İSTANBUL’DA ÖTEMEYEN BİR KUŞ: “ÇALIKUŞU”

Üstün Akmen

Özdemir Abicim, nasılsın?

 

Üşüttüğünü duydum, pek üzüldüm. Aman dikkat! Bu grip virüsü, bir bulaşıyor vallahi pir bulaşıyor. Ben, neredeyse üç aydır atlatamadım gitti. Üşütmek deyip geçmemek gerek, ama bu ortamda şükretmek bile olası! Hele hele sırtını, göğsünü, boğazını, ayağını değil de, kafayı üşüterek aramızda dolaşanları gördükçe...

 

Ne iyi ettin de, geçen akşam bana telefonda hatırlattın. Türk edebiyatında realizmin ilk örneklerinden sayılan “Çalıkuşu” romanının, aslında “İstanbul Kızı” adıyla “oyun” olarak yazıldığını, ancak savaş koşullarında sahneleme olanağı bulunamayınca 1922’de roman olarak yayımlandığını unutmuşum. Reşat Nuri’yi üne kavuşturan bu yapıt için Nurullah Ataç’ın: “’Çalıkuşu’, Türk romanının İstanbul’da kalmayıp tüm yurda yayılmasının başlangıcıdır,” diyerek romanın önemini vurguladığını ise, vallahi bilmiyordum, sayende bu yaşımda bir şey daha öğrenmiş oldum.

 

BU ROMAN, SADECE DUYGUSAL BİR İLİŞKİNİN ROMANI MI?

“Çalıkuşu”nun, Kurtuluş Savaşı yıllarında, geniş bir kesim tarafından ilgiyle karşılandığının; aşk kırgını Feride'nin, bir kaçış içinde Anadolu'ya öğretmenliğe gitmesinin ve kendini, geri kalmış Anadolu'nun yoksul yörelerinde, bu göreve adamasının romanın başlıca temasını oluşturduğunu; bu arada romanın Feride ile sevgilisi Kamuran'ın duygusal ilişkisinin mutlu birliğiyle sonlandığını taaa lise yıllarımdan biliyordum. Reşat Nuri, Kurtuluş Savaşı Anadolu’sunun değişik yörelerini (Bursa, Çanakkale, İzmir, Kuşadası), "insanları" ve "gelenekleriyle" ele alarak "okuyucuya yeni bir ufuk" açmıştı. Nabizade Nazım'ın “Karabibik (1890)”i ve Ebubekir Hazım Tepeyran'ın “Küçük Paşa (1910)”sıyla ilk kez İstanbul dışına açılan Türk edebiyatının, cumhuriyet dönemine geçiş evresindeki çok önemli bir ilk adımdı “Çalıkuşu”.

 

ROMANCILIĞIMIZDA GERÇEKÇİ YÖNELİMİN YOL AÇICISI

Işıklar içinde yatası, İtalyan Lisesi’nde edebiyat öğretmenim Ayten Cebecioğlu, günlerden bir gün ders anlatırken, birden yerimden ayağa fırlayıp, Reşat Nuri'nin Anadolu insanının bir takım toplumsal gerçeklerini yansıtmadaki yöneliminin ilk örneği olduğunu sınıfın içinde bangır bangır söylemiştim de: “İzin almadan konuşma oğlum,” diye azarlamıştı beni. Susar mıyım hiç, sazı elime alıp: “Olur mu,” demiştim, “bu, romancılığının daha sonraki çizgisinin de ilk nüvesini oluşturur. Romanın diğer bir özelliği de, Türk edebiyatında gerçekçi yönelimin yol açıcılığını yapmasıdır. Romanın duygusal örgüsü içinde, dönemin bir takım toplumsal sorunlarına değinilmesi ve Feride'nin kişiliğinde idealist bir 'tip'in çizilmesi halkı etkilemiş, ülkücü bir kuşağın yetişmesine kılavuzluk etmiştir. Reşat Nuri, bu romanıyla, Türk edebiyatında, Ahmet Mithat'tan sonra, geniş bir okur kitlesinin kazanılmasında etkili olmuştur,” diye de bir çırpıda anlatıvermiştim. Ayten Hoca, nedense hiç bakmamıştı benden yana...


