|
Özdemir Abiciğim, sana bu satırları Arif’in
yerinden, yani Çiçek Bar’dan yazıyorum. Akşam, Dostlar Tiyatrosu’nda
“Buluşma”yı seyrettim. Bir saat yirmi beş dakika sürüyor.
Oyun biter bitmez buraya geldim.
Dostlar Tiyatrosu, Terry Johnson’un bir oyunu. Hatırlarsan
bir Terry Johnson oyununu da birlikte izlemiştik. Ahmet Levendoğlu’nun
çevirisinden “Histeri”yi… Oyun Atölyesi’nde… Işıl Kasapoğlu
yönetmişti de, Haluk Bilginer, Zuhal Olcay oyunu oyunculuk
gösterisiyle süslemişlerdi. Erick Garcin ile Selim Naşit
Özcan da vardı. Duygu Sağıroğlu sahne, Sevim Çavdar giysi
tasarımlarını yapmıştı. Cafer Yiğiter’in ışığını da pek beğenmiştik.
Bunların senin engin zekân içinde yitip gitmediğini biliyorum
da, iyi oyunlara emeği geçenleri her vesileyle anmak isteğimi
tatmin için yineliyorum.
Terry Johnson, bu kere Albert Einstein ile Marilyn Monroe’yu
bir otel odasında buluşturmuş. Marlyn Monroe… Asla unutulmayacak
bir kadın. On u anlatan ya da anımsatan kelimeler: Seksapel
Kraliçesi, Aptal Sarışın veya Sarışın Bombaydı. Bu tamlamalardan
herhangi biri söylendiğinde, vallahi hâlâ o geliyor be akla
Özdemir Abi.
MARILYN DEYİNCE…
Marilyn, örneğin benim sadece adıyla geçmiyor zihnimden.
Bir de görüntüler yansıyor hayal dünyama. Gerçek bir efsanenin
bir anısı bu yansıyan. Siyah asfaltın üzerinde bembeyaz derin
dekolteli elbise giymiş sarışın bir kadının etekleri, mazgaldan
çıkan beyaz buhara eşlik edercesine ayyuka çıkmaktadır. Sarışın
Bomba, narin elleriyle biraz masum, bir hayli şehvetli ve
de mutlu bir yüz ifadesiyle tutmaya çalışır uçuşan eteklerini.
Hafif öne doğru eğilmiş, oyun oynarmışçasına...
Hiç sözünü sakınmayan bir kadınmış Monroe. Boy boy pozları
ve olay yaratan açıklamaları her derginin kapağında, her
gazetenin dedikodu köşelerinde yer alırmış. Ve günün birinde
evlenir, balayına Tokyo’ya gider. Balayında yaptığı bir açıklama
iç çamaşırı sektöründe kısa süreli bir paniğe bile yol açacaktır.
Marilyn, gazetecilere der ki: “Size bir sır vereyim mi? Şu
anda içimde iç çamaşırı yok!” Sakın: “Hatırlamadım,” falan
deme Özdemir Abi. “Ne kadındı be,” dersen, inan bana bu gerçeğe
yengem bile kızmaz.
NE KADINDI AMA…
Kore’ye Amerikan askerlerine moral vermek amaçlı bir gezi
yapmayı hiç düşünmeden kabul eder. Hem de balayında olmasına
karşın. Ve bu gezisinde de herkesi şaşırtır. Yüzlerce askeri
görünce, “Hayatımda bu kadar erkeği bir arada görmedim” diye
sevinir ve kıyamet kopar. Zar zor çıkartırlar askerî birlikten
Marilyn’i. Tabii o yapacağını yapmıştır. Arkasında bir pantolon
ve bir de gömlek bırakmıştır. Ayaklarında postallarla, meydan
okur bir tavırla der ki: “Ben böyle de güzelim!” Ve kendine
güvenini bir kez daha ortaya koyar. Ama bir çok kişi bu davranışlarından
dolayı ona “Aptal Sarışın” lakabını yapıştırırlar. Gerçi
o kendinden emin tavrından hiçbir şey kaybetmez ve der ki;
“Freud beni tanısaydı, cinsiyet hakkındaki kuramlarını değiştirirdi.”
