BİR YANIT, BİR SES, BİR NEFES:
“DİKTAT”


Üstün Akmen

Geçen gün, her geçen gün kendi kendini biraz daha yaralayan yaralı basında okudum.

Bir övünç içindeydiler...

“Oh olsun” der gibiydiler...

Tiyatroyu, operayı, baleyi yiyip bitiremediler...

Gene de, pek bir keyifliydiler...

Meğer, onlarca televizyon kanalındaki dizi dizi inciler, yüzü aşmış. Meğer, tiyatroya en gönül vermişler bile televizyona kapağı atmış. Meğer, Gencay Gürün “Vişne Bahçesi” için oyuncu bulamazmış. Meğer, bir oyunu ortaya çıkarmak için geceli gündüzlü iki ay, hatta üç ay “bilâ ücret” prova yapmak, günümüzde artık dışlanmış. Meğer, kağıt bebek kızlarımız da, sahne küheylanlarının yanında, karşısında oynaya oynaya kendilerini “bir çok” sanıp arsızlaşmış.

 

Televizyon kanallarındaki dizi dizi incilerde, tiyatro sanatçılarıyla seyirciye kaliteli oyunculuk sunulması kötü bir şey mi? Kim demiş! Elbette güzel. Ama yıllardır neredeyse tüm zamanlarını TV dizisi çekimlerinde harcayan sanatçıların, ne yazık ki büyük çoğunluğu, gerçek mesleklerini ve görevlerini unutup, yalnızca dizi çeker olmadılar mı?

 

Hem TV dizilerine dizilen, hem de tiyatro yapan tiyatro insanlarımız, sahneyi sürekli 57 ekran belleyip, öğretici misyonlarını unutmadılar mı?

Günün popülist kimliği ne gerektiriyorsa onu yapmadılar mı?

Yaptılar.

Mecburdular. Mecbur bırakıldılar.

İyi de, ben ne yaptım? “Taş Fırın Erkeği”, “Light Selami”, “Çakır”, “Seymen Ağa”, daha bilmem ne furyası arasında, kan revan içinde tiyatro yapmaya çalışan “azınlığı”, geçen sezon yeri geldiğinde eleştirdim. Sırtını sıvazladıklarım da oldu, yerdiklerim de... Kırılanı da oldu, hoşlananı da... Üzüldüm. Dedim ki, bu yıl artık yazmayayım. Yazmayayım da, uğraş verenlerin ağızlarının tadını bozmayayım. Bozmayayım ki, keyiflensinler. Ya da iyisi mi, beğenmediklerimi yazmayayım yüreklensinler. Veya sadece beğendiklerimi yazayım da, beni sevsinler. Olmadı, olmuyor, sanıyorum olmayacak da... Çıngıraksız bağımsız tiyatro eleştirmenliği gömleğini bir kez giydiniz mi, insanın içinde bir çıra yanıyor. Tıpkı tiyatrocunun sönmez meşalesi gibi...

 

Lafın özü, 2004-2005 sezonunu Semaver Kumpanya’nın “Diktat”i ile açtım. Semaver Kumpanya, yanılmıyorsam üçüncü yaşını kutlamakta. Üç yıl önce de, meraklısının gözlerini yaşartan bir projeydi Işıl Kasapoğlu’nunki. Bugün de öyle... Başka bir projeydi. Bir başka proje, bir başka düş... Kocamustafapaşa gibi, kentin merkez noktasından uzak, ücra bir mahallede, harap haldeki eski Çevre Tiyatrosu’nu onararak bir tiyatro kurmak, delilik değil, ama bir anlamda Don Kişot’luk sayılırdı. Sen, konservatuardan yeni çıkmış, farklı hayalleri olan gençleri yanına alacaksın, Shakespeare’den Orhan Kemal’e, operadan çocuk oyununa kendine izleyici bulacaksın. Dayanacaksın, başaracaksın.

 

