|
Sevgili Özdemir Abi,
“Ağır Roman”ı bilirsin, Türk
yazınında gerçekten farklı bir yeri olan, özgün, hatta
türünün tek örneği de denebilecek, kentin bilinen bölgelerinin
değil, Anadolu'dan göç etmişlerin, Ermenilerin, Rumların,
Çingenelerin yaşadığı Dolapdere'de başlayıp biten bir İstanbul
romanıdır. 1990 yılının Nisan ayında yayımlandığında ortalığın
karıştığını dün gibi anımsıyorum. Yapıtı okurken karşıma/karşımıza
öncelikle bir dil sorunu çıkmıştı. Hatta, kitabın adından
başlıyordu bu sorun. "Ağır
Roman" zorlu, okunması güç bir roman anlamında değil,
çingene havasının ağır bastığı müzik türü olarak kullanılıyordu
kapakta. Baştan sona argo sözcüklerle yazılmış bir kitaptı
ve bu tür kitabı anlamak biraz çaba istiyordu. Çaba gösterenler,
romanı sevdi. Metin Kaçan bu ilk kitabında, Anadolu'dan
göç eden bir ailenin öyküsünü anlatıyordu. Arka planda kabadayılar,
eşcinseller, travestiler, hayat kadınları gibi birçok kişilik,
bizzat kendilerinin koyduğu yasalarla yaşamlarını sürdürmekteydi.
“WEST SIDE STORY” UNUTULUR MU HİÇ
“Ağır Roman”ı okurken ister istemez, yayınlandığında bazı
eleştirmenlerce çağdaş Romeo-Juliet öyküsü olarak değerlendirilen
Arthur Laurents’in “West Side Story”sini anmıştım. Manhattan'daki
beyaz gençlerle Porto Rikolu göçmen gençlerden oluşan çeteler
arasındaki kavgayı ve bu iki karşıt çete üyelerinden Tony
ile Maria arasındaki ırk tanımayan aşkı anlatan ünlü roman,
sanırım benim kuşağımdan herkesin belleğindedir. Yapıtı Can
Yücel'in nefis çevirisiyle okumuştuk ve iki farklı etnik
kökenden gencin bu sarsıcı aşk öyküsüne takılmamızın yanı
sıra, Tony ile Maria arasındaki aşka karşı çıkan yoz Amerikan
kültürüne kendimizce başkaldırmıştık. 1960’ların ilk yarısında
izlediğimiz Jerome Robbins – Robert Wise’ın yönetiminde,
Natalie Wood ve Richard Beymer’li filmi, o filmin Bernstein
tarafından yapılan, özellikle de hâlâ dillerdeki o ünlü uvertürünü
ve diğer müziklerini, hangi insafsız beyin unutabilir ki!
ROMAN, FİLM, DANS TİYATROSU, ŞİMDİ DE TİYATRO OYUNU
Bu arada, mutlaka anımsayacaksın, “Ağır Roman”ın filmi
de yapıldı. Filmi, Mustafa Altıoklar 1997’de çekti, Okan
Bayülgen, Müjde Ar, Mustafa Uğurlu, Savaş Dinçel, Burak Sergen,
Sevda Ferdağ, Serra Yılmaz ve daha nice oyuncunun rol aldığı
filmde, yanılmıyorsam Uğurlu ile Ferdağ 1998 yılında yapılan
35. Antalya Film Şenliği’nde yardımcı oyuncu ödülleri ile
değerlendirildiler, ama bana sorarsan Özdemir Abi, film pek
bir şeye benzememişti. Benzememişti, çünkü kafamda hep “West
Side Story” gibi sıcak, tempolu bir “Ağır Roman” tasarlıyordum
da ondan belki...
“Ağır Roman”ı İstanbul Devlet Opera ve Balesi de 2002’de
dans tiyatrosu biçeminde, müziğini Fahir Atakoğlu’nun, librettosunu
Aysun Aslan’ın yazdığı biçimde yorumladı. Oldukça başarılı
bir çalışmaydı. Uzun süre sahnelendi. Hatta bu sezon açılışında
da birkaç kez oynandı.
