|
Özdemir Abicim, n’abersin?
Bu hafta nedendir bilemiyorum adresime e-posta yağdı. “Provasız
Hayat” da vitrine çıktı ya, eh işte eş dost (eksik olmasınlar)
kutlayan kutlayana. Aralarından bir ikisi (inşallah) satın
alır diye umuyorum. Ne demeli! Allah’tan ümit kesilmez. Kimi
görsem: “İmzala bir tane de gönder,” diyor…
“ÇALIKUŞU” İÇİN CUMALI’DAN ÖZÜR
Senin de ağzın hiç boş durmuyor be Özdemir Abi, “Çalıkuşu”nu
sana anlatırken mektubumun bir yerinde “… nur içinde uyusun
Necati (Cumalı) Ağabeyimin oyunlaştırmasında Güntekin’in
dili biraz yitmiş… ‘Nişanlı muamelesi etmesin,’ diye Türkçe
olur mu be Abi,” diye yazmıştım ya, kimin kulağına gitmişse
gitmiş, o kim kimse kimmiş, tutmuş halen başkanlığını yaptığım
Uluslararası P.E.N’in Türkiye Merkezi’ne faks geçmiş. “Çalıkuşu”nun
İnkılâp Kitabevi 1993 yılı baskısının 84. sayfasının örneği…
“Kimse bana nişanlı muamelesi etmesin şimdi” tümcesinin de
altı çizili. Ne demeliyim? Necati Cumalı’nın manevi huzurunda
özür dileyerek, boynu bükük eğilmeliyim.
CAN DOĞAN DA, BENDE HATA YAKALAMIŞ
“Çin Kahvesi”nin rejisörü Can Doğan da, sana bir mektup
yazmış. Nereden biliyorsun dersen, fotokopisini de bana postalamış.
Mektubunun bir yerinde: “Bu noktada Sevgili Üstün Akmen'in
daktilosu sürçmüş olmalı ki Al Pacino'nun bunu üç kere sinema
filmi haline getirdiğini yazmış, üç yapım tiyatroda yapılmış,
oyun Actor Studio'daki yarı amatör yapımdan sonra iki değişik
versiyonla daha ve yine Al Pacino'nun yorumuyla seyircisiyle
buluşmuş... Sinema filmi bir kere yapılmış ve biri Toronto
film festivali olmak üzere bir kaç festivale katılmış ve
ne yazık ki gişeli sinemalarda gösterime girmemiş... Biz
de seyredemedik yani... Röportajlardan anlayabildiğim kadarıyla
Al Pacino bu çok kendine özgü eseri geniş kitlelerle paylaşmak
istememiş... Kendisini uyarırsan Üstün Abi'm Internet üzerindeki
yazısında bu düzeltmeyi yapar nasılsa...” diyor. Yahu hakikaten…
Hani, “daktilosu sürçmüş” diyor ya, hani daktilom değil,
ama bilgisayarımın klavyesi iyi sürçmüş, hatta sürtmüş diyebilirim.
Kızıyorsun, tamam da, n’apim oluyor işte!
GELELİM YILMAZ ERDOĞAN’A
Özdemir Abicim, sence ne tür bir tiyatro yapıyor Yılmaz
Erdoğan? Ben düşündüm, bulamadım, bilemedim, ama yapılana
“Pop Tiyatro” diyebilirim. Kötü mü yapıyor? Bu soruyu da:
“Popçu olmakla iyi etmiyor, ama yaptığı işi pekâlâ iyi yapıyor,”
diye yanıtlayabilirim. “Pop Tiyatro” diye bir tiyatro türü
var mı? Yok!
Popülizme düşman mıyım? Senden nasıl saklarım ki! “Entelektüel iffet”imi de
dikkate alarak, popülizmle hiç de dost olmadığımı söylemeliyim, hatta zaman
zaman “nefret” dahi ettiğimi ekleyebilirim. Pekiii… “Karda kışta kalkıp neden
Yılmaz Erdoğan’ın yaptığı bir işi seyre gittin,” dersen… “Yılmaz Erdoğan,
önemsenmesi gereken bir alternatif de ondan mı? Popülerliğe öyle pek de fazla
yaslanmadığından mı? Çok yalın, hilesiz, hurdasız oluşundan mı? Yazdıklarına
yansıtmasa da, belirgin bir politik duruşu bulunduğundan mı? Kürt-Türk sorununa
olabildiğince barışçı yaklaşımından mı,” diye de eklersen… Düşünürüm.
