|
Aşk olsun Özdemir Abi.
Yani aramasam, aramayacaksın hani. Oysa, canım öyle sıkılıyor
ki! Seninle dertleşmeye ciddi anlamda gereksinim var. Dedim
ki, hadi bugün yazmayayım, yarın telefon ederim, hem Özdemir
Abimin güzelim sesini duyar, hem de içimi dökerim. Olmadı,
dayanamadım. Sıkıntım şeyden… Yok canım, sandığın gibi değil,
sağlığım yerinde. Sıkıntım başka “mecra”dan kaynaklanmakta.
Bugün hesapladım da, şunun şurasında on dokuz gün olmuş yeni
yıla gireli, on beş oyun görmüşüm, hepsini de yazmışım. Yazmışım
iyi de, yayınlatacak yerim yok. Sağ olsun Mustafa (Demirkanlı)
aracı oldu, on beş günde bir “Birgün”de yazmaya başlamıştım,
ikinci on beş günde habersiz tebersiz kestiler. Eee, biliyorsun
“Nokta” da bitti. Kaldık tiyatro portalı “tiyatrom” ile aylık
“tiyatro… tiyatro” dergisine. Düşünüyorum da; ne bu uğraş,
bu hırs yahu! Bundan böyle yazmayayım olsun bitsin.
Neyse! İşimize bakalım, ben seni gene İstanbul’dan bilgilendireyim.
TİYATRO PERA NASIL OLUŞMUŞ
İstanbul’un Taksim semtinde,
bilirsin Sıraselviler diye bir cadde vardır. İşte o caddenin
üstünde Tiyatro Pera bulunmakta. Tiyatro Pera, yedi yıllık
bir 'Tiyatro Okulu' ön hazırlığıyla, başta oyunculuk olmak
üzere, bir tiyatro oluşumu alt yapı çalışmaları yapılarak
2001 yılında kurulmuş; Türkiye'deki sayılı (bu bağlamda
belki de ilk) tiyatrolardan biri. Yedi yılın sonunda, tiyatro
oyunlarının değişik sahneleme biçemlerine olanak sağlayan,
(İtalyan, Hacim ve Çevre Sahne düzenine dönüşebilen) yüz
yirmi seyirci kapasiteli bir tiyatro salonunu kendi olanaklarıyla
oluşturmuş. "Pera Tiyatro Okulu"ndan
mezun olup, en az iki yıl okul oyunlarında profesyonel donanım
kazanmış oyuncuların yanı sıra, Devlet Tiyatrosundan konuk
oyuncularla zenginleştirilmiş profesyonel oyuncu ve yönetmen
kadrosuna sahip. Tiyatro Pera, 18.Ocak.2002 tarihinde Ariel
Dorfman'ın yazdığı "Ölüm ve Kız" adlı oyunun prömiyerini
gerçekleştirerek, profesyonel bir tiyatro olarak açılmıştı,
hatırlarım. 14 Kasım 2003 tarihinde, sanat yönetmeni Nesrin
Kazankaya tarafından yazılan "Seyir Defteri (Julia)" adlı
oyunu sana ballandıra ballandıra anlatmıştım. Bu oyunun eleştirdiğim
yanları da olmadı değil, ama Julia rolünü oynayan Ayşe Lebriz’in "2004
Afife Jale En İyi Kadın Oyuncu"; Cüneyt Uzunlar "2004
Afife Jale En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" ödüllerine
aday olmalarıyla da gönenmiştim. O yıl, Nesrin Kazankaya "2004
Selim Naşit Özcan En İyi Yerli Yazar" ödülünü aldı.
Kısacası, Tiyatro Pera, sahnelediği tüm oyunlarında içerik
açıdan söyleyecek sözü olan; estetik tercihlerinde tiyatro
sanatına bir öneri kaygısı güden, uzun erimli bir tiyatro
olarak hâlâ ciddi anlamda dikkat çekmekte. Biliyorsun, bu
yıl Eren Uluergüven adlı gencecik bir fidanı tiyatroya şehit
verdiler. Işıklar içinde yatası bir şehit…
Nesrin Kazankaya nereli, Balkanlı mı, dahası Saraybosnalı
mı bilmiyorum. Oturmuş bir oyun daha yazmış. “Dobrinja’da
Düğün”. Oyundaki olaylar 1993’te, Yugoslavya İç Savaşı’nın
ikinci yılında geçiyor. Dobrinja, Bosna-Hersek’in başkenti
Saraybosna’nın 80’lerin başında kurulmuş bir mahallesi. Saraybosna,
Sırp kuşatması altındadır. O sırada, Müslüman Boşnaklar yaşam
mücadelesi vermekte. Oyunda, yıkıntılar arasında yan yana
iki evde yaşayan iki ailenin umutsuzlukları, kırgınlıkları,
çatışmaları ve savaşa rağmen umutları, dirençleri anlatılmakta.
