DERTLERİNİ UMMANA DÖKECEKLERİNE, GİTSİNLER ASUMAN’A İNLESİNLER :
“İYİ AİLE ÇOCUĞU”


Üstün Akmen

Doğrusu bir harikasın Özdemir Abi!

 

Vallahi bir harikasın! Taaa oralardan nasıl, gördün, nasıl sezdin de: “Kandemir’in oyununa git, adam gibi izle, sonra da otur bana yaz,” dedin ve de ne iyi ettin, anlatamamam.

 

Gerçi, asla atlamayacak, bu oyunu (oyun mu değil mi, sonra değineceğim) mutlaka, ama mutlaka izleyecektim, ama sıkıştırman iyi oldu. Yalvaç Ural da, adımı Kandemir Konduk’un kulağına değdirince ikinci galaya çağırıldım. Hadi Çaman Tiyatrosunun fuayesindeki kesif sigara dumanını Tuğba Özay, Sivaslı Cindy, Nefise Karatay gibi kağıt bebekler; televizyon kameramanları; Metin-Nevra Serezli, Perran Kutman, Tuncer Cücenoğlu gibi tiyatrocularla birlikte “teneffüs” ettikten sonra, son olarak bir yatak firması reklamında izlediğim, bildim bileli çok beğendiğim dizi oyuncularından Gül Erda’nın yanına oturdum.

 

POLEMİK MEYDANINDA ASUMAN KRİZİ

Mektubumun başında: “Bu gösteriyi atlamaz, mutlaka izlerdim,” dedim. Çünkü, bu gösteride Manken Asuman Krause de rol alıyordu. Hani, geçtiğimiz ocak ayında ATV nam televizyon kanalında Ali Kırca Bey’in “Siyaset Meydanı” programının konusu Türk tiyatrosuydu da, Kenter Tiyatrosu’nda toplanan okullu, alaylı, genç, deneyimli pek çok tiyatrocu konuştuydu, konuştuydu da, bir türlü derlerini anlatamadıydı ya… Anımsarsan, bu programı senin izlememiş olduğunu öğrenmiş, sinirlerini bozmamış olman açısından rahatlamıştım. On bir yıldır sürmekte olan “Siyaset Meydanı” programlarında, tiyatro üzerine yapılan o akşamkinden daha keçi boynuzunun olduğunu hiç sanmıyordum, sana da aynen böyle yazmıştım. Onlarca tiyatrocu sabaha kadar tartışmışlardı. Tiyatrocuların örgütsüzlüğünü, yerel yönetimlerin sanata müdahalesini, ödenekli tiyatrolara özerklik tanınmasını, okulları serseri mayın gibi gezen sömürgen çocuk tiyatroları tehlikesini, yengeç sepetindeki Devlet Tiyatrolarını, tiyatro çalışanlarının ya da yapımcı örgütlerinin işlevsizliğini, repertuar seçimi sorunlarını, Anadolu topluluklarının çilelerini, okullarda drama dersinin zorunlu ders olması gerekliliğini bir kenara bırakıp, 842 bin YTL ulufeden sen fazla kaptın, bana eksik verdiler kavgasına tutuşmuşlardı. Almula Merter, bana hiç vermediler diye yakınmış, Konservatuvar öğrencisi gençler, mezun olduktan sonra kendilerini bekleyecek zorlukları dillendirmek yerine, vay nasıl olur da kağıt bebek Asuman Krause “İyi Aile Çocuğu” adlı oyunla sahneye çıkar diye tutturmuşlardı. Krause, tiyatro oyunculuğuna yönelik “taarruz” karşısında: “Alçakgönüllülükle öğrenmeye çalışıyorum,” demiş ve benim kalbimi yemişti. “Gerçek tiyatrocuların” militanca tepkisi karşısında Cüneyt Türel: “İnsanların sanat yapma özgürlüğüne karışamazsınız,” diyerek Krause’ye sahip çıkmıştı. Krause’yi izlemeden, oyunculuğunu görmeden duramazdım.

 

KANDEMİR KONDUK’U KİM TANIMAZ!

