|
Yusuf Sağlam: Söyleşi konuğum; pek çoğumuzun beyaz camdan tanıdığı rejisör, tiyatro, sinema ve televizyon dizi oyuncusu Ömer Levent Ülgen. Ben sorularımla, kendisi yanıtlarıyla; kendisi hakkında bilmediklerimizi öğrenip kavramaya çalışacağız. Böyle bir olanağı bana tanıdığı için, okurlar adına öncelikle teşekkür etmek istiyorum.
Levent Ülgen: Ben de, teşekkür ediyorum.

Yusuf Sağlam: Sizi izleyeninizden çok seyredeniniz var. Buna vesile olan da, kanımca son iki televizyon projeniz. “En Son Babalar Duyar” ve “Kadir Bey Resort Otel” bir bakıma iki dizi birbirinin içinde. Yazlık ve kışlık... Tabii, kadro değişikliklerini hesaba katmazsak.
Levent Ülgen: Evet. Yazlık projesi “En Son Babalar Duyar”ın bir devamı olarak çıktı. On beş bölüm “Kadir Bey Resort Otel” adı altında bir yazlık bölüm yaptık. Peşinden tekrar kışlığa döndük. Herhalde önümüzdeki yaz öyle bir şey yapacağız. Yine bir “Kadir Bey Resort” olamasa da, yazın yine bir yerde açık hava işi olacak... Bu iş biraz da yapımcı şirketin taktiği yani… Yazın da devam etmek istedi için, diziye; böyle bir yöntem bulduk. Kadro değişiklikleri oldu ama, yine arkadaşlarımızla başka bir mecraya girdik. Orda gidiyoruz. O da güzel oldu. Bu da güzel bir versiyon oldu bence. Evet, izleyiciler daha çok bizi... Seyirciden çok izleyiciler artık bizi televizyondan tanıyorlar. Ama, her zaman tiyatrodan tanınmış olmayı, tiyatroda beni seyretmelerini tercih ederim. Çünkü, tiyatro 2500 yıllık bir sanat. Ve her şey gidecek ama tiyatro muhakkak ki kalacak. Çünkü tiyatrosuz bir dünya, tiyatrosuz bir yaşam, kainat olamaz diye düşünüyorum.
Yusuf Sağlam: Her zaman albenisi yüksek, revaçta iki kelime var dilimizde. Popüler ve angın (meşhur). Birini diğerinin yerine kullandığımız çok oluyor. Fransızca popüler, Arapça meşhur. Sözlük anlamları da neredeyse aynı. Siz hangi kelime tanımında kendinizi görmek istersiniz. Görürsünüz.
Levent Ülgen: Ben işin açığı, ikisini de istemem. Yani, popüler olmak, meşhur olmak, hani belki duyguları gıdıklayan bir şey olabilir. Bir yere gittiğinizde, insanların sizi tanımaları güzel olabilir. Bu tanımayı ben, yaptığım olumlu ve doğru işlerden dolayı tercih ederim. Meşhur, yada, dediğiniz gibi; popüler olmak yerine, doğru iş yapan adam olmayı, iyi iş yapan adam olmayı tercih ederim. Mesleğimde, iyi olmayı tercih ederim. Çünkü; popülerlilik, meşhurluk, bunlar kalıcı şeyler değil. Bunların hepsi geçici şeyler. Ama, 2500 yıldır, Thespis diye, bir ilk tiyatro oyuncu atamız var. O meşhur olmadı belki, ama; hep kalıcı oldu. Keza kalıcı olmak, bence en önemlisi, en doğrusu. Çünkü, kalıcı olan şeyler, mutlaka içinde gerçeği ve doğruyu barındıran şeylerdir. O yüzden, gerçeği ve doğruyu hedefleyen, onları gösteren işleri yapmayı, olmayı tercih ederim.
Yusuf Sağlam: Ben bu iki kelimeyi seçtiğimde, aslında kalıcı olmayı, yani birisine kalıcı anlamı yüklemiştim. Bununla da, her halde meşhur’u kastetmiştim.