Bir günlük ateşkeste, evin yıkılmaktan kurtulmuş küçük
bahçesinde, gece bir düğün yapılacaktır. Hazırlıklarla geçen
sabah, öğleden sonra ve düğünle sonlanan akşam; savaşın içinde
bir günün trilogyasını oluşturur. Bu zaman kesitinde, savaşta
yaşanan acılar, ölümler, kırık hayatlar, kayıp aşklar ve
savaşla yitirilen insani değerler sorgulanır. Bu insanların
savaşa rağmen müzikle, dansla buluşturdukları umutları, tutkuları,
direnişleri, varoluşlarının tek dayanağıdır artık.
1992-1996 yılları arasında, Avrupa’nın ortasında ve tüm
dünyanın gözleri önünde gerçekleşen, milliyetçilik adına
“etnik temizliğe” dönüşen Yugoslavya İç Savaşı, hiç kuşkusuz
tarihin en büyük kıyımlarından biri. Özellikle çok uluslu,
çok dinli ve çok kültürlü bir kent olan Saraybosna’da, savaşın
en ağır yıkımı yaşandı, canlı yayınlarla tanığız. Sırp milliyetçiliğinin,
soykırıma uzanan vahşeti, en başta Boşnaklar olmak üzere,
tüm Yugoslav halklarını etkiledi; kin ve intikamı tetikledi.
Özdemir Abi, Nesrin Kazankaya, savaşta yaşanan acıları,
ölümleri, kırık hayatları, kayıp aşkları ve savaşla yitirilen
insani değerleri bir güzel sorgulamış. Yaşamsal yoksunluğun
içinde mücadele eden bu insanların, savaşa rağmen müzikle,
dansla buluşturdukları umutlarını, tutkularını, direnişlerini,
insan olarak varoluşlarının tek dayanağı olarak iyi vurgulamış.
Canlı müzik ve dans, savaşla kuşatılmış bahçede kutlanan
düğünü, Balkan ruhunu, umutları, öfkeleri ve özlemleri fevkalade
yansıtmış. Gel gelelim, Nesrin Kazankaya’nın kulağına fısıldayacağım,
oyunu gene uzun tutmuş. Kazankaya’nın dilini seviyorum ben.
Ama öyle sanıyorum ki, yazarken tutamıyor kendini, sınır
tanımıyor ya da sonrasında atmaya kıyamıyor. Ya da, Kazankaya,
senin deyiminle: “Kısa sözün uzununu seven yazar”lardan.
Bana sorsalar, oyunu yarım saat kısaltırım. Sormazlar ya
neyse! “Sorarlar, sorarlar,” deme sakın Özdemir Abi. Ayol,
onlar benim yayınlanmış değerlendirmelerimi (örneğin “Seyir
Defteri: Julia”) internetteki sitelerine bile koymuyorlar,
ne sorması. Bir de, sanki mantıksal bir hata yakaladım oyunda.
“Yakaladım” derken övünmüyorum. Doğruysa, düzeltsin diye
yazıyorum. İkinci bölümde Senija, Asım’a: “… Az önce böcek
gibi yerde süründüğünü gördüm,” diyor ya, Asım yerde sürünürken
tabloda Senija yok ki! O halde nereden biliyor Asım’ın o
halini?
Nesrin Kazankaya, oyunu yönetirken gene gerçekçi bir oyunculuk
hedeflemiş. Karakterler arası ilişkileri titizlikle işlemiş.
Oyuncuların hareket süreçlerini iyi saptamış, süreçleri hiç
aksatmamış, hareketlere ilişkin imgelem güçlerini geliştirtmiş.
Şafak Eruyar’dan olabildiğince yararlanmış ki, dramaturg
olarak yanına almış. Hem düzen anlayışı, hem de planlamanın
sahneye koyuculuktaki yararı açısından gerçekten örnek bir
çalışma ortaya çıkmış. Bir de ikili tablolarda, sahnedeki
diğerlerini devindirseymiş…
Yüksel Aymaz ışıkta, Nilüfer Moayeri dekor ve kostümde,
doğaya ayna tutmak için, doğanın etkilerini elde etmek için
el ele verip doğanın kendisine gitmişler. Yüksel Aymaz, ışığın
tiyatronun canı olduğunu bilen bir tasarımcı. Yüksel Aymaz’ın
tasarımı bu kez de dekorun iyilik perisi olmuş. Sahnelemenin
ruhunu oluşturmuş. Moayeri’nin başarılı dekoruna atmosfer,
renk, derinlik kazandırmış. Pınar Çelebi’nin dans düzeni
ise tam “aferin”lik.
“Kısa kes de, oyunculardan söz et bana,” deyişini duyar
gibiyim Özdemir Abi. Esasında ben de oyunculardan söz etmek
için bir yandan sabırsızlanıyorum, diğer taraftan heyecanlanıyorum.
