İÇ İÇE KULLANILAN İMGELER, FANTEZİLER, DÜŞ ÖZLEMLERİ: “AŞK DELİSİ”
Üstün Akmen

Sen ne bilgili bir “Adem”sin be Özdemir Abi!.

Vallahi, her geçen gün sana olan hayranlığım biraz daha artmakta. Hani geçen gün telefonda Sam Shepard’dan bahsederken, hakkında: “Ne zaman Bush soyadlı bir başkan Irak'ı işgal etse, buna karşılık o bir oyun yazar” denildiğini bana söylemesen, Shepard ile ilgili cehaletim sürecekti. “Amerikan tiyatrosunun rahatsız, yaramaz kovboyuna yazar olarak kendini zorlamak yetmez,” demeni de not etmişim. Gerçekten de ilginç bir yazar Sam Shepard. Remzi’den, Dost’tan çıkan kitaplarını aldım, okumaya başladım. Gerçekten de Shepard'ın oyunları birer başkaldırı ayini gibi. Kitapların birinin tanıtımında belirtildiğince, estetik şarapnellerle seyirciyi sürekli ateşliyor. Çağdaş yaşamın kendisinde olduğunca, bir Shepard oyununda da dehşetin nerede bitip, şakanın nerede başladığını kavrayamadım.

Mehmet Ergen var ya Mehmet Ergen… Hani, Londra'da Arcola Tiyatrosu'nun kurucusu ve genel sanat yönetmeni unvanı ile İstanbul’a dönen Mehmet Ergen. Hatırlarsın canııım… Hani: “… Üstün Akmen’in tek bir cümlesini anlamıyorum. Büyük bir zarar Türk tiyatrosuna… “ dediydi. Hani, geçtiğimiz yıl, birçok önemli tiyatro oyunu sahneye koydu, hakkında çok söz edildi ve ülkemiz tiyatrosu açısından bir anlamda umut ışığı oldu. İşte o adam.

Mehmet Ergen, İstanbul'da yaşadığı yıllarda Bilsak Tiyatrosu ile çalışıyormuş ve Londra'ya 1988 yılında merak etmiş gitmiş. Sen misin giden! Önce beş yıl kalmayı programlamış, ancak kariyerinin bu beş yılda hızla yükselişi nedeniyle İstanbul'a dönüşü on beş yılı bulmuş. İşte o Mehmet Ergen, “Yeni Kuşak” adı verilen bir oluşumla, Akbank Kültür ve Sanat Merkezi Prodüksiyon Tiyatrosu’nda perde açmaya başladı. Mehmet Ergen, repertuarını, oyunlarını son 10-20 yılda yazılmış, ancak ülkemizde tanınmamış yazarlardan oluşturacakmış. Türk seyircisiyle ilk kez buluşan Sam Shepard’ın “Aşk Delisi - Fool for Love”ının gala öncesinde Mehmet Ergen, bu oyunun Londra’da National Theatre’da, New York Broadway’de, Avignon Festivali’nde defalarca perde açtığından söz etti. “Yeni Kuşak”ta dinamik ve genç bir kadro ile dünya tiyatrosunun en çarpıcı, en yeni ve en cesaretli metinlerinin yanı sıra, Türk tiyatrosunun yeni seslerine de olanak verileceğini söylerken, gözlerinde inan şimşekler çakıyordu.

Oyun başladı. Lise yıllarında fevkalade saf ve masum duygularla başlayan bir aşkın, giderek zıvanadan çıkarak olanaksızlaşması… Konusu buydu oyunun. Konusu buydu, buncacıktı, ama işte cücük konuyu alışılmadık bir tiyatro diliyle seyirciye aktarıyordu. Hem gerçek, hem de gerçek üstü öğelerle yoğrulmuştu ve müthiş bir kurgusu vardı oyunun. Bazı oyun karakterleri, ayrı zaman ve mekan dilimlerinde olmasına rağmen aynı sahnede yer alarak oyunun akışını değiştirdi. Karakterlerin birbirleriyle ilişkilerinin ne olduğunu, oyun boyunca tam olarak tahmin edemedim. Bu karakterler, yazarın dahiyane kurgusuyla oyunun sonunda bir araya geldi, beni oturduğum yerde şöyle bir silkeledi Özdemir Abi.

Biraz Cehov biraz İbsenvari atmosfer, Amerikan dekoru, gerçek ve gerçeküstü imgelerin iç içe kullanılması, fanteziler, anılar, gerçekleşmemiş düşler, tutkular, takıntılar, geçmişe özlem, mistisizm Shepard'ın kendine özgü damgalarıydı. Eddie (Serhat Tutumluer) de, May (Esra Bezen Bilgin) de, Martin (Cengiz Bozkurt) de, köşede oturan yaşlı adam da (Oktay Sözbir) belirgin biçimde Amerikalıydılar, ama Amerikan kültürü her yere, özellikle ülkemize iyice yayılmış olduğundan olsa gerek, Shepard'ın kişileri de her yerde rastlayacağımız kişilere, içimizde, bizden birilerine dönüştü.