Levent Ülgen: Haaa, eğer öyleyse... Evet. Yani… Evet öyleyse… Evet. Yoksa popüler... Popülarite dediğiniz nedir ki, yani bu gün varsınız, yarın yoksunuz. Popüler olduğunuz süre içinde onun nimetlerinden faydalanır mısınız? Faydalanmaz mısınız? Onu da bilemem ama, hiç bir zaman zaten amacım… Böyle bir şey olmadı. Olaylar ve şartlar belki de bizi bu hale getirdi. Ama dediğim gibi, birinci hedefim; her zaman oyunculuğu, tiyatroda olsun, sinemada da olsun, dizilerde olsun, ne iş yaparsam yapayım; sahneye, seyircilerin karşısına çıktığımda en iyiyi, en doğruyu yapmayı hedefledim hep.
Yusuf Sağlam: Bunu... İstediğim yanıtı almak adına… Bir şeyi açıklamak istiyorum. Sayın Ülgen’le aynı kurumda çalışıyoruz. Ankara Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü. Pozisyon farklılığımızdan, aynı projelerde farklı konumlarda yer alıyor olsak da, birlikte üretmenin getirdiği dostluk var aramızda. Hele buna; çoğu zaman, bakış açılarımızın ayniliği de eklenirse, yanlışa düşmesini hiç mi hiç istemem. Konumuza dönersek; bu gün sizi de içine alan bu sıfatlarla -yani meşhur- geçmişinizin göz ardı edildiği kanısındayım. Böyle bir yanlışa düşmemek için; sizi angın(meşhur, yahut ta gelecek için meşhur) kılan emek ve eylemleri kısaca anlatır mısınız? Diyeceğim ama, bunu aslında bir özet... Hayatınızın bir özeti...
Levent Ülgen: Özet değil ama, sitem olarak çok kısa bir anekdot ile anlatabilirim aslında. Uğur Mumcu katledildikten sonra; bütün anma gecelerinde, on yıldır, on bir yıldır… Bir ikisi dışında, (yani oyunum olduğu için, çakıştığı için) görev alamadım. Ama dokuz yıl, hem sahnede bir fiil, hem oyuncu olarak, bazen yönetmen olarak, bazen teknik kadro olarak, her sene Uğur Mumcu’da mutlaka… Anma günlerinde… Mutlaka görevli oldum. Geçen sene görevim yoktu. Daha doğrusu, geçen seneki değil de, ondan önceki anma gecesinde görevim yoktu. Gününde ve gecesinde görevim yoktu. Çünkü, yine bir zaman çakışması, oyunumla ilgili, provalarımla ilgili bir çakışma vardı. Ama şeye gittim… Evinin önüne gittim. Her sene olduğu gibi, ki ben, o evin önündeki platformda, en az beş kere, altı kere konuşmayı ben yaptım. Tülay Bursa’yla beraber ben yaptım. Işık Kansu’nun alfabesini biz okuduk. Birlikte okuduk. Yani, dokuz yıldır orada görevliyim. Bir fiil görevliyim. Sahne üzerinde... Bir beyefendi geldi. Tören dağılırken... “Sizi burada görmek, ne kadar güzel” dedi. “Ne kadar onur verici” dedi. Çok sinirlendim. Çok üzüldüm. Çok da sitem ettim. Dedim, “Siz dokuz yıldır neredeydiniz? Dokuz yıldır görevliyim ben burada, yani hiç dikkat etmiyor musunuz? Burada kim okuyor, Kuvay-i Milliye’yi Işık Kansu’nun alfabesini, kim okuyor? Dikkat etmediniz mi? Sahneye kim çıkıyor, ona hiç dikkat etmediniz de, sadece televizyonda görününce, tanınınca mı?.. Uğur Mumcu’da beni gördüğünüzde mi çok mutlu oldunuz? Ben zaten dokuz yıldır buradayım. Siz neredeydiniz? Beni üzen şey bu. Yani yaptıklarımız… Bir sürü yaptığımız şeyin farkına bile varmıyor insanlar. Ama biraz, sizin deyiminizle... Ben ona şöyle demek istiyorum. Tanınmış... Bir sima... Tanıdık bir sima olduğunuzda hemen, “Aaaa, o da buradaymış.” Hayır. Ben yıllardır o işi yapıyorum, yapmaya da devam edeceğim. Çünkü; Uğur Mumcu benim için çok önemli, çok özel insandır. Özel bir yazardır. Bütün gençlik yıllarımız, O’nun yazdığı makaleleri okuyup, eleştirmek yada... İşte... Hedef almakla... O’nu kendimize rehber almakla geçmiştir. O yüzden, sanki bizim fikir babamız... Sanki değil. Bizin kesinlikle fikir babamız katledilmiş gibidir. İşte bu gibi şeyler beni üzüyor. Yoksa, onun dışında, bakkalımın beni daha fazla tanıyor olması, daha fazla ihtimam gösteriyor olması, benim için çok da önemli bir şey değildir.
