|
Sevgili Özdemir Abi,
Duydun mu bilmem, İstanbul Devlet Tiyatrosu Anton Çehov’un
ölümünün 100. yılı nedeniyle yazarın “Bir Evlenme Teklifi”,
“Tütünün Zararları” ve “Ayı” gibi üç kısa oyununu bir arada
“Çok Yaşa Komedi” başlığıyla oynamakta. Esasında, bir de
dördüncü oyun, “Kuğunun Şarkısı” varmış, ama her nedense
benim “Çok Yaşa Komedi”yi seyrettiğim akşam oynanmadı. Kimse,
neden oynanmadığını açıklamadı, kimse de neden oynanmadı
diye sormadı. Rivayet olunur ki, Semih Sergen “Kuğunun Şarkısı”nda
Vasiliç Svetlovidov rolünde fazla “patetik” bulunup eleştirilmiş.
O da kırılmış, hatta oyundan çekilmiş. Doğru mu acaba? Bilmem,
bilemem ki!.. Kimseden çıt çıkmadı.
Oyunları izlerken bir kez daha anladım ki, Çehov, çevresindeki
insanları ve bu insanların yaşamlarını bilimsel bir yönelişle
inceleyen bir yazarmış. Ancak, bu bilimsellikte ne kuru bir
mantık, ne mekanik bir gözlem, ne didaktik bir yöneliş var.
Onun için, gerçek sanat yapıtının mutlak bir amacı olmalı.
Bu amacı ise, yazarın çevresindeki yaşamı derinliğine incelemesi
ve bu yaşamın oluşturduğu insanları yakından tanıması.olarak
yorumluyorum ben. Çevresinde çeşitli sorunlar gözlemliyor.
Ama ne kadar doğru söylemişsin! Ona göre, bu sorunları çözümlemek
sanatçının işi olmamalı. Ya ne olmalı? Sanatçının işi, varolan
sorunu doğru olarak ortaya koymak olmalı, hepsi bu.
Çehov, tek bölümlük bu üç oyununda da, hayatın tuhaflığını
bir kez daha sahneye taşımıştı ve de klasik Çehov oyunlarında
olduğu gibi karakterler ruhsal çözümlemelere ihtiyaç duyuyordu.
Psikolojik derinlikleri vardı karakterlerin. Kişiler arasındaki
ilişkiler, simgeler, sözler, ve hareketlerle şiiri kapsayan
bir atmosfer var ediliyordu. Dış aksiyonun yavaş gelişimine
karşı, iç aksiyon büyük bir hızla gelişiyordu. Doğrular,
aynen müzikte olduğu gibi motifler yoluyla ortaya çıkarılmıştı.
Motif gelişimi aksiyonun temelini kuruyordu. Bu motifler,
ana çelişkileri de birlikte getirecek ve senin söylediğin
gibi, kişiler bu çelişkili gelişim içinde gösterilecekti.
Kişilerin birbirleriyle olan ilişkileri, daha genel ve daha
geniş bir alanı bize sunacak; kişiler, o kişilerin içinde
yaşadığı düzeni ve yaşamı tanıtmak için kullanılacaktı.
Oyunu sahneye taşıyan Işıl Kasapoğlu’nu, bunları sanki
bir yere kadar dikkate alır gibi gördüm ben. Örneğin öznel
olarak acıklı olan ile nesnel olarak komik olanı bütünlüklü
bir lirik-psikolojik “atmosfer” içinde birleştirip, iç eylemi
dramanın temeline yerleştirmemişti. Bunu bilerek yapmıştı
elbette, yoksa bunları bilmeyecek bir tiyatro adamı mı Kasapoğlu!
Elbette değil. Yoksa, böyle başarıyla birleştirebilir miydi
vodvil ile farsı? Hele bir de, Smirnof’un: “Nerede kaldı
bu votka,” diye çığırmasına, dış ses: “Kalmadı bitti,” diye
bağırmasaydı!
Anlayacağın Özdemir Abi, ben Işıl Kasapoğlu’ndan daha değişik
bir mizansen anlayışı beklerdim. Şimdi biliyorum, dekoru
soracaksın, ne yalan söyleyeyim onu da beğenmedim. Hakan
Dündar yapmış. Böööyle tepelerden yerlere inen şaşaalı kadife
perdeler. Aralarında muşamba da var ya neyse!.. İlk bölümde,
şöminenin iki yanına oturtulmuş ahşap saksılıkların içinde,
enayi mi enayi plastik çiçekler… İkinci bölümde Bay Popof’un
çerçeveye iyi gerilmemiş, kırış kırış fotoğrafları... Kırmızı
kumaş kaplı sandalyeler, pembe koltuk… Aman da aman yani!..
Funda Çebi’nin kostüm tasarımına iyi diyeceğim de, “Ayı”da
çamur çizmeli adamın paltosuna da biraz çamur sıçratıverseydi
diye de ister istemez ekleyeceğim. Pek titiz olduğumu bildiğin
için belki şaşıracaksın, ama Enver Başar’ın ışık tasarımına
ses çıkarmayacağım, hatta “hatasız” tanımını kullanacağım.
Oyunculardan Galip Erdal, gövdesini her iki rolde de duygularının
hizmetinde tutma yeteneğini iyi kullanıyor. Her iki rolünü
de iyi şekillendirmiş. Karakterlerin dış görünüşünü, kostümünü,
yürüyüşünü, hareketlerini ve benzeri olguları içsel gözüyle
görmek için belli ki oldukça uğraşmış ve başarmış. Zafer
Algöz’ü bizzat seyretmeni isterdim doğrusu. Özellikle “Tütünün
Zararları”nda, sadece rolüne fiziksel olarak hayat bulduruşunu
alkışlamayacak; rolün içsel yüzeylerini salt gözleri, yüz
ifadesi ve sesini kullanarak çizmesini kutlamakla yetinmeyecek;
gövdesini de kontrol ederek rolü nasıl mükemmelleştirdiğini
görecek ve bana mutlaka hak verecektin.
Zeynep Erkekli’ye geçmeden önce senden bir ricam var Özdemir
Abi. İstanbul’da çevren vardır, şu ödül kurullarında görevli
arkadaşlarına dostlarına, tanıdıklarına, bildiklerine hele
bir haber sal da, Zeynep Erkekli’yi bu oyunda mercek altına
alsınlar. Bir rolün, sırası geldiğinde resmedilecek olan
karakterin içsel, ruhsal imgesini veren tutkuları üreten
aynı türden bireysel malzemelerden oluştuğuna tanık olsunlar.
Oyuncunun sahne üzerindeki hayatının, tıpkı gerçek hayattaki
gibi, sürekli yükselen arzular, özlemler, aksiyona çağrılar
ve onların içsel ve dışsal aksiyonlarda tüketimlerinden oluştuğunu
görsünler de şaşsınlar. Sonra kurullarında puanlasınlar.
Sağlıcakla kal, Özdemir Abi. Gene yazacağım tabii…
yazar@tiyatrokeyfi.com |