GALA GECESİ AYIP ETTİM
Bu sezon başında Küçük Sahne Sadri Alışık Tiyatrosu’nun
aynı işe soyunmakta olduğunu duymuştum. Davetliydim, kalktım
galasına gittim. Keyifsiz bir günümdü, biraz da rahatsızdım;
gala kalabalığı, sigara dumanı, oldukça forte icra edilen
müzik derken, kendimi oyunun yarısında dışarı attım. Biliyorum,
kızacaksın Özdemir Abi, bu davranış biçimini bana yakıştıramayacaksın,
ama bunu yaşamımda galiba ilk kez yapıyordum, doğrusu utandım.
Günlerce içim içimi yedi, nitekim haftasına kalmadı, oyunu
en başından yeniden seyrettim. Gala gecesi, birinci bölümde
Tina rolünde Özlem Savaş’ı izlemiştim, ikinci gidişimde Şehnaz
Çakıralp’i sahnede görünce şaşırdım. Meğer gala gecesi
“iş kazası” sonucu ayağı kırılmış Özlem Savaş’ın,
yerine alelacele Çakıralp yetiştirilmiş. Özlem
Savaş’ı “Müdüriyet”de ziyaret edip, “geçmiş olsun” dedim.
ERDENK NASIL SAHNELEMİŞ
“Ağır Roman”ı Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
Oyunculuk Bölümünde görevli öğretim üyesi Barış Erdenk sahneye
taşımış; kültür metropolünün tam ortasında, ama çok uzağında
yaşanan farklı bir atmosferin insanlarını, bir semtte yaşanan
büyük dramları, büyük tutkuları ve büyük acıları romandan
yola çıkarak anlatmaya çalışmış. Gıli Gıli Salih ve kendisi
gibi sistemle uyum sağlayamayan ailesi etrafında dönmekte
olan olay örgüsünü kısa tablolarla, sanki sinema filmindeki
sekanslara (biraz da fazla) bölerek işlemiş. Romanda ayyaş
olan Berber Ali’yi “namus düşkünü” olarak tanımlamış, Ali’nin
kendi koyduğu kurallarla ailesini yaşatmaya çalışırken, her
birinin ayrı tutkular beslemesine ve kaderlerini bu yönde
geliştirmelerine engel olamamasını, ancak yaşanan tüm huzursuzluklara
ve öykünün tüm trajik yanlarına rağmen, yaşadıkları yerin
ortak özelliği olarak ne pahasına olursa olsun doyasıya eğlenmeyi
ön plana çıkardıklarını esas almış. Romana sadık kalmış,
ama sanırım yazarının da izniyle fazla bağlanmamış. Kafasındaki
oluşuma hangi karakterler uygunsa onu seçmiş, gerisini silmiş
atmış ya da geride bırakmış.
Hal böyle olunca, olaylara Gıli Gıli Salih ve ailesinin
yaşadıkları açıdan bakmak zorunluluğunu doğurmuş. Doğurmuş
da, beni, ne yalan söyleyeyim, hiç mi hiç rahatsız etmedi.
Bir de, olabildiğince inandırıcı son, doğrusu özel alkışı
hak etti.
BİR OYUN, NASIL KISA TUTULUR
Kolera Mahallesi’nin berberi (Cezmi Baskın), karısı
İmine (Gülsen Tuncer), oğulları Salih (Kerem Alışık)
ve Reco (Emre Törün)... Sert mizaçlı, her fırsatta
ailesini hırpalayan, Eleni (Hülya İniş) ile de kırıştıran,
alkole düşkün bir baba... Kocasının yüreğine saldığı korku
ile kafasını kapıdan dahi uzatamayan İmine... Barış Erdenk,
bu karakterleri bilerek isteyerek öne çıkarırken, tüm karakterleri
de birer birer incelemiş; Reis (Hüseyin Elmalıpınar),
Arap Sado (Nihat Nikerel), Puma Zehra (Meral Oğuz)
Gaftici Fethi (Devrim Saltoğlu), Reco (Emre Törün)
Tilki Orhan (Ruhi Sarı) gibi karakterleri harekete
çevirmiş. Ammmaaa... Kusura bakma Özdemir Abi, eleştirmeden
duramayacağım. Oyunu fazla uzun tutmuş. Tina’yı da (Şehnaz
Çakıralp) pek işlememiş. Haaa, bir de, madem ki elinde
darbuka, klarnet, tombalacı, ayakkabı boyacısı var, “black
out”lar ne demeye onlarla geçilmez? Bilinmez.