Yusuf Sağlam: Uğur Mumcu dediniz de, yarama tuz bastınız aslında. Uğur Mumcu, son makalelerin birinde yazdığı; “Ben, Atatürkçüyüm. Ben, Cumhuriyetçiyim. Ben, laikim. Ben, anti-emperyalistim. Ben, tam bağımsız Türkiye’den yanayım. Ben, özgürlükçüyüm. Ben, insan hakları savunucusuyum. Ben, terörün karşındayım. Ben; yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. Dün sabaha değin, araştırarak yazdığım hiç bir konuyu yalanlayamadınız. Öyleyse vurun, parçalayın! Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar doğacaktır!” bölümü kesip, kimlik olarak, cüzdanımda taşıyorum.
Levent Ülgen: Harika!..
Yusuf Sağlam: Demek ki, yine bir kan bağımız varmış.
Levent Ülgen: Elbette var. Elbette var. Aynı kaderi paylaşan, aynı ortamı payla... Pardon böyle söylemeyeyim. Aynı şartları paylaşan insanların, kaderleri de, seçtikleri yol, yada etkilendikleri şeyler de aynı oluyor. Yani, bu ülkede, yapılan haksızlıklara, efendime söyleyeyim, adaletsizliklerden rahatsız oluyorsanız, seçeceğiniz seçim yolları da, üç aşağı beş yukarı aynı oluyor.
Yusuf Sağlam: Ben yine bundan önceki soruma döneyim. Çünkü; daha sonraki sorularımı öyle şekillendirdim, ya da, şekillendirmek istiyorum. Birazcık okuyucularım adına, yada, bu röportajı okuyacak olanlar adına, Ömer Levent Ülgen’in birazcık, şurada okudum, burada okudum… Neyse. Onu biraz bize özetler misin?
Levent Ülgen: Ankara’da doğdum. Ankara doğumluyum. Hala Ankara’da yaşıyorum. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda görevliyim. İlk, Orta ve Liseyi Ankara’da okudum. İşte, bazen bir kaç, bir yerlere gidip geldim. Babamın görevi nedeniyle... Ondan sonra... 78 yılında, ODTÜ (Orta Doğu Teknik Üniversitesi) Fizik Bölümünü kazandım. Altı yıl orada okudum. O sırada tiyatroya bulaştım. Tiyatroyla tanıştım. Fizik bölümü bittiğinde, karar vermem gerekiyordu. Tiyatro mu yapacağım? Fizikçi mi olacağım? diye. Fizikçi olmak, işin açığı bana biraz zor geldi. O Bilim. Farklı bir disiplin. Daha böyle... Zor... Bence, benim yapıma aykırı geldi. Ama , fiziği de, çok zevkle, severek okudum. Çünkü; problem çözmeyi çok severim. Eh, fizik de matematik de, problem çözme üzerine kurulu. Ama tiyatrocu olmaya karar verdim. Babam istiyordu bir Üniversite diplomamın olmasını. Rahmetli babama, hediye ettim. Baba dedim, “Bu senin için ODTÜ Fizik diploması. Şimdi, ben, kendim için okuyabilir miyim?” “Okuyabilirsin” dedi. Zaten altı yıldır tiyatrodan para kazanıyordum. Profesyonel oyunculuk yapıyordum. Bir de bunun akademik eğitiminin olması gerektiğini düşündüm. En azında, ileride, “Akademik bir eğitim aldınız mı?” diye sorduklarında; “Evet akademik eğitimim var” diyebilmek için... Konservatuarı (Hacettepe Üniversitesi) kazandım. Oraya girdim. Orayı da büyük bir zevkle okudum. Oradan da iyi notlarla mezun oldum. Sonra, bu sırada tiyatro okurken, bu arada reji de, aklımı çelmeye başladı. Rejisörlüğün de hoş bir şey olabileceğini düşündüm. Hazır dedim, imkan varken, bir iki yıl da reji masterı yapayım. Hani bir de, rejisörlüğü de denemiş olayım. Hazır başlamışken, onu da temizleyeyim diye. Reji masterı yaptım. Onu da bitirdim. Dolayısıyla... İşte, hem oyunculuktan, hem rejiden, hem matematikten, fizikten bir parça da olsa anlıyor duruma geldim. İşte bunlar, zaman zaman benim hayatımda, bana bayağı faydalar sağlıyorlar.