Düşünürüm ve: “Belki, hepsinden dolayı,” derim. Ya da sadece,
Yılmaz Erdoğan’ın “kullandığı” popüler kültürün, onun içine
doğduğu kültür oluşunu bildiğimden böyle düşünürüm. O kültürün,
onun doğal ortamı olduğunu sezişimden bu kanıya varırım.
Saflığından, temizliğinden, kendi gibi kendi olanı anlatmasından
da ciddi anlamda etkilendiğimi itiraf ederim…
NECATİ AKPINAR’IN UYGARLIĞI
Beşiktaş Kültür Merkezi’nin başarılı yapımcısı Necati Akpınar,
eleştirmenleri sevmez değildir de, pek önemsemez Özdemir
Abi. Öyle ya! Kapalı gişe oynayan oyunları eleştirmen görse:
“yazsam mı, yazmasam mı” ikilemiyle kendisini hasta etse;
eleştirmese ya da: “Haydi eleştireyim,” dese, n’oluuur, demese
ne yazar. Haklı mıdır? Kendini haklı gördüğü için olsa gerek,
galalara köşe yazarlarını, magazin basınını, mankenleri falan
çağırır. Örneğin “Haybeden Gerçeküstü Aşk”ın geçen yılın
son ayının 24’ünde yapılan galasına hiç “eleştirmen” davet
etmez. Ayol, çağırsan zaten kaç kişilik yer tutarız ki! Şunun
şurasında, hapırsak köpürsek handiyse bir avuca sığmaktayız.
Neyse, vardır bir bildiği Akpınar’ın, çağırmaz. Ama: “İlle
de göreceğim,” diyene de ses etmez, davetiyesini gişeye bırakır,
iyi yerden yer ayırtır, elemanlarına elinden geldiğince ağırlatır.
EZELİ İLİŞKİ SORUNLARI
“Haybeden Gerçeküstü Aşk”,
Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği iki kişilik oyunun adı
Özdemir Abicim. Erdoğan, daha önce yazdığı “Haybeden Gerçeküstü
Konuşmalar”ı, yeni malzemeler de katarak oyunlaştırmış.
Oyunda, kadın ve erkekler arasındaki ezeli ilişki sorunları,
doğal olarak mizahi yönüyle ele alınmış. Adam (Yılmaz Erdoğan), "Gloria Jeans'den pantolon alan" türden
sevimli cingözün biridir. Bocaladığında samimi, işler yolunda
giderken cakasından yanına varılmazgillerden yani. Kadın
(Demet Akbağ) ise, âşıkken bile uyanık kalma yeteneğinde
olabilen, bir anlamda hemcinslerinin sahnedeki yetenekli
temsilcisidir. Gönül defterinden çok “erkek” geçmiştir, ama
ilişkileri ne yazık ki hiçbir zaman yerli yerine oturmamıştır.
Sıradan, modern, son kuşaktan bir kadındır işte… Erkekle
kadın, bir arkadaşlarının arkadaşının düzenlediği partide,
partinin kuytu bir köşesinde rastlaşırlar, tanışırlar, ıkına
sıkıla konuşmaya başlarlar. Şimdilerde saçma sapan, gevezelik
düzeyinde söyleşmeye, uzun uzadıya gevezelik ederek zaman
öldürmeye “geyik muhabbeti” diyorlar ya, işte öylesine bir
“muhabbete” başlarlar. Sonra sabahlara kadar süren telefon
konuşmaları… Fingirdemeler, sinemaya gitmeler, giderek yerini
sevişmelere bırakır. Aynı evi paylaşma dönemi başlar, pek
çok insanoğluna/insankızına zor gelen “seni seviyorum” deme
süreci de aşılır ve “Benimle sonuna kadar var mısın aşkım?”,
”Varım aşkım.” “Benimle evlenir misin?” “Evlenirim aşkım.”
