|
Özdemir Abi,
Allah da seni güldürsün, son mektubunda beni pek güldürdün.
Öyle anlaşılıyor ki, televizyonda, deva bulmaz angutgillerden
Kuşum Aydın’ın: “Şimdi son kahravamanımız, mavi kapıdan içeri
girip, koltuğa oturcek,” diye başlattığı programı rastlantı
sonucu seyretmişsin. Kaynana Semra’yı, Caner ile Tülin’i,
Firdevs’i, Sinem’i,falan bilmemene, tanımamana vallahi pek
üzüldüm(!). “Beyaz Atlı Prens” programından da “bihaber”sin
ayol! Bu programda kızlar “prens”lerini seçiyor da seçemiyor,
didişiyor ya, program uğruna bir “atasözü” bile uydurduk:
“Beyaz atlı prensi fazla bekleme, seyise razı ol, yoksa ata
kalırsın,” diye… Velhasılıkelâm, şimdi bunlar “culture genéralé”
sayılmakta ve sen ne yazık ki(!) bunlardan uzaksın…
VALLAHİ BÜYÜK ADAM ŞU BENİM ÖZDEMİR ABİM
Tamam, tamam ciddi oluyorum. Ciddi oluyorum, ama dün akşamki
“10. Sadri Alışık Anma ve Ödül Töreni”ne değinmiyorum, çünkü
nasıl olsa bugünkü gazetelerden ya da internetteki tiyatro
portallarından her dalda üçer aday arasından kazananları,
kazanamayanları öğrenmişsindir. Huzurunda tüm adayları kutluyorum.
Hepsi ödülü hak etmişti, ancak elbette aralarından ancak biri
alabilecekti. Nitekim, “Komedi ya da Müzikal Dalında En İyi
Erkek Oyuncu” dalında da üç adaydan biri (Volkan Severcan)
ödülü aldı. Volkan Severcan’ı ayakta alkışlamış, değerlendirmemi
de 1 Şubat tarihli mektubumda yazmıştım. Oyun Atölyesi yapımı
“Cimri”yi nasıl olmuş da sana anlatmayı ihmal etmişim vallahi
şaşırdım. “10. Sadri Alışık Anma ve Ödül Töreni” sonrası,
sabahın ilk saatlerinde bu mektubu yazmak için masaya oturduğumda,
aklıma gene ayakta alkışladıklarımdan Haluk Bilginer’in başrolünü
oynadığı “Cimri” geldi, gelince de sana “Cimri”den söz etmek
farz oldu. Veee farzı yerine getirirken, içimden sürekli:
“Vallahi büyük adamsın Özdemir Abi,” dedim.
GÜLDÜRÜCÜ, AMA CİDDİ KOMEDİ
Neden dersen, sen, Molière’in ülkemizde benimsenen ve beğenilen
ilk tiyatro yazarlarından biri olduğunu hep vurgularsın da
onun için... Shakespeare, nasıl tragedyaya halk şakalarını
katarak gerçekçi tiyatroya ve yeniçağ dramına ulaştıysa, yerden
göğe haklısın, Molière de komedyayı ciddileştirerek, ama güldürücülüğünü
kaybettirmeden ciddileştirerek, aynı şeyi yapmış. Ülkemizde,
senin dediğince benimsenmesi ve beğenilmesi de bu yüzden olsa
gerek.
Duydun mu bilmem, ünlü yapıtı “Cimri”', Oyun Atölyesi’nde
oynanmakta. Gittim, matinede seyrettim. Seyrederken, halk
şakalarının en acı insan gerçeğine nasıl yükseliverdiğini,
bir dram gerginliği kazandığına da tanık oldum. Oyunun neredeyse
her dakikasında kulaklarını çınlattım.
TARİHE Mİ GEÇECEĞİZ NE!
Son mektubunda: “... İkimizin arasındaki bu yazışmalar, ola
ki bizden sonraya da kalırsa... “ demişsin ya, ne yalan söyleyeyim
pek havalandım. Vay be! Benim yazdıklarım da mı “bizden” sonraya
kalacak! Eee, Özdemir Abim dediğine göre, olur mu olur! “Bizden”
sonraya kalabilir heyecanıyla, benden iyi bildiklerini ne
yapayım ki gene sana tekrarlayacağım, “bizden” sonra okurlar
diye. “Cimri”nin, bir karakter komedisi olduğunu yazacağım,
“bilenler, bilmeyenlerin kulağına fısıldasın,” denmemesi için.