Yusuf Sağlam: Yani, ille de akılcılık.
Levent Ülgen: Elbette. Rasyonalizm.
Yusuf Sağlam: Peki sizi tiyatroya ilk buluşturanın kim olduğunu öğrensek.
Levent Ülgen: Seve seve söylerim. Erkan Yücel. Rahmetli... İlk tiyatro hocam. Ankara Halk Tiyatrosu’nun o zaman sanat yönetmeniydi. İşte... Kurslar açılmıştı. Tam ben Üniversiteyi kazandığım yıllarda. Kurslara devam ettim. Bir süre sonra, kurslarda başarılı olan arkadaşlarımıza ufak, figürasyon rolleri verdiler. Orada başarılı olanlara da ufak ufak roller verdiler. Neticede... İşte... Rol oynayan profesyonel oyuncular olduk. Alaylı oyuncular olduk. Ama, ben, bunu bir de mektepli ile destekledim. İkinci hocam da tabii ki, Rutkay Aziz’dir. Oradan, Ankara Sanat Tiyatrosu’na (AST) geçtim. Rutkay ağabeyin de benim üzerimde emeği çok büyüktür.
Yusuf Sağlam: Bu anlattıklarınızdan haberdar olduğum için; popüler kültürün sizi bir günde bulup angın (meşhur), başka bir deyimle ünlü etmediğini biliyorum. Şimdi, angınsınız. Bu sürecin devamı için, nasıl bir rota kendinize çizdiniz ve çiziyorsunuz?
Levent Ülgen: Şimdi, vallah ben, meşhur olduğumun birincisi farkında değilim.
Yusuf Sağlam: Aman, hiç de farkında olmayın.
Levent Ülgen: Aynen de onu yapacağım. Farkında değilim. O yüzden de, hiç rahatsız olmuyorum. Yani, beni çok da fazla ilgilendirmiyor. Ama, şey... Çok doğru. Bir günde olmadı bu… Yirmi beş yılda oldu bu… Belki, bir günde ortaya çıktı... Yirmi beş yıllık bir birikim... Picasso’nun öyle bir horoz resmi vardır ya! O’nu otuz saniyede çizmiş de... Demişler, “Bunu ya ben de çizerim.” “Otuz saniyede bir resim yapılır?” “Onun alında altmış yıllık bir birikim var.” demiş. Öyle olması doğru olanı bence. Zaten deneyimsiz, bilgisiz, bilinçsiz böyle bir yere gelseydim, daha kötü olurdu benim için. Öyle düşünüyorum. Daha acı çekebilirdim. Ama şimdi, dediğim gibi, her akşam sahneye çıkmanın vermiş olduğu bir kere, bir güven var. Yani, bütün işler elimden gitse, tiyatroyu elimden kimse alamaz. Günün birinde bu dizi biter. Herkes... Dizi unutulur... Çünkü; biz balık hafızalı bir milletiz. Ayrıca da, unutsunlar ne olacak? Ama, tiyatro asla kimseyi unutturmaz. Kimseyi unutmaz. Dürüst çalışan, namuslu çalışan kimseyi unutmaz , unutturmaz.
Yusuf Sağlam: Ben, aslında; bir sonra sormayı tasarladığım sorunun yanıtını da almış oldum. Çünkü, diyecektim ki, kendinize nasıl bir...
Levent Ülgen: Yol.
Yusuf Sağlam: Yol, yöntem çizdiniz. Bunu...