“Biraz daha brokoli?” “Yiyelim aşkım,” dönemi başlar. Ve
evlilik yaşamının: “Ne demek istiyorsun sen?”, “Benimle konuşurken
sesini yükseltme!”, “Bana bağırma!”, “Ben bağırmıyorum!”,
“Bağırıyorsun”lu gerçeküstü bölümüne gelinir, derken “mukadder”
son gelir çatar.
İŞ ACELEYE Mİ GELMİŞ, BÖYLESİ Mİ YEĞLENMİŞ
Açık konuşmak gerekirse, Yılmaz Erdoğan, bu oyunda iletiden
kaçmış, daha çok insanın gülmesini hedeflemiş. Hedefe ulaşmak
içinse, doğal olarak erkeklerin düz mantıklı, sadece ve sadece
yüzeye bakan varlıklar olduğundan; kadının inceleyip, ince
eleyip karmaşık düşüncelere vardığından ya da ne bileyim
her ikisinin duygusal platforma çıktıklarında sorun yarattıklarından
söz etmemeyi yeğlemiş. Bunları yapamayacak yazar mıdır Yılmaz
Erdoğan? Asla! O halde? İşi aceleye mi getirmiştir? Nereden
bileyim! Bilemem. Bu nedenle mi, “Yahu (=ya:’hu)” ünlemini
internetteki “ www.yahoo.com”
arama motoruna benzetir ya da Çehov’un “Üç Kızkardeş”indeki
karakterlerden “Mâşa”yı “maşallah”a çağrıştırarak kahkaha
toplar, orasını da bilemem. Ama hiç kuşkusuz, Türkçe ile
oynamasını gene becermiştir. Mecazi anlamdaki Türkçe’yi “becermeyi”
ise, örneğin “zaman”a “zeman” diyerek yapar.
İZİ ARAMAK İÇİN TÜRÜ SAPTAMAK GEREK
Elimde değil, yukarıdaki soruya yeniden döneceğim: “Yılmaz
Erdoğan ne tür tiyatro yapıyor?” Çünkü, Yılmaz Erdoğan’ın
yaptığı, aklımı kurcalıyor. Bilinen bir gerçektir ki, komedi
komik olanın yansıtıldığı ve komik olanın oyunun yapısını
oluşturduğu bir oyun türüdür. Egemen ve “reaksiyoner” sınıfların
elinde sadece güldürü aracı; ezilen ve “ilerici” sınıfların
elinde ise eleştiri, taşlama ve yergi olarak kullanılmıştır.
Ülkede oyun yazarı pertavsızla aranırken, Yılmaz Erdoğan’ı
kırmak, küstürmek değil elbette ki amacım. Üzüntüm, yeni
ile eski, içerik ve form, amaç ile araç, davranış ile çevre,
insanın gerçek doğasıyla kendi hakkındaki yargısı arasında
varolan bağdaşmazlığı yansıtması bakımından yere göğe koyamadığım
“Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü”den sonra “Haybeden Gerçeküstü
Aşk”ın bende pek iz bırakmamış olması.
ÇOK ŞEY Mİ BEKLİYORUZ ERDOĞAN’DAN
Şimdi, “Tiyatro… Tiyatro” dergisine “’Haybeden Gerçeküstü
Aşk’, komedi türünün yurdumuzdaki virtüöz oyuncularından
ikisinin canlandırdığı bir prototip olmaktan öte gidemiyor,”
diye yazsam, gene bana kızacaklar olur. Ama “Doğrucu Davut”
olarak da Yılmaz Erdoğan’ın yarattığı karakterlerin, köşeleri
pek belli olmasa da, nereden bakarsanız bakınız, gene amacı
çok net tipler olduğunu söylemeden duramayacağım. Yılmaz
Erdoğan, iyi bir gözlemci olduğundan, karakterlerde neredeyse
herkesin kendinden bir şeyler bulabileceğini, çizilen tabloların
neredeyse her ilişkide rahatlıkla görülebilecek ilişkiler
yumağını oluşturduğunu, sözlerime ekleyeceğim. Oyunu izlerken,
“Adam”ın yerine kendimizi koyar ve sahnedeki “Kadın”ı dikkate
alarak, sosyal statüsünde ve entelektüellik seviyesi yerli
yerinde bir kadını, aşkımız/karımız/yakınımız olarak düşünür;
sıradandan biraz daha yüksek seviyedeki evlilik ya da aşk
adı altında süren ilişkilerde, bireylerin seviyesi ne kadar
artarsa, o oranda da karmaşa yoğunluğuna tanık olunacağı
iletisini rahatlıkla çıkarabiliriz. Yeter mi? Yazarım Yılmaz
Erdoğan ise: “Hayır!”
