TRAJİKOMİK BİR İKTİDAR OYUNU:
“BELDEN AŞAĞI VURMAK”


Üstün Akmen

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Amerikalı yazar Richard Dresser’in Nihal Geyran Koldaş tarafından “Belden Aşağı Vurmak” olarak dilimize kazandırılan oyununu sahneliyor. “... olarak dilimize kazandırılan” derken elbette serzenişim var. Bu oyun bültenlerine, neden eserin özgün adını da yazmazlar, şu yaşıma geldim, bir türlü anlayabilmiş değilim.

KARAKTERİMİZİN BİZİ TANIMLAMASI

Oyun başlamadan önce, broşürün arka kapağında: “Dünya bir hapishane ise koşullar gayet iyi, değilse felaket” ünlemini görünce önce irkildim. Yok, ünlemin anlamını anladım anlamasına da, bu çeviriyi Nihal Geyran Koldaş’ın yaptığına asla ve “kat’a” ihtimal veremedim. Oyunun çevirisi de böyleyse vah bize, vahlar bize dedim (içimden).

 

Oyunu izlerken aklıma şey geldi. Hani bir üvnseritnede ypalaın arşaıtramya gröe, kleimleirn hrfalreiinn hnagi srıdaa yzalıdkılraı ömneli dğeliimş. Öenlmi oaln brincii ve snonucnu hrfain yrenide omlsaımyış. Ardakai hfraliren srısaı krıaışk oslada ouknyuorumş. Çnükü kleimlrei hraf hraf dğeil bri btüün oalark oykuorumuşz. Hah, hah, haaa! Bakın nasıl da düzgün okudunuz değil mi! İlginç olduğunu da kabul buyurun lütfen. Dilerseniz bir de deney yapalım. Kendinizi bir cümle olarak düşünün. Hatta kafanız karışıksa, yukarıdaki cümle olduğunu varsayın. İlk ve son harfleri karakteriniz olarak kabul edin. Aradakiler ise, düşünceleriniz, duygularınız, bilgileriniz, sözleriniz olsun. Aradakiler ne kadar değişse, ne kadar karmaşık olsa, baştakiler, yani karakterimiz bizi tanımlıyor! İşte mesele de burada!

 

MESLEKİ REKABET BU KADAR MI ZOR

Yönetmenin broşür için yazdığı kısa bir yazı var. Richard Dresser’in oyununun mesleki rekabet ve tatmin olma girişimleri üzerine olduğunu söylüyor orada. Oyun da zaten adları genellenmiş kahramanlar arasında geçmekte. Umut dolu başlangıçlar... başlangıçlar... başlangıçlar... Aklımdayken söyleyivereyim, ben de umut dolu başladığım şimdiki işimden ayrıldım. Belki, bu durumumun da etkisiyle oyunun beni pek bir silkelediğini itiraf etmeliyim. Öyle ya!.. Bu işime de, şu yaşımda isteklerimi dizginleyip, kişisel komplekslerden kendimi arındırarak, sadece hedeflerimi kuşanarak başlamıştım, ama bu kere olmadı. “Mesleki rekabet, tatmin olmak, tatmin etmek bu kadar mı zor be” diyesim geliyor ya, neyse! Kimine zor geliyor, ne bileyim, işte öyle bir şey...

 

BAŞLANILAN NOKTAYA DÖNÜŞÜN ACI PARODİSİ

Nerede olduğu, ne ürettiği belirsiz bir işletmede iki memur ve bir amir arasında oynanan trajikomik bir iktidar oyunu bu oyun. Kendine, başkalarına, topluma güvensizliğin insanı ittiği saçma durumlar... İnsanların kariyer uğruna neler yapabileceklerine dair, iş yaşamını sorgulayan iyi bir örnek. Başlanılan noktaya bir başka biçimde varışın acı bir parodisi de diyebiliriz. Belki de, tanrısal düzeyde yaşanan arkaik trajedinin modern bir anlatımla reddi.

 

Ergün Işıldar ’ın oyun broşürüne yazdığı önsözden kendisinin Kierkegaard’ın “Ekstatik Söylev”inden yola çıktığı anlaşılıyor. Helal olsun, iyi yakalamış. Sonucu ne olursa olsun, giriştiğimiz her işten pişman oluyoruz. Doğrudur, yakalanmış bir balık, kovaladığımız balık olmaktan çıkıyor. Pişmanlık yaşamamak için, yürümeden önce durmasını bilmemiz; önümüzden geçip gidenler arasından seçebilmesini öğrenmemiz gerekiyor. Bilmezsen, öğrenmezsen n’olur? Neler olmaz ki!