Levent Ülgen: Yani, bundan sonra illa ki... Bir sürü yine diziler, yine sinema filmler olacaktır. Yani, bunların olmaması imkansız. Ama, dediğim gibi, yani benim tek beslenme kaynağım tiyatro. Her akşam, o tiyatro seyircisiyle buluşup, o enerjiyi almazsam, yaptığım dizilerin, filmlerin beni ne kadar mutlu edeceğinden şüpheliyim. Çünkü, İstanbul’a... Özellikle Ankara’dan gitmiş... İstanbul’a... Tiyatro yaptıktan sonra dizilere bulaşmış arkadaşlarımın, en büyük arzuları, tiyatro yapmak. Yani ben, bunları hepsinin gözünün içinden görüyorum. Eğer ben, “oyunum var” dediğimde, her kesin böyle, içinin cız ettiğini biliyorum. Çünkü, burada yıllarca tiyatro yapmış, kalkmış İstanbul’a gitmiş, (Ama İstanbul’da da tiyatro yapmak daha da zor olduğu için ve de getirisi az olduğu için...) diziyi tercih etmiş, efendime söyleyeyim, yarışma programlarını tercih etmiş, tiyatro yapamıyor... Yada tiyatro yapmaya artık vakti kalmıyor... Onların, hep içlerindeki o gizli arzunun, yada, gönüllerinde yatan aslanın tiyatro olduğundan, yüzde yüz eminim. Çünkü, bu böyle bir bulaşıklık. Benden daha iyi bilirsin ağabey.
Yusuf Sağlam: Bunları şunun için sordum. Popüler kültür, hızlı üretim ve tüketimde alt yapısız çoğu hayatları unufak ederek yitip gitmelerine neden oluyor. Bu konuda neler söyleyeceksin?
Levent Ülgen: İsmini söylemeyeceğim. Geçenlerde, tesadüfen bir ses sanatçısının, bir röportajına şahit oldum. Çok üzüldüm. Adam şunu itiraf etmiş. Genç bir arkadaş. Bir anda meşhur olmuştu. Demiş ki, “Bunu kaldıramadım. Taşıyamadım. O yüzden de psikolojim çok bozuk.” demiş. “Ve tedavi görüyorum.” demiş. “Ama, deli değilim... Bunu hazmedemedim. Şımardım.” demiş. Bu çok namuslu bir itiraf. O’nun adına çok sevindim. Ama, çok da üzüldüm. Keşke, bizim popüler kültür, bu kadar revaçta olmasa da, bu gepgenç insanları, hatta gerçekten yetenekli olan insanları bir anda meşhur edip, bir anda yerin dibine sokmasa. Çünkü bir anda olduğunuz zaman, kıymetini bilmiyorsunuz. Aynı bu şeye benziyor; çalışarak kazandığınız parayla, haybeden gelen parayı harcamaya benziyor. Eğer size kaldırıp biri, haybeden yüz milyon verdiyse, onu harcamanız daha kolay oluyor. Ama siz, o yüz milyonu emeğiniz, alın terinizle kazandıysanız, ona daha fazla özen gösterir, daha fazla sahip çıkarsınız. Ben bunu on iki yaşında öğrendim. Işıklar içinde yatsın, babam sayesinde öğrendim. On iki yaşında... Hiç unutmuyorum. Babamdan bisiklet istedim. “Tabii.” dedi. “Sana bisiklet alayım. Ama, bir şartım var.” dedi. “Bak yaz tatili geliyor, karşıda bir inşaat var.” dedi. “Git orada kendine bir iş bul” dedi. “Çalış. Ben, yine sana harçlığını vereyim. Oradan kazandığın parayla birleştir, üstünü ben tamamlayayım, bisikletini al” dedi. Ben karşımızdaki apartman... Dört katlı apartmanın, sekiz dairesini, on iki, on üç yaşımdayken kireçle badana yaptım. Astar çektim. Gözlerime kireçler kaça kaça. Sonra, gerçekten paramı biriktirdim. Harçlığımı da aldım. Bisiklet alacak kadar param vardı. Ama, yaz bitmiş, okul başlayacaktı. Bisiklete binemeyecektim. O anda şu bilince vardım. “Bu para benim değil mi? İstediğim gibi harcarım. Bu benim emeğim.” Bisiklet almadım da, kendime futbol topu aldım. Bir de Fenerbahçe forması. O gün, anladım ben emeğin ne olduğunu.