Başından bir çok evlilik geçmiş ömrü boyunca otuz altı
yaşında ölen Seksapel Kraliçesinin. Ama hiçbir zaman gerçek
mutluluğu yakalayamamış. Zaten evliliklerinin kısa oluşu
bunun en büyük kanıtı değil mi? Ama o, ben dahil tüm erkeklerin
rüyalarının, hayallerinin en güzel yerlerinin sahibidir.
Sakın: “Benim sahibim olmadı,” deme Özdemir Abi.
KESİN OLAN GERÇEĞİ YANSITMAZ, YANSITIRSA GERÇEK OLMAZ
Playboy’a bile kapak olan gerçek afeti-i devran Marilyn’in,
aslında çok da iyi bir oyuncu olduğunu ilk kez senden duymuştum.
“16 yıllık sinema hayatı boyunca 28 film çekmiş, ’Otobüs
Durağı’ filmi ile dramatik rollerin, ‘Bazıları Sıcak Sever’
ile de güldürü rollerinin üstesinden gelebileceğini fazlasıyla
ispatlamış bir oyuncudur o,” demiştin. Ama yine de, filmlerinden
bahsedilirken oyunculuğundan çok fiziği konuşulmuş nedense.
Bana sorarsan, haksız da sayılmaz fiziğinden bahseden eleştirmenler:
Baksana, “Niyagara Niyagara” filminde, yalnızca daha fazla
erkeğin ilgisini çekmek amacıyla kameralar önünde çırılçıplak
banyo yapan da o değil mi?
Daldım gittim işte… Johnson,
işte bizim Marily’in ile Einstein’i buluşturmuş. "İnsanoğlu, evren denilen bir bütünün parçasıdır.
Uzay ve zamanla sınırlandırılmış bir parçanın. Kişiliğinin,
düşüncelerini, duygularını, geri kalandan ayrıymış gibi algılar.
Orada söz konusu olan, bilincini etkileyen bir çeşit optik
yanılsamadır," diyen Einstein ile Marlyn Monroe… “Kel
alâka” deme. Kuralların kesin ve somut olduğu başı sonu belli
olan bir dünyadır ya klasik fiziğin dünyası. Tam bu çıkmazda
“matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında
kesin olmaz” fikri ile fiziğe başka bir boyut kazandırır
ya Einstein! İşte bu olguları iyi yakalamış Terry Johnson.
Büyük bilginin bir cümleyle özetlediği olgudan, dünyada hiçbir
oluşumun/hiçbir olayın kesin olarak gözlemlenemediği gibi,
kesin olarak ölçümlenemediği olgusuna varmış.
TERRY JOHNSON GERÇEKÇİ Mİ
Çok uzattın diyeceksin belki, ama n’olur kızma, iyi bir
gece geçirdim, bırak da seninle paylaşayım. Şimdiii… Vakit,
1953 yılında bir gece yarısıdır. New York'taki bir otelin
odasındayız. Amerikan kültür sanat hayatında büyük bir baskının
olduğu Mc Carty dönemi. Yazarlar, sanatçılar, bilim adamları
komünizm suçlamasıyla korkutuluyor. Terry Johnson, aynı dönemi
20'nci Yüzyıl'ın en büyük ikonası Marilyn Monroe ile Einstein'ın
bir otel odasında karşılaşma kurgusu üzerinden anlatmış.
Oyunda Marilyn hep aptal sarışın, seks bombası olarak anılmaktan
duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. “Ben de insanım” diyor.
Zaten bunun için de, ünlü bilim adamının odasına gelip kendisinin
aslında öyle biri olmadığını ispatlamaya çalışmakta. Gerçek
yaşamında da entelektüelliğini kanıtlamak için tiyatro dersleri
alıp, futbolcu kocası Joe di Maggio’yu terk edip, Amerikan'ın
o dönem ünlü radikal yazarı Arthur Miller ile evlenmemiş
mi?
Halit Yazıcı günün, gecenin ve gün doğuşunun bin bir ayrıntılı
rengini müthiş yakalamış. Barış Dinçel’in dekoru fevkalade.
Sadık Kızılağaç’ın giysileri, gene çok zevkli. Filiz Ofluoğlu’nun
çevirisi güzel Türkçe örneklerinden.