 

SOYUT DÜŞÜNMEYE KARŞI SOMUT DÜŞÜNÜŞ

İşi biraz deşeyim. “Varoluş, somut, öznel ve uyanık insanın yaşamıdır." İnanır mısınız, bu oyunu izlerken Kierkegaard’ın varoluş derken ne anladığını daha iyi “anladım”.

 

İlkin soyut düşünmeye karşı somut düşünüşe yöneliş...

 

Soyut düşünmede varoluşla ilgili kaygılarıyla birlikte tek kişinin unutulmuş olması...

 

İkincil olarak nesnel düşünceye karşı çıkış...

 

Nesnel düşüncede kişisel tutkunun, sevgi ve nefretin, ilginin, kısacası her içten olan şeyin öldüğüne inanış...

 

Neyse, uzatmayayım. Özet olarak: "Yaşamını boşuna harcama, günlerini öldürme, uyku içinde geçirme, uyan ve insan ol" düsturu.

 

KARARTMALARA İTİRAZIM/IZ VAR

Oyunun dekor-kostüm tasarımlarını yapan Sabahat Çolakoğlu’nu soracak olursanız, Hanrahan ile Dobbitt’e neden bedenleriyle uyumsuz ölçülerde kostümler giydirdiğini doğrusu anlayamadım. Herhalde bir bildiği vardır. Bir de, Hanrahan birinci perdede: “... pencere kapanmıyor,” diyor, ben oyun boyunca pencere nerede, göremedim. Bunların dışında tasarımları kötü değil. Mertold Salt’ın müzik tasarımı iyi. Müziğin atmosferi kimi zaman tam bir akustik dekora dönüşüyor, birkaç nota eylemin yerini belirtiyor. Ersin Aşar’ın efekti mükemmel. Oynanan oyunla ışığın ilintisi, eylemleri desteklemek, vurguları ortaya çıkarmak, ritme yardımcılık etmek açısından önemliyse İlhan Ören’in ışık tasarımını başarılı saymak olası değil. “Black out”lar tempoyu önemli oranda düşürüyor. Bana sorarlarsa, “black-out”lar derhal düzeltilmeli. Nihal Geyran Koldaş’ın çevirisi iyi üstü.

 

ERGÜN IŞILDAR’ DA, OYUNCULAR DA KUTLANMALI

Ergün Işıldar, kutlanası bir çalışma yapmış. Tüm dikkatini toplayarak oyunun canlandığını, hareketlendiğini görmüş, oyuncuları yönetmeye başlamakta fazla kişisel davranmamış. Erhan Abir, Merkin’i iyi incelemiş ve iyi çözümlemiş. Merkin’in acizliği, yüzsüzlüğü, yüzsüzlüğü hiç çekinmeden göze alışı Erhan Abir’in yorumunda çok belirgin. Can Başak, Hanrahan’ın duygularıyla, bu duyguların anlatım yöntemlerini pek güzel belirlemiş. Can Başak’ı, rol aldığı her oyunda sesi ve hareketiyle daha ilk adımda rolüne girmesiyle tanıyıp belleyebiliyoruz artık. Hanrahan’ın iktidara yakınlığı kadar uzaklığını, güçlülüğü kadar güçsüzlüğünü, katılığı kadar duygusallığını nefis dengelemiş. Sezon be sezon kendini aşan Yıldıray Şahinler, içindeki istek öğesini heyecanlanmak eyleminden başarıyla ayrıştırmasıyla gene öne çıkmakta. Dobbitt, Yıldıray Şahinler’de tam olması gerektiği kadar. Ne eksik, ne de fazla.

 

Özetlemem gerekirse “Belden Aşağı Vurmak”ı, sezonun kesinlikle iyi oyunları arasında. Ödül kurumlarının seçici kurul üyeleri umarım gerçeği görmüşlerdir. “Umarım”, diyorum, hani pek çoğunun görmemeleri olası. Bu arada, oyundan çıkarken aklıma geliveren bir fıkrayı, sizlere de anlatmadan geçmek istemiyorum. Belki bilirsiniz, hani Sokrates ve eşi bir türlü geçinemez, gürültüsüz patırtısız bir gün geçiremezlermiş. Hatun, bir gün Sokrates’e gene vermiş veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Sokrates’te çıt yok!.. Delilenmiş, bir kova suyu alıp, Sokrates’in başından aşağıya boca edince, Sokrates kendi kendine mırıldanmış: “Bunca gök gürültüsünden sonra, zaten bir sağanak bekliyordum.”

 

Ne yalan söyleyeyim, ben de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında bunca patırtı gürültüden sonra “çok” iyi bir oyun bekliyordum, dahası sabrımla bunu hak ettiğime inanıyordum. Kesinlikle…

yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.