OYUNCULAR
Oynanışa kısaca değinmem gerekirse: Demet Akbağ’ın, canlandırdığı
“Kadın” karakterinin üzerine, geçmişteki diğer can verişlerinde
olduğunca asla çıkmadığını övünerek söylerim. Kendini, bu
kere de rolün üstünde tutmamış Demet Akbağ. “Helal Olsun”dan
başka ne söz edilebilir ki! “Kızlarım sen anla,” diyerek,
onun “O” karakter kim olması gerekiyorsa, sadece o olduğunu
anlattığının altını çizeceğim. Yılmaz Erdoğan ise, “Adam”ın
her tarafını komikleştirip niteliğini asla ucuzlatmıyor.
Yılmaz Erdoğan, karakterin hakkı neyse, onunla birebir ilişki
kurmayı gene başarıyor.
YANDAN YARATIM
Deniz Erdoğan’ın müziğine kötü diyemem, gel gelelim sevgili
Tolga Çevik ile Yaşar Kartoğlu ikilisinin dekoru kötü üstü.
Ucuz olsun diye de bu kadar estetikten uzaklaşılmaz ki be
birader! İlhan Demir’ın ışığı, kötü dekorun şurasını ya da
burasını iyiden iyiye yok etmekte. Oysa, ışık (her oyunda
olduğunca) bu oyunda (da) öylesine önemli ki! Kim olsaydı,
kim ışığı tasarlasaydı, oyunun kaderi başka olurdu? Kim olsaydı,
kim olsaydı, kim olsaydı… Örneğin Enver Başar olsaydı. Aynen
“Kır”da yaptığı gibi, ışıklama çizelgesini dramatik çatışmanın
ve çabaların sahnede belirtilmesini sağlamak amacıyla kullansaydı…
Işık tasarımını yaparken, tabloların değişimi ve karakterlerin
davranış tarzlarının vurgulanması aşamasında, yönetmene doğrudan
yardımcı olsaydı…. Önce sıcak ve yumuşak, sonrasında keskin
ışıklarla sahnede hareket kavramı yaratsaydı… Fena mı olurdu?
Hiç fena olmazdı. Yılmaz Erdoğan’ın da canı (benden dolayı)
sıkılmazdı. Diğer taraftan, Canan Göknil’in kostümleri, Hıncal
Uluç’un dediği gibi şirin. Ama “Kadın”ın balayı dönüşü giydiği “ pointillé”
şifon elbiseye takıldım. Tam bir “robe de soir”. “Kadın”,
kokteylden ya da akşam yemeğinden mi geliyor; yoksa uçaktan,
trenden, otomobilden inmiş, balayı yolculuğundan mı dönüyor!
Sözün özüne gelirsek, “Haybeden Gerçeküstü Aşk”, komediyi
gerçeklerin aktarımındaki farklılığın insanlarla paylaşımı
olduğuna inananları sadece gülümsetecek; boş vakit geçirmek
isteyenleri Hakkı Devrim’in dediğince “hırlamayı, horlamayı,
katılmayı hatırlatan kahkaha böğürtülerine” gark edecek bir
oyun. “Yahu, Yılmaz Erdoğan ile Demet Akbağ yan yana aynı
sahnede, daha ne istiyorsun,” dersen, ağzımı açmak ne haddime!
yazar@tiyatrokeyfi.com |