|
Şeyh Bedrettin 1420 yılında Serez çarşısında
asıldı. Onu; resmi tarih, iktidar olmak için başkaldıran
bir isyancı, Anadolu halkı ise, Dede Sultan namıyla birlikte
bir kahraman olarak tanımladı. Şair Nazım Hikmet, onu unutulmaz
dizeleriyle Anadolu halkının yüreğine, bugününe ve yarınına
yazdı.
Buraya kadar tamam. Gel gelelim, Şeyh Bedreddin hiç kuşkusuz,
Osmanlı tarihi açısından tam bir bilmece. Asıl adı Mahmud
olan Bedreddin’in babası İsrail, bir Osmanlı emiri, bir gazi
ve de 1361’de Edirne fethedildikten sonra ele geçirilen Dimetoka’ya
bağlı Simavna veya Samavna denilen beldenin de ilk kadısıdır.
Burada kadılık yaparken oğlu Mahmud dünyaya gelir ve adına
İbn-i Kâdî Simavna veya Simavna Kadısı oğlu denir. Eğitimini
Kadızâde-i Rumî ile birlikte onun babasının yanında yapar
ve sonra da Kahire’ye giderek, başta Seyyid Şerif Cürcânî
olmak üzere dönemin büyük bilim adamlarından dersler alır.
Kahire’de inzivada olan Hüseyin-i Ahlâti’den tasavvuf öğrenir
ve Timur’un huzurunda yapılan bir bilimsel tartışmada İslam
bilimine olan bilgisini kanıtlar. Bu arada, Tebriz ve ilim
merkezi Kazvin’e uğrayan Şeyh, orada “bâtinîlik” fikirlerinin
etkisinde kalır. 1397 yılında, şeyhi Hüseyin Ahlâtî’nin vefatı
üzerine onun yerine geçer. Daha sonra Anadolu’ya gelir ve
sonuçta, özellikle İslam Hukuku konusundaki uzmanlığından
dolayı Sultan Musa’nın Kazaskerliğine tayin edilir. Sultan
Musa dışlanınca, Şeyh Bedreddin çoluk çocuğuyla beraber,
1000 akçe maaşla İznik’e getirilir ve gereken saygı gösterilmekle
beraber, göz hapsinde tutulur. Börklüce Mustafa denilen ve
Dede Sultan diye de bilinen alevi dedesinin isyanı, onu Torlak
Kemal’in izlemesi ve Şeyh Bedreddin’in de bunlarla olan ilişkisi,
Şeyh’in gizli bir şekilde Rumeli’ye geçmesine, Eflak Beyine
sığınmasına ve sonuç olarak, ortaya çıkan bu Alevi isyanının
reisi gibi görünmesine yol açacaktır.
Tarihçiler karşımıza bir kaç Şeyh Bedreddin çıkarmakta: Birincisi, Sünni-Hanefi
İslam Hukukçusu ve eserleri bilginlerce yıllar boyu ders kitabı olarak okutulan
ve Musa Çelebi’nin Kazaskeri olan Şeyh Bedreddin’dir. İkincisi, İslam’ın
temel esaslarını yadsıyan, Simaviler diye bilinen müritleri namaz ve oruç
gibi İslam’ın kurallarından habersiz bulunan ve en önemlisi de “vahdet-i
mevcud”cu bir Şeyh Bedreddin’dir. Üçüncüsü, doğaüstü gücü olan “mutasavvıf”
bir Şeyh Bedreddin; dördüncüsü ise, toplumda karışıklık çıkaranların lideri
olan, aslında Alevi olmadığı halde, Anadolu’da başkaldıran Alevilerin başı
haline gelen ve şeyhliği Şahlığa değiştirmek isteyen devrimci Şeyh Bedreddin’dir.