Yusuf Sağlam: Geçmişte... Senden bir kaç yaş büyükken...Bende de, işçilik, ameliyelik, duvar ustalığı, sıvacılık, badanacılık... her türlü şey vardı. Demek ki, emeğin kutsallığı tartışılmaz.
Levent Ülgen: Hiç tartışılmaz.
Yusuf Sağlam: Bu bağlamda, Türkiye’de dayatılmaya çalışılan, vıcık vıcık sanatçılık -ki bana göre sanatçılık bu kadar ayağa düşen bir tanım değildir- gerçek sanatçıların önüne geçmiş durumda. Bunu bertaraf edilmesi sizce olası mı? Nasıl edilebilir?
Levent Ülgen: Bu mümkün değil. Mümkün değil. İnsanlar bu kadar densiz olup, kendilerine “Ben sanatçıyım” dedikçe, bunu bertaraf etmek mümkün değil. Onun yüzünden, ben şöyle bir çözüm buldum. Sanatçılık, çok özel bir kavram. İnsanın sanatçı olması için, gerçekten yaratıcı olması lazım. Biz yorumcuyuz şu an. Yaratıcı değiliz. Yani... Yaratı derken, yazımından tutun da, oyununa, rejisinden tutun o dünya görüşüne, o dünya görüşünün aksettirilmesine kadar, her şeyiyle olan... Bütün yaşamı, ona göre ayarlanan insana sanatçı diyebilirim. Ben o yüzden, sanatçı değilim. Kendime de sanatçı demiyorum. Ben sadece, tiyatro oyuncusuyum diyorum. Kendini sanatçı olarak gören... İsteyen… İnsanlar varsa da, tebrik ediyorum. Taktir ediyorum. Ne kadar güzel... Kendilerinde onu görebiliyorlar. Bravo. Ben göremiyorum. Ben tiyatro oyuncusuyum.
Yusuf Sağlam: Yine benden bir adım öne geçtiniz. Ama ben, yine de sorumu sormaktan geri durmayayım. Sanatçıyı, bana göre yaratı yetisine sahip, tükettiğini yeri geldiğinde yerine koyabilen olarak algılıyorum. Siz nasıl görüp değerlendiriyorsunuz? Diyeceğim...
Levent Ülgen: Ama ben cevabımı verdim. Açabilirim de. Yani... İşte... Brecht’in çok güzel lafları var. Gereğinden fazla yemek yiyen, gereğinden fazla somun tüketen, gereğinden fazla zaman tüketen... İnsanları eleştirdiği, bir kaç yazısı var. Oralarda o kadar güzel şeyler söylüyor ki... Yani... Sanatçı olmanın gerçekten çok ciddi, özel durumları var. Bir kere ruhunuzun sanatçı olması gerekiyor. Dediğim gibi ben, belki ilerde, o ruhum incelip, o tarafa kayabilirim. Şu anda ben, işin yorumcusuyum. İşin yaratıcısı değilim, diye görüyorum kendimi. Ha bir oyun yönetirken elbette ki, orada biz, yine bir çok şey buluyoruz. Rejisör olarak. Bir şeyler yaratıyor olabiliriz. Ama ben kendimi henüz o seviyede görmüyorum. Uzun yıllarca da görmeyeceğim herhalde. Çünkü sanatçı olmak başka bir şey. Tiyatro oyuncusu olmak da güzel bir şey. Oyuncuyum demek de güzel bir şey. Oyuncuyum. Oynarım. Yorumlarım. Hele hele işimi iyi yaparsam, benden mutlusu olamaz.
Yusuf Sağlam: Ama, yine uzun bir süre lazım herhalde.
Levent Ülgen: Kesinlikle. Kesinlikle.
