EVELEME GEVELEME , ELEŞTİRMENİ ELEŞTİRME VE OYUNU DEĞERLENDİRME:
“ADAM, ADAM”


Üstün Akmen

Özdemir Abicim, nasılsın?

 

Geçen ay çektiğin ve elektronik posta ortamında gönderdiğin fotoğrafı aldım. Pek güzel çıkmamışım, ama bunda senin ve de makinenin doğal olarak kusuru bulunmamakta. Bende iş kalmamış yahu... Dikkat ettiysen, gülümsemem bile yokuş çıkan yorgun beygir bezginliğinde. Gene de, zahmetin için teşekkür ediyorum, albümümde “senin gözünden ben” esprisiyle saklayacağım.

 

TRAJİK YAZGILI BİR ADAMIN ÖYKÜSÜ

Geçen ay deyince, Ankara Sanat Tiyatrosu, geçen ay “Adam Adam” ile İstanbul’a geldi. Hiç üşenir miyim, seve seve gittim elbette. Nuri Gökaşan’ın yazıp yönettiği, hem de oynadığı oyun, gecenin ileri bir saati ile tan yerinin ağarması arasındaki saat diliminde geçiyordu.

 

Konuyu merak etmişsindir, hemen özetleyivereyim. Alkol ya da psikoz, belki de her ikisi, yani ne sebeple tedavi olduğu belli olmayan bir adam, sıklıkla fısıltılar duymaktadır. Bu fısıltılar, şeytansı, gerçekçi, yalancı, ironik, tahrik edicidir. Adam içinden gelen bu sesle sürekli kavga eder. Bu arada, hastane bahçesindeki “Düşünen Adam” heykeline anlattığı öyküler de vardır Adam’ın. Heykel, oyuncuyu sanki sessizce yanıtlayan, onaylayan, onaylamayan, zaman zaman seyirciyi temsil eden, zaman zaman amir, memur, çocuk, satıcı, kadın, erkek, yani öykülerde geçen rol kişileri olan diğer bir enstruman olur. Oyun, Adam’ın ironik vicdanı ile, aydın ve tutarlı dünya görüşü arasındaki hesaplaşmasını anlatır. Esasında, trajik bir yazgıdır Adam’ınki.

 

GÖKAŞAN KONUYU İYİ YAKALAMIŞ DA...

Anlaşılabileceği gibi, Nuri Gökaşan’ın metni, belli ki toplumda birbirinden farklı, hatta birbiri ile çelişen değer yargılarının bir arada bulunmasından esinlenilerek yazılmış. Tiyatro sanatına özgü, karşıtların çatışmasindan doğan hareket, bana sorarsan işte bu toplumsal çelişkilerden kaynaklanıyor. Sevgisizlik, yalnızlık, birey olmak, aldatılmak... Düşünen Adam yontusu önünde yapılan bir iç pazarlık, hesaplaşma... “Muhabbetçi” olarak çağırılan iç kahraman ve o iç kahramanın içsesi “Fısıltı”. Sözün özü, Nuri Gökaşan, yazmaya gönül vermiş pekçok insanı (bu arada en başta da beni) kıskandıracak güzellikte bir konu yakalamış ve işlemiş. Nasıl işlemiş, şimdi de işin o tarafını iğneleyeyim.

 

ATİLA SAV ÜSTAT NELER YAZMIŞ ÖYLE!