GÜNLÜK KONUŞMA DİLİNİN BAŞARILI YANSIMASI

Anadolu insanının yoksulluğu, bilgisizliği, güç yaşam koşulları yanı sıra, batılılaşma özentisi içindeki insanlarının gerçekliği, yiten değer yargıları ve kuşaklar arası çatışma... Buydu Reşat Nuri Güntekin romancılığının özü. “Çalıkuşu”nda Feride ile çizilen kadın tipi ise, o güne kadar Türk romanında işlenmiş tiplemeleri aşarak daha canlı, daha mücadeleci bir tip olarak beliriyordu.


Telefon konuşmamızdan hemen sonra oturdum, kitap karıştırdım. Eee, bir gün sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda oynanmakta olan Necati (Cumalı) Ağabeyin oyunlaştırdığı “Çalıkuşu”nu izleyecektim. Tiyatro eleştirmenleri için: “... Yapıtla, uygulamayla, gösteriyle ve seyirciyle yakından ilgilenmelidir,” diyen sen değil misin? İlgilendim işte. Gördüm ki, Reşat Nuri Bey, günlük konuşma dilini başarılı ve etkili kullanmasıyla bu kişilikleri canlı kılabilmiş. Yoğun olarak kullandığı diyaloglarla sağlam bir anlatım birliği kurmuş. “Çalıkuşu”nu günlük türü tadında yazmış.

 

OLMAZ OLMAZ DEME, OLMAZ OLMUYOR

Oyuna gittim. Gittim, izledim ve de gördüm ki, nur içinde uyusun Necati (Cumalı) Ağabeyimin oyunlaştırmasında Güntekin’in dili biraz yitmiş. Haydi, bahçe tablosunda Şenay Saçbüker, Nevzat Çankara ile söyleşirken “diyeceğim” sözcüğünü dil kayması sonucu “diyciim” olarak söylüyor, “Nişanlı muamelesi etmesin,” diye Türkçe olur mu be Abi!

 

“Olmaz, olamaz,” diyen sesini duyar gibi oluyorum, ama “Çalıkuşu”ndaki “olmaz, olamazlar” keşke bu kadarla kalsaymış. Kalmamış. Renklere ilişkin seçimlerin birbirlerini yok etmemeleri için, dekor, giysi, ve ışık tasarımcıları arasında bir uyuşma olması zorunluluğunu herkes bilir ya... Bu kere kimse bilememiş. Mustafa Türkoğlu, bu oyun için olamazcasına kötü, hatta kötü üstü bir ışık tasarımı yapmış. Seçtiği renklendirmeler ışıkta bu kadar mı duygulanım yaratmaz, şaştım kaldım! Ben, bunca yıldır bir oyunun sahneye konuluşunda, oyunun ruh halleriyle duygularını seyirciye ulaştırma yönünden bu denli etkisiz bir tasarım daha görmedim. “Işık etkilerine çevrilen renk duygusu...” Adını umutmuşum, bir üstat böyle demişti, anımsıyorum. Gene yanlış hatırlamıyorsam eklemişti de: “Renklerimi kopya edebilirler, ama renk duygumu benden söküp alamazlar.” Hiç kusura kalmasın, Mustafa Türkoğlu’nda bunların hiçbiri yok. Hesapsız kitapsız bir ön, bir de yatay ışıklama bile bundan iyi olurdu. Hani yani köşedeki elektrik tamircisinden rica etsen, mum yanınca sahneyi hafifçe aydınlatmayı, muma “püf” denilince spotları geri almayı becerirdi be Özdemir Abi!

 