Özdemir Abi, elbette bilirsin, bilirsin de ben belleğini tazelemek açısından yineliyorum, Kandemir Konduk'u önce “Perihan Abla”, daha sonra da “Mahallenin Muhtarları” dizisiyle tanımış ve sevmiştik. Konduk, sadece televizyon dizileri değil, birçok tiyatro oyunu ve müzikale de imzasını atmış bir yazarımız. “Devekuşu Kabare”, “Yasaklar”, “Geceler”, “Beyoğlu Beyoğlu” bunlar arasında ilk aklıma geliverenler. En son, dört yıl önce "Abuzer Kadayıf" filminin senaryosu ile gündeme geldiğini anımsıyorum. Geçenlerde bir gazetedeki söyleşisini okudum, “tiyatro delisi” olduğu için artık televizyon dizilerine ara verip, tiyatroya ağırlık vermeye başladığını söylüyordu. İyi… Aramıza bir “deli” daha katıldı, hoş geldi, sefalar getirdi… Sezona Hadi Çaman Tiyatrosu'nda sahneye koyduğu "İyi Aile Çocuğu" ile girmişti. Gösteriyi yazdığı gibi yönetti de.

 

YANLIŞ AİLELERDEN ÖRNEKLER

Kandemir Konduk , üç yanlış aile örneğinden yola çıkıyor, ama verdiği örnek sayısı beş . Çünkü oyunun başrolünü paylaşan iki karakterin öykülerine tanıklık ettiğimizde, iki olumsuz aile örneği daha buluyoruz karşımızda. Biri, çocuğunu terk edip giden, Haydar’ın ya da yaşamdaki adıyla Cansu’nun ailesi; diğeri kızlarını 16 yaşındayken sokağa iten, Türkçe'si bozuk, ortaokula kadar sürdürebildiği eğitimiyle övünen, okuyabilse avukat olmak isteyen “pavyon assolisti Hayal'in ailesi…

 

Konu alınan diğer aileler ise pek tanıdık. Çocuğunu sürekli dersten derse koşturup asosyal yetiştiren baskıcı aile; birbirlerinden boşanmayı çocuktan da boşanma olarak algılayan enayi aile ve büyük kentte yaşayan, maddi durumları gıcır, çocuklarının istediği her şeye 'evet' demekte olan, "en iyi baba benim" duygusunun tatmin edildiği kendini kandıran aile. Kandemir Konduk, bu üç aileyi anlatırken hiç kuşkum yok ki düşündürtmeyi de hedeflemiş. Yanlışları, eksikleriyle bunu büyük ölçüde de başarmış.

 

BASİTE İNDİRGENMEYEN KABARE

İş sahnelemeye gelince, Kandemir Konduk kabare türünü benimsemiş. Kabare türünü benimserken, e stetik değerleri ihmal etmemeye özen göstermiş, kaba mizahtan yana saf tutmamış. Gerçi oyuncular ile izleyici, gereken ölçüde "içli dışlı" olmamış, olamamış, ama mizahı incelikle, “gülen düşünce” biçiminde vermeye çabaladığı kesin. Yazar ve izleyici oyuna katılamamışsa da, acıları, kirlenmişlikleri anlatırken, dramatik oyunculuk yoluyla eleştiri getirebileceğine inanmış. Kabare yapacağım diye, kabare türünü aşağıya çekmemiş. “ Kabare”nin tür olarak tutarlı eylem yapısından yoksun olduğunu bildiğinden olsa gerek, gösteriyi danslarla yeşertmek istemiş. Hem salt güldürüye yönelmemiş, hem de zaman zaman güldürüyü garantiye almak için belden aşağıya inen esprilere teslim olmamış. Basitleştirmemiş, basitleşmemiş. İzleyicinin bilme ve beğeni düzeyiyle de yakından bağlı olarak, parodi ve karikatürleştirme yoluyla izleyicinin önyargılarını, gündelik "yanlış bilinç"ini dağıtmaya çalışmış.

 

NEDEN ELEŞTİRMEYEYİM Kİ!