Tarihçiler genel olarak, Şeyh Bedreddin’e ait gibi görünen
bu kişiliklerden birincisini ve dördüncüsünü birleştirmekte…
Yani Şeyh Bedreddin, büyük bir İslam bilginidir; alevi değildir;
Kazvin’de “bâtinîlik”den etkilenmiştir; Osmanlının kargaşa
döneminde Alevilerin ve hatta Alevilerin de kabul edemeyeceği
“vahdet-i mevcud”cu inanışı benimsemiş ve asılmıştır.
Mehmet Akan, fevkalade tartışmalı, ama tarihimizin belki
de en çarpıcı kimliklerinden birinin yaşamını, taaa 1980’de
AST’da “Hikaye-i Mahmud Bedreddin” başlığıyla oyunlaştırmıştı,
anımsarım. Aynı oyun, şimdilerde İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda
kısaca “Bedreddin” olarak oynanmakta. Mehmet Akan, Şeyh Bedreddin’i
büyük bir bilim adamı, farklı düşünceleriyle çağdaşlarını
derinden etkileyen bir Türk aydını olarak ele almış. “İdam
fermanı”nın, Moğollar’ın 15. yüzyılda Osmanlı Devleti’ni
parçalayan istilası sonrasında, saltanat çıkarlarına ve bağnazlığa
karşı duruşu nedeniyle verildiğine inanmış. Efesli Heraklitos’un
“her şey devinir; her şey değişir” diyalektiğini bin yıllar
sonra aynı coğrafyada dillendiren Bedreddin’i fildişi kulelerinde
yaşayan aydınlarla halkla bütünleşmeyi seçen aydınlar çatışmasının
sembol kişisi olarak sunmuş.
Şimdi, ben tarihçi değilim, metnin özgünlüğünü değerlendiremem,
iyisi mi anladığım işe geleyim: Mehmet Akan, geleneksel kültürümüzün
meddahlardan, halk ozanlarından, Alevi-Bektaşi ritüellerinden
beslenen danslarla ve müzikle oyunu sahneye başarıyla taşımış.
Timur Selçuk’un müziğini, Alev Akçın’ın dans düzenini ayağa
kalkıp, öyle alkışladım. Yakup Çartık’ın ışık tasarımının
oyuna güç kattığını söyleyeceğim, ama dekor/kostüme gelip
takılıyorum.
Dekor – Kostüm, Metin Deniz ile Ali Cem Köroğlu imzasını
taşıyor. Bu iki önemli imza yan yana gelince de, seyirci
ister istemez daha titiz bir çalışma bekliyor. Dekor dediğin,
çevre düzeninden öte geçseydi diyor. Bu oyun panoyla, fonla
olamaz diye düşünüyor. Kostümlerdeki Yunan-Mevlevi karışımını
yadırgıyor. Hele hele, birinci bölümdeki kalkan yerine kullanılan
hasır sepet kapaklarını, kılıç yerine sallanan oklavaları
anlamıyor.
Oyuncu kadrosu tümüyle iyi. İçlerinden Mahmut Gökgöz, Hakan
Vanlı birkaç adım öne çıkmakta. Oya İnci, Prenses’e fiziksel
olarak daha iyi bir hayat kazandırabilirdi diye düşünüyorum.
Hüseyin Ahlati’de, Arif Erkin Güzelbeyoğlu isteneni istenildiği
gibi verememiş. Burak Şentürk, Mehmed Çelebi’de o kadar değil,
ama Prens’de iyi. Angeliki/Melek’te Simay Küçük, gözlerinin
ve yüzünün incelikli ifade araçlarından olabildiğince yararlanarak
dikkat çekmekte. Müeyyed’de Canberk Uçucu, canlı fiziksel
ve psikolojik yönelimleri nasıl oluşturacağını bilmiş. Zakir’de
Ercüment Serpil ve de özellikle Zakire’de Ece Okay çok iyi.
“Bedreddin”, Mehmet Akan’ın gelenekselden özgün bir biçim
ve öz çıkabilir inancı doğrultusunda, gelenekseli çağdaşlaştırma
uğraşı açısından da ilgiyle seyredilmesi gereken bir oyun.
Varın, seyredin derim ben…
yazar@tiyatrokeyfi.com |