Gene başarmışlar. Nasıl mı? Her şeyden önce, Enzo Cormann’ın önemli bir oyununu, Türk tiyatro seyircisine armağan ederek. “Diktat”ın konusu olarak, iç savaş sonrası ayrı saflarda çarpışmış iki kardeşin, yirmi beş yıl sonra karşılaşmaları ve hesaplaşmalarıdır deniliyor. Daha doğrusu konu, broşürde böyle özetleniyor. Pekiii... O kadar mı? Değil elbette. Birbirlerinin yüzüne karşı, babalarından kalma basmakalıp politik sözleri haykıran iki çocuk ve bitmeyen bir çatışma var oyunda. Bunlardan biri, yirmi beş yıl boyunca ölü bilindikten sonra ülkesine dönmüştür (Bülent Emin Yarar). Ölümcül bir iç savaşın ardından Trak’da kalmış, anne bir baba ayrı üvey kardeş (Köksal Engür) ise, politikaya atılmış, sağlık bakanlığına aday, parlak bir psikiyatr olmuştur. Hem absürd, hem de görkemli bir yüzleşme Cormann’ın ilk başlarda çizdiği. Beckett biçemiyle bir buluşma, bir kavuşma... Kendi “gerçeklerini” birbirinin yüzüne vuran kardeşler, ardından da gerçeğin yararsızlığından dem vurarak, insanı olsa olsa kurmacanın kurtardığını savlayacaklardır. Sonrasında, iki yönlü monologa benzeyen, iki halkın (Trip’ler ve Trak’lar), iki etnik topluluğun, insanlığın iki yarısının karşı karşıya geldiği, tek bir bütün oluşturduğu bir diyalog sürecektir. Ne var ki bu kurmacada, söz önünde sonunda gerçekliğin olacaktır. Bu aşamada, alaycılık insanı inceltmeye; kimlikler sağlam olduğunu sandığımız tutarsız temeller üzerinde sallanmaya başlayacak, tehdit altında tehditkâr olan dil, burada esnekliğiyle sinema diyaloglarını anımsatmaya başlayacaktır. Zaman bir türlü sabitlenemez. Flash-back’ler, yansımalar, kitle karşısında çekilen nutuklar, oyuna bir trajedi gücünü yaratan, zamana bağlı olmama özelliği kazandırır.

 

Bu güzel teksti, Nükhet İzet hiç de kötü olmayan dil kıvraklığıyla dilimize kazandırmış. Her ne kadar, “amentü” sözcüğüne “ne ilgisi var” diye hayıflandıysam da... Neyse! Funda Çebi’nin kostüm tasarımında, Val’in üstündeki kırmızı “Lacoste” logolu “t-shirt” ve bembeyaz (tertemiz, yani kullanılmamış) lastik spor ayakkabılar yakışıksız kaçmış. Ulaş Yakın’ın ışık tasarımı iyi, Hakan Dündar’ın dekoru “matluba uygun”. Joel Simon’un müziğine sözüm yok da, icra neden trompet ile diye oyun boyunca kendime sormadan duramadım. Gerçi Enzo Cormann’ın caz müziğine, nefesli sazlara merakını, bu konudaki çalışmalarını biliyordum, ama ne yalan söyleyeyim, gene de caz müziğiyle neredeyse özdeşleşmiş trompet sesi, oyun boyunca beni Amerika’ya sürüklemeye çalıştı durdu.

 

Işıl Kasapoğlu’nun yönetimine değinecek olursam, oyunu en azından otuz dakika uzun tuttuğunu söyleyeceğim. Bir de Bülent Emin Yarar’ı neden o denli ağlar kılmış ki! Tamam, Val karakteri sinirleri bozuk, ezik, yıpranmış bir tip; doğru da, ilk bir kaçıncı tablodan sonra, hep ağlamakla ağlamamak arasındaki duruştaki etki, oyunun “yükseliş” bölümlerinde ister istemez zayıflıyor, bu da o bölümün oyunu itmesini engelliyor. Işıl Kasapoğlu bana sorarsa, bu olguyu mutlaka yeniden gözden geçirmeli.

 

Gerek Bülent Emin Yarar, gerekse Köksal Engür, hiç kuşkum yok ki bu ülkenin iki önemli tiyatrocusu. Bence, açılımı hayli zor olan bu iki kişilik oyunun altından, ikisi de başarıyla kalkıyor. İkisi de, Enzo Cormann tarafından yaratılan o iki yabancı yaşamı tümüyle kabul edip, sahipleniyorlar. Karakterlerin içsel modelini bir güzel kavrayıp, duyumsuyorlar. Bülent Emin Yarar, duyguları, iradeyi, aklı ve bir oyuncunun tüm varlığını harekete geçirmek için derinlikli tutkuları olan coşkular gerektiğini çok iyi biliyor ve uyguluyor. Yukarıda söylediğim gibi, yönetmenle anlaşıp, bir de o dozunu aşan fazlaca sulu sepken bölümleri azaltabilse... Köksal Engür ise, insan tutkularından herhangi birini resmederken, tutkunun kendisini değil de, onun bileşimini oluşturan duyguları sergilemesi gerektiğini çok iyi biliyor. Biliyor ve: “İşte Köksal Engür” dedirtiyor.

 

“Diktat”, günahıyla sevabıyla, sezon sonunda iyiler arasında değerlendirilebilecek nitelikte bir oyun. Her akşam televizyon dizileri karşısına dizilenlere en incesinden bir yanıt... Sezonun ilk seslerinden... Bir nefes... Hele İstanbul’da oturuyorsanız, üşenmeyin, varıp gidiverin Kocamustafapaşa’ya. Görün “Diktat”ı. En azından iki oyuncunun oyunculuk gösterisine tanık olun. Sinmeyin, silkelenin...

yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.