Oyunun baş kahramanının Harpagon olduğunu, Harpagon’un tiyatro
tarihinin hiç kuşkum yok ki, unutulmaz tiplerinden sayıldığını
anlatacağım. “Harpagon’un tüm ihtirası tek bir noktada odaklanmıştır,
o da paradır, paradır, ille de paradır. Para hırsı gözünü
bürümüş olan Harpagon, para için ölümü bile göze alabilecek
bir kişiliğe sahiptir,” diyeceğim. “Cimri”nin, Parisli bir
burjuva ailesinin ahlaki değerlerini, düşüncelerini, dünya
görüşünü bütün içyüzüyle yansıtmakta olduğunu söyleyeceğim.
Bu mektubun bizden sonra da okunabileceği iyi niyetiyle, “Cimri”nin:
“İnsan yemek için yaşamaz, yaşamak için yer” sözleriyle tanındığını
ve ortaçağın ibret verici oyunlarını andırdığını da tırnak
içinde söyleyivereceğim.
HARPAGON’UN BAŞINA GELENLER
Parası yüzünden azan, tutkulu cimri Harpagon’un başına neler
geldiğini anlatan oyun, Hakan Dündar’ın tasarladığı seyirciye
doğru sıfırlanan beşgen bir podyum üzerinde başlamakta ve
oynanmakta. Oyunun boş alan fikrini pek sevdiğimi söylemeliyim.
Bana sorarsan, gerçekten güzel ve de Molière dönemine uygun
bir dekor anlayışı Hakan Dündar’ınki. Podyumun üstünde açılan
kapak ve içinden başını dışarı uzatan Harpagon, dış ses, efekt
oyunun gerçekten ilgi çekici bir biçimde başlamasını sağlıyor.
Yalınlık ve çekicilik bir arada sunulunca ilgi odağı görünüyor.
Oyunu sahneye koyan Işıl Kasapoğlu ilgi odağını gösteriyor,
ama oyun aktıkça bekle Allah bekle, odak bir türlü bulunamıyor.
Bulunamıyor çünkü, Işıl Kasapoğlu bu kere “soldan gir, buradan
çık”tan gayrı bir şey yapmıyor.
IŞIL KASAPOĞLU İYİDİR, HOŞTUR DA...
Molière oyunlarının özelliği eğlence, coşku, neşe yanında
toplumsal koşulların yerilmesi ise, işin bu yanını Işıl Kasapoğlu
hiç mi hiç yorumlamıyor. Toplumsal koşulların yerilmesini
iplemiyor. Molière'in felsefesine, kara mizahına itibar etmiyor.
Molière, komedyanın görevini genel olarak insanın, öncelikle
de çağımızın insanının kusurlarını göstermek olarak tanımlıyor
ya, Kasapoğlu aldırmıyor.
Oyundaki herkesi sert ve kötü çiziyor Kasapoğlu, itiraz etmiyorum.
Herkes çıkarı için uğraşıyor, karakterlerin hepsi kendi çıkarının
peşinde, “tamam,” diyorum. Haluk Bilginer, Harpagon’u, oyun
boyunca komik değil, çok ciddi oynuyor. “Olabilir,” diye yorumluyorum.
“Alışılmışın dışında kötü bir Harpagon bu,” diyorlar, “neden
olmasın,” diyerek yanıtlıyorum.
Ama, doğası gereği bütün kusurların ve güçsüzlüklerin ancak
güldürünün gücüyle düzeltilebileceğine, bu bağlamda hiçbir
konunun eleştirel bakış açısının dışında kalamayacağına inanmaz
gibi davranıyor Işıl Kasapoğlu, anlamıyorum. Kısacası Özdemir
Abicim, rejisörlük sahnenin tanrıları ve tiyatronun esrarı
ile buluşmak demekse, Işıl Kasapoğlu dostumuz, bu kere, ne
sahnenin tanrılarıyla, ne perileriyle, ne de tiyatronun gizemiyle
buluşamıyor.
OYUNCU SÖKÜĞÜNÜ DİKER BE AĞABEY!
Funda Çebi’nin kostümlerindeki abartıya sözüm yok, ama giderek
“müsameremsi” olmuş. Şebnem Sönmez’in eteğinin yırtıklığı
elbette onun kabahati değil, olsa olsa Şebnem Sönmez’in parmaklarının
dikiş iğnesi tutamamasından kaynaklanmıştır. Sabahattin Eyüboğlu’nun
çevirisi, ne de olsa Sabahattin Eyüboğlu çevirisi... İrfan
Varlı’nın ışık tasarımı iyi.
