte. Anais’te Elif Ongan Tekçe’yi, Nanine’de
Nurten Helik’i ve bu ikiliden bir adım öne çıkmayı başaran
Onuryay Evrentan’ı yürekten kutlamak istiyorum. Yönetmen
Hakan Altıner, sanırım çalışmalar sırasında bu üçlüye içsel
öze katkıda bulunan yargıları yeniden tazelemeleri olanağını
tanımış, onlar da “bilistifade” başarmışlar. Serhan Süsler,
bir rolün fiziksel ifadeyi en kolay gözlerin, yüzün ve mimiklerin
yardımıyla bulduğunu elbette biliyordur da, gözlerin dile
getiremediğini sesin ele aldığını; sözcüklerle, tonlamalarla,
konuşmayla ifade edildiğini de en kısa süreçte öğrenecektir
hiç kuşkum yok. Selen Öztürk’ü Blanche Duval ile dönüşümlü
oynadığı Marguerite Gautier rolünde de mutlaka izleyeceğim.
Yani, gözlerim “filiz”i seçiyor demek istiyorum ve de şişin
şişin şişiniyorum. Beste Tok’a gelince: Duru, berrak pırıl bir
su gibi. Akıyor, kayıyor... Sizce de, yeni bir Işık Yenersu
mu doğuyor?
yazar@tiyatrokeyfi.com |