Genco Erkal, oyunu sahneye koyarken gene temayı iyi incelemiş.
Temayı incelerken bütün duyularını, belleğini, kişisel ve
toplumsal deneylerini işbaşına çağırmış. Geçenlerde telefonla
konuşurken söylemiştin ya, ne kadar haklıymışsın, vallahi
gene geniş bir gözlem birikiminden yararlanmış. Diğer yandan,
sürekli olarak yaşamdan yeni somut izlenimler devşirmeye
uğraşmış.
DOLUNAY SOYSERT ADLI BİR YETENEK
Senatör’de Ali Uyandıran kendisine ne sunulmuşsa almış,
değerlendirmiş, çerden çöpten arındırmış. Erdem Akakçe beyzbolcuda,
her zaman olduğu gibi gene can üflemediği, kendine mal etmediği
tek sözcük bırakmamış. Yaratıcı yorumunu yönetmenin istediğiyle
bir güzel birleştirmiş. Genco Erkal, Einstein’ı artistik
benliğinin süzgecinden geçirdikten sonra, tutmuş bu manevi
hazineyi en arkadaki seyirci koltuğuna kadar ulaştırmış.
Marilyn Monroe’yu Dolunay Soysert oynuyor Özdemir Abi.
İşte şimdi seni kızdıracağım. Kızdıracağım, çünkü söylemeden
duramayacağım. Yahu, ben bu işten biraz anlar oldum galiba,
ha ne dersin Özdemir Abi? Bu Dolunay Soysert’i önce “Cumhuriyet”
filminde Latife Hanım olarak, sonra televizyon dizilerinde
izledim birkaç kez. Omuz Omuza”da Firdevs Alparslan, “Sultan
Makamı”nda Gülsüm, “Baskül Ailesi”nde komşunun kızı olarak
dikkatimi çekti. “Aysel, senin kartın Turkcell”li reklam
filminden de anımsıyorum. Şaylan’a demiştim ki: “Bu kızda
iş var. Keşke tiyatro yapsa.” Tanrıdan iyi ki başka bir şey
istememişim Özdemir Abi. Meğer tiyatro kökenliymiş Dolunay
Soysert. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları
oyuncusuymuş. Nasıl olmuşsa olmuş, sahnede hiç izlememişim.
OYUNCUNUN YARATICI HALİ
Altın sarısı saçları, her daim şehvetini hapsetmiş gözleri,
ama istediğinde masumiyetini bembeyaz bir güvercin gibi özgürlüğe
kavuşturan ve büyüsünü hiçbir zaman kaybetmeyen ve de hiçbir
zaman unutulmayacak Marilyn’i Dolunay Soysert bir çizdi,
e vallahi görmen lâzım. Soysert’i izlerken, bir gün birlikteyken
gözlerini kısıp bana bakarak söylediklerini düşündüm. Oyuncunun
yaratıcı hali üzerine konuşuyorduk. “Oyuncunun yaratıcı hali,
beklenen bir uyarıcıya tepkisi, beklenmeyen bir uyarıcıya
olan tepkisi gibi kendiliğinden ve doğru olduğu zamanki halidir,”
demiştin. Dolunay Soysert’in yaratıcı çalışması, izleyebildiğim
kadarıyla tam bir tepki özgürlüğünü kapsıyordu.
Özdemir Abi, Çiçek Bar’da rakımı badem eşliğinde yuvarlamaktayım.
Saatte geç oldu, ama mektubumu bitirince, kalkıp bar kısmına
geçeceğim. Bir sürü tiyatrocu falan var barda. Özellikle
Soysert ile ilgili düşüncelerimi onlara da aktaracağım. Derken,
yanıma senin pek haz etmediğin “tek dişi kalmışgillerden”
olan o eleştirmen gelecek. “Ne diyorsun, ne diyorsun sen,”
diye her zamanki gibi soracak. “Anlayanlar anlamayanlara
anlatsın,” diyeceğim. Hesabımı ödeyeceğim, evime gideceğim.
Şu güne kadar vermediğimiz hesap kalmadı be Özdemir Abi.
Öperim, yengeme de selam ederim.
yazar@tiyatrokeyfi.com |