OYUNCULARIN BAŞARISI
Zerrin Akdenizli, Özkan Nohut, Meltem Akşiray, Ebru
Turgut, Şebnem Batıbay beşlisinin uyarlaması iyi. Dekor
da Barış Erdenk’in ve hiç de kötü değil. Seyirciye
Kasımpaşa’nın Kolera Sokağı’nı, Küçük Sahne’nin podyumla
büyütülmüş sahnesinde, neredeyse birebir veriyor. Çolpan
İlhan’ın kostüm tasarımları, Çolpan İlhan markasını
taşıdığını belli eder nitelikte, Çolpan İlhanca... Harun
Özden’in ışığında kimi kusurlar saptamak olası. (Özdemir
Abi, merak etme, elbette huzmelere giremeyen oyuncunun
kusurunu Harun Özden’e yükleyecek değilim.)
Oyuncuların tümü, neredeyse kusursuz diyebileceğim ölçüde
yeteneklerini sergilemekte. Eda Altın da, Duygu
Yılancı da, Sarp Apak da, Ayfer Sarıkaya da, Nurhan
Törün de, Onur Pelister de, Senar Özakıncı da, Cem
Aksakal da, Yaşar Döven de, Coşkun Lekesizgöz de
kendilerinden istenileni çok iyi anlamışlar ve veriyorlar.
Hepsinde kıvılcım var. Aralarında Reis’in yardımcısında Taylan
Ertuğrul, Pezo’da Serhat Yiğit dikkat çekmekte. Şehnaz
Çakıralp, kısa sürede hazırlanmasına karşın iyi. Rum
şivesi biraz aksıyor, ama olacak o kadar. Nihat Nikerel ve Hüseyin
Elmalıpınar rollerine fizik olarak da uymuş, rolleriyle
uyum da sağlamışlar. Devrim Saltoğlu, beklemediğim
kadar başarılı. Hülya İniş, bir oyuncu olarak oyun
içinde bazen hareketsizlik lüksünü bile iyi yaşıyor. Ruhi
Sarı, hiç kuşkum yok ki, içsel itkileri olan bir oyuncu.
Yaratı anlarında bu gücü pek güzel kullanıyor. Cezmi Baskın,
rahat, doğal bir biçimde yaratıcılığının bütün yollarını
ve yöntemlerini kullanırken, Gülsen Tuncer, rolü boyunca
süre giden bir sanatsal arzu ateşini koruyor. Bu ateş karşılığındadır
ki, kendisine denk düşen içsel özlemleri açığa çıkarıyor.
İçsel özlemler, daha sonra kendilerine denk düşen içsel oynama
kışkırtıcılarını doğuruyor ve nihayetinde iç aksiyona yapılan
tüm bu çağrılar, son hallerini bu kışkırtıcılara denk düşen
dışsal, fiziksel aksiyonlarda buluyor.
İYİ OYUNCU OLMAK
Özdemir Abi, Gülsen Tuncer için söylediklerimi virgülüne
dahi dokunmadan bir diğer usta oyuncu için, Meral Oğuz için
yinelemek isterim. Ne tuhaf, cilalanmamış teknik, iyi oyuncunun
yanına bile yaklaşamıyor; onlara sadece sanatsal doğaları
ulaşabiliyor.
Kerem Alışık ’a gelince: Gözlemliyorum, bu
genç, yıl be yıl gözle görünür oranda aşama kaydetmekte.
Gıli Gıli Salih’in altında ezilmemesi de, bu yargımın bir
kanıtı. “Eee, eğer bu yargın doğruysa, sözünü ettiğin başarıda
senin de payın olduğunu kimse inkâr edemez. Az mı eleştirdin
bu çocuğu be kerata,” deme sakın. Elbette benden iyi biliyorsun
ki, başarıda esas pay çalışmanın... Çalışanın... Eleştiriye
inananın...
Sevgiyle kal Özdemir Abi...
yazar@tiyatrokeyfi.com |