Biliyorum, satırlarımı hayretle okumaktasın. İçinden: “Adam, adam oluyor,” dediğini adım gibi biliyorum. “Adam” olmak istemediğimden değil de, dürüstlüğümden taviz vermemiş olmak için, şimdi işin eleştiri faslına geçeyim. Evet... Aynı evde yaşayan travesti ile pavyon şarkıcısının gece yolda buldukları terkedilmiş bebeği eve getirmeleri ve altını değiştirmediklerinden bir türlü cinsiyetini bilememeleri seyirciyi ciddi anlamda inandırıcılıktan uzaklaştırıyor. Kandemir Konduk seni ararsa, göğsünü gere gere aynen böyle söyleyebilirsin. Sonracığıma, üç yanlış aile örneği verilirken Asuman Krause’nin lehçe değiştirmesi, Kayra Şenocak’ın ise travestilere özge konuşma dilini birdenbire normale dönüştürmesi seyirciyi şaşırtıyor. Bunu da söylemeyi aman ihmal etme. Esasında yol doğru da, aynı mizanseni karartma yaparak, sahnenin huzme ile aydınlatılmış bir köşesinde oyundan soyutlatarak vermesinin daha doğru bir tiyatro dili oluşturacağı kanısındayım.

 

DANS OLMAZSA NE OLURDU

Selahattin Güney ’in dekoruna iğreti, baştan savma da diyebilirdim, ama “ucuz dekor” sınıfından ve çok kötü diyeceğim. Kostümlerin kimin tarafından tasarlandığını öğrenemedim Özdemir Abi, galiba “gardırop”tan, ama pek fena değil. Serdar Ece’nin ışığı organik bir işlevsellik taşımadığı gibi, başlı başına bir değeri de yok.

 

Kandemir Konduk ’un yönetmen olarak dansa neden neden gördüğünü anlayamadım. Ya da neden bu denli kötüsünü seçmiş, kavrayamadım. K inestetik dinamikleri olan dans denen bu jest dili, oyunda vallahi yama gibi duruyor. Karakterlerle ya da konunun mimari yapısıyla hiçbir şekil ve durumda etkileşim içinde değil. Duyamadığımız sesi falan desteklediği de yok. Yani Ayşe Ceylan’ın koreografisi berbat. “Stars”ın dansçıları da tüm olarak kötü.

 

KAYRA ŞENOCAK’A ÖVGÜ

Kayra Şenocak ’ın (belki de ilkti) yazarlık ve rejisörlük serüvenini bir tarihte acımasızca eleştirdiğimi hatırlayabilecek misin bilmem. Hani pek sert bulmuş, telefona sarılıp: “E, bu kadarı da olmaz,” demiştin. “Sevgili Karım” başlıklı o çalışmasında ne yalan söyleyeyim, beni çok sinirlendirmişti. Bu kere, oyuncu olarak içimden onu övmek geliyor. Onu övmek istemem, katiyen özür babında değil, vallahi hak ettiği için. Kayra Şenocak, Cansu’nun karakterini ortaya koymakla kalmıyor, Cansu’nun duyduklarını, duyumsadıklarını seyirciye yansıtmayı da başarıyor. Giderek, Cansu’yu seyirciye sempatik kılıyor. Asuman Krause, bu ikinci sahne deneyiminde göze ve duyulara hiç de kötü gelmemekte. Tiyatroda direnmesini dilerim. Direnirse, ilerisi için umut var. Direnirse, hareketin insanlar için sadece belirli faaliyetlerin ve organ fonksiyonlarının uygulanması için araç olmadığını öğrenecek, eminim. Hareketin bir iletişim aracı olduğunu bir güzel kavrayacak. Sahneyi ciddiye almasını ise sezdim sezinledim. Yürekten kutluyorum ve de: “Aferin be Asuman,” diyorum.

 

BUNLARIN HEPSİ ASUMAN’A İNLEMELİ

Oyundan çıkarken dilime Şerif İçli’nin Süleyman Nazif’in “Derdimi ummana döktüm, asumana inledim” mısraı ile başlayan şiirine yapmış olduğu Ağır Aksak usulündeki Hicaz şarkısı bir takıldı, sorma gitsin. Mustafa Demirkanlı’nın yazdığı (Birgün – 21 Şubat 2005) gibi “... Kendini ‘Biz...... Tiyatrosu sanatçısı/ları’ diye satan, afradan tafradan yanına yaklaşılamayan “ kimi oyuncular bağırıp çağıracaklarına, dertlerini “ummana” dökeceklerine, gitsinler Asuman Krause’ye inlesinler, öylesi daha iyi olmaz mı Özdemir Abi!

 

Çok özlüyorum yahu seni...

yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.