MUNİSE’NİN SÜET BOTLARI

Gelelim giysi tasarımına. Giysi tasarımı Nilgün Gürkan’a ait. Nilgün Gürkan, bu işin erbabı. Al sana bir “olmaz, olamaz” daha Özdemir Abi. Giysi, hem gösteren (yani katıksız özdeklilik), hem de gösterilen (yani bir anlam dizgesi içine sokulan öğe) değil midir? Nilgün Gürkan bütün bunları bilmez mi? Bilmez olur mu? Her şeyden vazgeçtim, Roland Barthes’ın iyi bir tiyatro giysisini anlatırken: “... anlamlamak için somut ve gereksiz göstergeler oluşturulmamalı, saydam olunmalıdır,” dediğini bilmez mi? Bilir. O halde? Mevsimler değişiyor, burjuva teyze Besime’nin kostümü değişmiyor. Gündeliğe gelmiş Terzi Madam’ın elbisesi ile, aylar sonra gelinlik provası sırasında giydiği elbise aynı. Tüm hanımların eteği sarkmakta... Kısa boylu Şenay Saçbüker’i uzun tek parça giydirmek yerine, iki parçaya bölmek bence o oyuncuya ihanet! Değişik renkli tek tip botlar, elbiseler, falan... Veee köy kızı Munise’nin kahverengi süet botları(!)

 

TOMRİS KUZU’NUN DEKORU, ŞİNANAY YAVRUM ŞİNANAY!

Tomris Kuzu’nun dekor tasarımını aklıma getirmek bile istemiyorum. O platformlar ne öyle! Ya ağaca ne demeli? Bu kere de, bugüne değin seyirciyi oyundan bu denli uzaklaştıran dekora tanık olmadığımı söyleyeceğim, başka bir şey demeyeceğim.

 

Oyunu özlemle andığımız Esin Engin’in müzikleri eşliğinde sahneye taşıyan Engin Gürmen’a gelince, iyi niyetinden elbette kuşku duymam mümkün değil. Ama kendisini nesnelliğe zorlayan ve her tür değer yargısından sakınan bir sahneleme kuramında beklenmedik olan “yanlışların” kuralcı eleştirisi, Dramaturg Dilek Tekintaş tarafından yapılmamış gibime geldi. Engin Gürmen, bir gidiş çizgisine, bir bütün mantığına, sahnelemede varolduğu kabul olunan ilkelere, kısaca kimi kez üstmetin ya da sahnelemenin söylemi olarak adlandırılan şeye göre, gösterimin tutarsızlıklarını ve savrukluklarını belirlemekten kaçınmış. Tempo kaçmış, oyun üç saate yayılmış da yayılmış.

 

BU TİYATRODA OYUNCU KALMAMIŞ DA, HABERİMİZ YOK!

Kalabalık oyuncu kadrosu, bir anlamda görevini yapmakta. Gene de, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda görevli onca oyuncu arasında “Binnaz Hanım” ve “Hanım Efendi” rollerine bir diğer oyuncu bulunamaması dikkat çekici geldi bana, biraz da canım sıkıldı.

Candan Sabuncu, gene deneyimini konuşturmakta. Benim “gözbebeklerimden” biri olan Sevtap Çapan, bu kere iyinin altında. Nasıl olmuş da Müjgân ile bütünleşmemek için çabalamış anlayamadım. Filiz Kutlar, Metin Çekmez, Berna Oğuzutku Demirer, Elçin Altındağ iyiler arasında. Erkan Sever, sahneye girdiği anda üretici-sanatçı olduğunu unutmamalı, unutturmak isteyen olursa izin vermemeli. Çünkü, bilmeli ki gösterimin üretimi, gösterimin ve seyircinin aldığı hazzın bir parçasından ibaret. Kalem Şefi’nde Savaş Barutçu, kafasını neden elindeki dosyanın içine sokuyor bilemiyorum. Rejisör: “Kafanı kuma göm,” dese gömecek misin be Barutçu? Bilge Zobu: “Ah! Ne varsa eskilerde var” dedirten türden bir oyun çıkarıyor.

 

BOZMA SİNİRİNİ BE ÖZDEMİR ABİ!

Çalıkuşu Feride’de Şenay Saçbüker’i izledik Özdemir Abi. Saçbüker, benim her daim göz külhanlarım altındaki bir oyuncu. Bu kere de, Feride’ye fiziksel olarak hayat buldurmakta. Özellikle ilk bölümde çok iyi. Gövdesi ve ruhu arasında, iç aksiyonu ve dışa dönük hareketleri arasında hiç uyumsuzluk yok gibi.

 

Eveeet... Şenay Saçbüker’e sözüm yok da, bana sorarsan sen bu oyunu görme Özdemir Abi. Ne ne gerek, sinirlerini bozma!

 

Gözlerinden bûs ederim, yengemi de yanaklarından öperim.

yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.