Oynanışa gelince... Genç oyuncuların beni mutlu ettiğini gönül
rahatlığıyla söyleyebilirim Özdemir Abi. İçlerinden Zeynep
Gülmez’e rolünü daha belirginleştirmesini teminen, kendi sesinin
parametrelerini değiştirme sanatına önem vermesini bir “amca”
olarak öğütleyeceğim. Hatta, sözcükleri Stanislavski’nin bakış
açısıyla duyumsamalı. Haksız mıyım Özdemir Abi? Yalnızca bedensel
tavrı, jestleri, mimikleri, değil, yanı sıra Mariane’ın ses
kimliğini de araştırmalıydı diyeceğim. Özbek Yıldız’ın seyirciye
doğrudan ulaşma yeteneği ve önünde bu yeteneği geliştireceği
yılları var. Dilerim çabuk davranır. Gökçer Genç, Clèante’a
dönük olası tüm yaklaşımları anlamış. “Aferin”den başka ne
diyebilirim ki!
FADİK KIZDA İŞ VAR
Fadik Atasoy, Elise’de bireysel özelliklerine bağlı olarak
çeşitlemeler de yapıyor, çok da iyi ediyor. Tekin Temel, canlandırdığı
her üç karakterde de görevini yapmakta. Emrah Kolukısa, gerek
Anselme’da, gerekse La Flèche’de kendi düşünceleriyle, yazarın
düşüncelerini birleştirmiş, genel çizgiye ulaşmış, yazarla
ortak bir anlayışı benimsemiş, yaratıcı yorumunu da ortaya
sermiş. Şebnem Sönmez, commedia dell’arte biçeminden de yararlanarak
müthiş bir Frosine yaratmış. Şebnem Sönmez’in sahne tekniği,
yaratıcı kişiliğine de sinmiş. İçgüdüsel kaynaklarının tümünü
seferber ederek başarıya ulaşıyor. “Helal” derim ben böylesine...
KISACIK ROLDE KÖKSAL ENGÜR
Jacques Usta’yı ise Köksal Engür canlandırmakta. Nasıl mı?
Anlatayım, sen karar ver Özdemir Abi. Hani Jacques Usta, Harpagon’la
ziyafet mönüsü üstüne tartışırlar ve Usta: “Öyleyse dört büyük
tas çorba, beş kap baş yemek, sonra efendime söyleyeyim...”
gibilerinden bir şeyler söyler ya... Esasında Usta, o sırada
listenin gerçekliği konusunda özür dilermiş gibi Harpagon’a
bakarak yiyecekleri parmaklarıyla sayıp sıralarken, hınzırca
zevk almaktadır. İşte burada, tam burada, Köksal Engür’ün
yemekleri sayan parmaklarının jest olarak kesinliğiyle, Harpagon’a
yöneltilen göz korkutma amaçlı bakış arasındaki karşıtlığa
ve bedensel yöneliş ayrımına dikkat çekmek isterim. Senin
oralara gelirlerse elbette bu oyunu göreceksin biliyorum.
Allasen dikkat et. Bir de, Valère’e: “Aman kâhya efendimiz,
bunun sırrı neyse öğretin bize; aşçılık işini de siz alın
üstünüze. Nasılsa karışmadığınız iş yok bu evde,” derken,
yani tepesinin tası atmak üzereyken, zıvanadan çıkışındaki
başarıyı gör ve öfkesini nasıl “ideatif imleme” jestiyle vurguladığı
“... karışmadığınız iş yok bu evde” suçlamasıyla nasıl doruk
noktasına taşıdığına lütfen tanık ol. İşte Köksal Engür bu
be Özdemir Abi!
HALUK BİLGİNER GENE DORUKTA
Ve Haluk Bilginer... Harpagon'un sinirli, öfkesi burnunda,
kalıbına sığamayan, tutkulu yapısını öylesine başarıyla yansıtıyor
ki, şaşar kalırsın. Arada metni güncelliyor da... Bence iyi
de ediyor. “Bu ülkede herkes soyguncu. Bunu bir tek ben mi
yapıyorum”, “Asmayalım da besleyelim mi” gibi ekleme sözlerle
seyirciyi daha bir silkeliyor. Haluk Bilginer, bedeni ile
sözcükleri arasında devamlılık sağlama başarısını “Cimri”
de de sürdürmekte. Bakışı ve anlama jestleri birinden diğerine
hissettirmeden geçiyor. Özdemir Abi, bir kez daha anladım
ki, Haluk Bilginer sahne üzerindeki zamanı, müzisyenler gibi
hissetmeyi bilen bir oyuncudur ve de “emsalsizgillerden”dir.
Düşünsene Özdemir Abi, bir özel tiyatro İstanbul’un Moda semtinde
moda olmayan Molière’den Cimri”yi oynuyor. “Cimri”, hiç kuşkum
yok ki, sezonun görülmesi gereken oyunlarından. İstanbul eşrafından
eşini dostunu uyar, kaçırmasınlar. Kaçırdıktan sonra hayıflanmasınlar.
Selam ederim, gözlerinden öperim.
Muhabbetle.
Üstün Akmen
yazar@tiyatrokeyfi.com |