Jasna’yı oynayan Başak Meşe’den mi başlasam acaba! Başlayayım:
Başak Meşe daha ne istediğini bilmiyor, bu isteği uğruna
ne yapması gerektiğini dikkate almıyor. “Julia”da iyi idi,
buradaki heyecansızlığı nereden kaynaklanıyor, anlayamadım. Cüneyt
Uzunlar, Slobo’da katiyen kötü değil, ama ben kendisine boşuna:
“Pasif bir halin bile teatral terimlerle yansıtılması, aktif
bir biçimde yapılmalıdır,” demedim. Umarım Cüneyt oğlum ile
Başak kızım, bunları deyiverdim diye bana kırılmaz. Ne var
bunda kırılacak, değil mi Özdemir Abi!
Levent Öktem, “Bego”yu oynuyordu Özdemir Abi. Vallahi tam
senin dediğin gibi oynuyordu. Her heyecanın, bireysel bir
isteğin tatminden ya da tatminsizlikten doğup geliştiğini
Levent Öktem’in oyununda görmek mümkündü. Nesrin Kazankaya
yönetmen olarak kendini, yani Nesrin Kazankaya’yı heyecanlanmaya
değil, birtakım özel eylemler yapmaya zorlamıştı. Daha doğrusu,
nasıl heyecanlanacağı yerine, ne yapması gerektiğine şartlanmıştı.
Dolayısıyla, abartısız bir Senija çıkarmış ortaya. Ve Nihat
İleri… Yılların deneyimli oyuncusu Nihat İleri… Şimdi, istersen:
“Benden öğrendiklerini bana satıyorsun,” de. Satacağım. Kimileri
gibi: “Yağ satarım, bal satarım / Ustam öldü ben satarım”
oynamıyorum ben. Sen her zaman; yapmak eyleminin, özellikle
içindeki istek öğesi yüzünden heyecanlanmak öğesinden ayrıldığını
söylersin ya… Asım’ı canlandıran Nihat İleri’de rica etmek,
alay etmek, veda etmek, beklemek, sürüp gitmek, gözyaşlarını
tutmak, acınmak, sevincini, kederini gizlemek gibi olgular;
“inandırmak istiyorum, inandıracağım,” “yatıştırmak istiyorum,”
yatıştıracağım gibi irade ile dolaylı yoldan ilişkileri olan
eylemlere dönüşüyor. Yalnız bu oyunda değil, oynadığı her
oyunda… Diyorlar ki, övgünü bile karışık anlatıyorsun, anlaşılmıyorsun.
E be birader, daha başka nasıl anlatayım? Hele anlatılan
Nihat İleri olursa.
Ayşe Lebriz’e gelince biraz duracağım. Gövdeyi tamamen
duygularının hizmetinde tutma yeteneği denilince benim aklıma
ilk gelenlerdendir Ayşe Lebriz. Bu yeteneğinin, bir rolü
canlandırmaya yönelik dışsal tekniğin temel meselesi olduğunun
da bilincindedir. Sence, en mükemmel fiziksel donanım ne
ifade eder Özdemir Abi? Bilinçüstü görünmez duyguyu iletebilir
mi fiziksel donanım? Görünmez duygu, ruhtan ruha iletilir
malûm. İnsanlar birbirleriyle görünmez içsel akımlar, ruh
ışımaları, irade zorlamaları aracılığıyla sohbet ederler,
öyle değil mi? İşte, sahne üzerinde bunların dolaysız, ani
ve güçlü bir etkisi oluyor. Bunlar sözcüklerin ve jestlerin
yapamayacağı şeyleri aktarıyorlar. Ayşe Lebriz; Melisa’yı
ete, cana, kemiğe büründürürken coşkusal durumunu gene denemiş,
denetlemiş ve iletişim halinde bulunduğu diğerlerine göndermiş.
Hele bir düşün Özdemir Abi, iyiyi kötüyü böyle yazmamalı
mıyım yoksa! “Kötüydü” ya da “iyiydi” diye geçiştirmeli miyim?
Yoksa bu işin tümünden mi vazgeçmeliyim. Ne dersin?
Ne diyeceğini kestiremiyorum, ama metropol İstanbul’da
yaşayan milyonlar, kafası kesik tavuklar gibi oradan oraya
koşmakta. İstiklal Caddesi’nde “cinsel taciz”, Taksim Meydanı’nda
kapkaç terörü, salya-sümük insanlar… Gene de, sen sen ol,
eşine dostunu mutlaka tembihle. İstanbul’a gelirlerse mutlaka,
ama mutlaka Taksim Sıraselviler’e, Tiyatro Pera’ya gelsinler,
“Dobrinja’da Düğün”ü görsünler. Kazankaya’nın dediği gibi;
insanlığın en yapıcı, yaratıcı, itici gücü umut, nasıl yitiriliyor
öğrensinler.
Bugün kafam çok karışık Özdemir Abi. Sen beni anlarsın.
Umudun tükendiği yerde yeniden yaratılan yaşam direnci, anlayanlar
için ne kutsal bir olay!
Sevgilerimi sunuyorum.
yazar@tiyatrokeyfi.com |