Özdemir Abicim, okudun mu bilemiyorum, Atila Sav Üstadım, Milliyet Sanat’ta (Nisan 2005 sayısı), “’...Adam Adam’ düşündüren, duygulandıran, sorgulayan, içi ısıtan bir oyun. İzlemeye değiyor,” diyerek yazısını bitirmiş. Bitirmiş de, bu bitiriş doğrusu beni bitirdi. Atila Sav’ı sana şikâyet ne haddime! Yani, maksadım bağcıyı dövmek değil. Asla! Maksadım soru sorarak, soruları çoğaltarak öğrenmek. Bir oyun, sadece izlenmeye değer mi olmalı Özdemir Abi? Üstad bana kızmasın, ama usta işi eleştiri yazısı böyle mi yazılmalı? Eleştirmen ablalarım, ağabeylerim, bacılarım, kardeşlerim, anlı şanlı gazete/dergi sayfalarına artık böyle hatır yazısı mı kondurmalı? Atila Sav gibi bir eleştirmen, yazısının içinde: “...alçak gönüllülüğü elden bırakmadan...”, “...Bir usta oyuncunun hüner gösterisi gibi değil, insancıl sıcaklığıyla neşeyi hüzne katarak anlatılan...” gibi yuvarlak lâflar mı etmeli? Bence olmamalı, yazmamalı, etmemeli. Otuz yıllık tiyatrocu Nuri Gökaşan, takdir ettiğim bir tiyatrocu da olsa, bu gerçek, benim onun tezgâha serilen eserini eleştirmemin engeli olarak kabullenilmemeli. Dostluğu bozma pahasına da olsa beni kimse susturmamalı.

 

VALLAHİ, AZ KALDI OHA FALAN OLUYORDUM

Az önce: “... yazmaya gönül vermiş pekçok insanı (bu arada en başta bendenizi) kıskandıracak güzellikte bir konu yakalamış ve işlemiş,” sözcükleriyle taclandırdığim oyun metninde, Nuri Gökaşan’ın, yakaladığı güzel konuyu işlerken “lunapark” sözcüğünün “lünapark” olarak söylenişini neyse de: “...en yarayışlısı...”, “evde horanta kalabalık...”, “...bir bilişle bildin...” ve benzeri “Türkçelemeleri” Atila Sav Üstadın kaçırdığını varsaymıyorum. Bir metnin içinde bunca “ulan” sözcüğünü bir arada duyduğunu ise, hiç mi hiç sanmıyorum .

 

MEDDAH, BELLİ BİÇİMSEL DÜZENLERE KARŞI

Sahneleniş itibariyle, Nuri Gökaşan’ın oyunu çok uzun tuttuğunu, dolayısıyla doğal olarak tekrarlara düştüğünü söylemeden de geçemeyeceğim Özdemir Abi. Atilla Sav’ın “Muhabbetçi”nin içsesi “Fısıltı” sayesinde monologun diyaloga dönüşüşü savınaysa katılamayacağım. Oynanışta, Nuri Gökaşan’ın ikide bir bankın üstünü silmek amacıyla kullandığı mendili eşliğinde, türlü ses ve şive taklidi yaparak kalıplı sözler söylemesini de eleştireceğim. Atila Sav’ın giderek ortaoyununa dönüşen, hatta seyrciyi: “Acaba Kavuklu ile Pişekâr ne zaman çokacak” merakına düşüren sahnelenişi: “...meddah gibi taklitlerle hoşlaştırma” olarak değerlendirmesini ise, ne yalan söyleyeyim, anlamazlıktan geleceğim. “Belli biçimsel düzenler, özel bir hoşlanma duygusu yaratmaz mıydı yani, illâ meddah mı gerekliydi,” diye de soracağım.

 

“KATHARSİS” İN DOĞRU ALGILANMASI VE DOĞRU İŞLENMESİ

Bu arada, Nuri Gökaşan’ın “katharsis”i, insanın ruhu için zararlı olan, bencil ve sivri heyecanlardan kurtaran, onu hem daha sağlıklı, hem özgecil yapan, günlük olayların ötesinde, insanın değişmeyen kaderi, bu kaderle kavgası üzerinde düşündüren bir işlem olarak algılamasını ve işlemesini alkışlıyorum. Esasında, oyunun eleştirdiklerimden arındırılması halinde, metnin doğrudan doğruya ahlaksal bir amaca hizmet etmese ya da kişiyi bir ahlak kuralı üzerinde eğitmese bile, toplum ahlakına hizmet edeceğine inanıyorum.

 

Diğer taraftan, gerek ışık, gerekse dekor tasarımları için Burcu Aydınalp’in alnından öpüyorum. Can Atila’nın müziğiniyse övgüye değer bulduğumu söylüyorum.

 

Kimseyi daha fazla kızdırmamak için, başka birşey demiyorum .

 

Gözlerinden öpüyorum Özdemir Abiciğim, yengeme selam ediyorum.

yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.