Naz Erayda, ilgi çekici ve doğru bir dekor tasarlamış. İç görünüşü, seyirciler daha salonda yerlerini almaya başladığında, göze bir şeyler sunacak biçimde hazırlanmış. Biraz sonra başlayacak olan oyunda, seyircilerin sahne üzerinde olup biteni seyretmelerini sağlamak üzere, ortadan kalkacak dördüncü duvarı da hesaba katmış. Gene Naz Erayda imzasını taşıyan giysiler toplumsal konumu, dönemi, tarzı, kişisel yeğlemeleri belirgin biçimde ortaya koyar nitelikte. Oyuncuların bedenleri giysileri taşıdığı kadar, giysiler de bedenleri taşır olmuş. Mor ve Ötesi ‘nin müziği sahnelemeye kesin olarak yarar sağlarken; Yakup Çartık’ın ışık tasarımı, teknolojik inceliklerden “bihaber” sıradan bir seyirciyi bile, ışık dramaturgisini kavrayabilir duruma getirebilir başarıya erişmiş. Konservatuar hocaları, ışıkların yerini ve ışık kaynaklarının dağılımını gözlemlemeleri açısından, bakalım bu oyunu izlemeleri için öğrencilerini zorlayacaklar mı. Özdemir Abi, sen görmüyorsun, ama bu satırları yazarken Emre Ergen’in ses tasarımı için elimle “mükemmel” işareti yapıyorum.

Mehmet Ergen, oyunu akıcı bir Türkçe ile, özenle seçilmiş sözcüklerle dilimize kazandırmış. Sahneye koyarken de “tiyatromsu” olan her şeyden tiksinerek kaçmış, kaçınmış. Seyirci topluluğunun birleşik tepkisini sağlamış. Seyirciyi düşündürtmeden, bütün olanı biteni zorunluymuşçasına aktarmış. Hiçbir şeyi zorlamamış. Hiçbir jesti, hareketi, vurguyu birbirine karıştırmamış, dolayısıyla karıştırılmasına da izin vermemiş. Böylece, rejisör olarak karşı konulmaktan ya da bilinçli olarak soruların hedefi olmaktan kurtulmuş. Bana eleştirebileceğim tek olgu olarak, kapıların abartılı kapanmasını bırakmış.

Oyunculardan Oktay Sözbir neden televizyon dizisi “Bizimkiler”i aşamıyor, anlayamıyorum. Serhat Tutumluer Eddie’nin ne istemesi, sonra da bu istek uğruna ne yapması gerektiğini iyi kavramış. Cengiz Bozkurt, Martin’in fiziksel varlığını yaratma yönteminin niteliğine şaştım, doğrusu sırrını merak ettim. Cengiz Bozkurt’u, oyundan sonra, senin adına da kutladım Özdemir Abi. Benim büyütecim altındakilerden Esra Bezen Bilgin ise, bu oyunda da bana keyif, umut ve şevk verdi. Bu kızımızı hiç izledin mi bilmiyorum, ama yanıtın “hayır” ise, sana en kısa sürede izlettireceğim. Bana yüzde yüz hak vereceksin, inanıyorum. Esra Bezen Bilgin, en sıradan fiziksel aksiyonu sahnede icra ederken, onu kendi itkileriyle uyum içinde, her türden hayali kurgu, önerilmiş durumlar ve “eğerler” yaratarak besliyor.

Mektubuma burada son verirken, gözlerinden öperim Özdemir Abi, yengeme de selam ederim. Haa! Bir dakika… Bu mektubum hoşuna gidecek biliyorum. Türk tiyatrosunun İstanbul kesiminde iyi şeyler oluyor diye haber aldıkça pek bir göneniyorsun. Biliyorum, bu mektubu alır almaz telefona sarılacaksın ve: “Be adam, bu mektubu tiyatro değerlendirmesi haline dönüştürüp ‘Tiyatro… Tiyatro…’ dergisinde yayımlasana,” diyeceksin. Ola ki üç beş kişi okur, oyuna gider, iyiden nasiplenir diye düşüneceksin. Biliyorum başıma geleceği, ama n’apayım ki “peki” diyemeyeceğim. Neden mi? Hani, geçen yılın mart ayının başlarında Mehmet Ergen, ışıklar içinde yatası Şehnaz Pak ile yaptığı söyleşide: “… Üstün Akmen’in, tek bir cümlesini anlamıyorum. Büyük bir zarar Türk tiyatrosuna. Böyle olmaz bu iş. İçerik biçim çelişkisi falan...” demişti ya, neme lâzım Türk tiyatrosuna zarar falan veririm diye korkuyorum. İşte onun için yayınlamıyorum.

Şaka, şaka… Mehmet Ergen’i kızdırıyorum.

Sen ne bilgili bir “Adem”sin be Özdemir Abi!.

Üstün Akmen

yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.