Yusuf Sağlam: Diyalektik (eytişim) algılanımla, kültür (ekin) olgusu geçmişi de içinde var ederek, yenilenerek sürüp gitmektedir. Bu oluşumda bir çok kahramandan da, bihaber olduğumuz başka bir gerçek. Bu topraklar üzerinde, yalnız edebiyat bağlamında, isimsiz nice; Ozan, Bahşi, Şair, Şaman, Musikişinas, Halk Şairi, Saz Şairi, Aşık, Halk Hikayecisi, Meddah, Menkibeban, Masalcı, Dengbej, Ağıt Yakıcı, Türkü Yakıcı, hatta Dramatik Köy Seyirlik Oyunları Oyuncusu yaşadı, yaşıyor, yaşayacak. Bunları nereye koyuyoruz? Sanatçılar mı? Değiller mi?
Levent Ülgen; Bir kere, her şeyden önce, bunları bizim bir yere koymamız önemli değil. Bunu, bizim kültür politikamızın bir yere koyması gerekiyor. Yani, bunların hepsi, kendi çapında, minik minik bir kaç tane özel destekçisi ve araştırıcısı... Olmadan... İşte... Ne bileyim yani, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Tiyatro Bölümü’nde bazı insanlar, bazı hocalar... Araştırıyorlar, bu köy kültürünü, köy oyunlarını. Bizim geleneksel Türk Tiyatrosu formlarımızı. Şimdi, bunların mutlaka ve mutlaka çok daha fazla ve uzman eller tarafından koruma altına alınması gerekiyor. Her zaman söylemişimdir. Brecht, çok büyük bir hata yapmış. Epik tiyatroyu bulmak için, ta Çin’e gitmesi gerekmiyordu. Hemen yanındaki Anadolu topraklarına gelseydi, bence, daha iyisini bulurdu.
Yusuf Sağlam: Anadolu’da bir köye gitseydi…
Levent Ülgen: Bir köye gitseydi... Anadolu’da her hangi bir köye gitseydi daha iyisini bulurdu diyorum. Çünkü; biz toplum olarak epik yaşayan bir ülkeyiz.
Yusuf Sağlam: Aynı fikirdeyim.
Levent Ülgen: Evet. Biz epiğiz. Epik bir memleketiz. O yüzden, Brecht biraz fazla yormuş kendini. Hayatı zorlamış. İşin şakası bir yana. Gerçekten. Bizde bir sürü kültürel özellik, bir sürü... Gerçekten, teatra değerde olan, şu anda belki sahnelerde kullanılsa... Rejilerde kullanılsa, Avrupa’yı yerinde sarsacak özellikler olduğunu biliyorum. Ama, bunları sadece bizlerin bilmesi gerekmiyor. Bunları, çok doğru kültür politikalarıyla hem yaşatmak, hem de, insanlara tanıtmak gerekiyor. Şimdi, en basiti; bizde şair atışmaları vardır. Pardon Ozan atışmaları vardır. İğne batmaz yarışmaları vardır. Bunu sadece ve sadece yerel kültürde, sadece ilgilenenler bilir. Bu hiç bir zaman daha böyle, modern ve insanlara ulaştırılacak bir hale gelmemiştir. Oysa, bu ozan atışmaları, aşık atışmaları mutlaka ve mutlaka bir yorumla kullanılacak çok teatral öğelerdir… Çok sanatsal öğelerdir diye düşünüyorum. Keza. İşte... Ne bileyim, dediğiniz gibi meddahtı, ortaoyunuydu... Ama sadece bir kaç kişi meddah yaptığını zannederek, ona yeterli önem verilmeden denemeye çalışıyorlar. Buna çok bilinçli bir kültür politikası gerekli diye düşünüyorum. Ama, onlar bizim öz değerlerimiz. Mutlaka kullanılmalı. Hatta son zamanlarda Avrupa’nın en büyük problemi... Avrupa bitti. Tiyatro bitti. Tek yöneldikleri yer, direkt olarak oryantal kültür. Direkt olarak bize gelmeye başladılar. Bizden öğeler almaya başladılar.
Yusuf Sağlam: Ben, bunu birebir yaşayan birisiyim. Avrupa’da oynadığımızda... Hatta, Grotawski Tiyatrosu’nda... “Evet. Biz bu öğelerden de yararlanmalıyız” diyebilmişlerdi. Oradaki enstitü başkanı ve öğretim üyeleri.
Levent Ülgen: Mutlaka. Mutlaka söylemişlerdir. Çünkü; ben de yaptığım bir oyunda… Ki… Bunu, mesela… Yine, Yücel Erten bir oyunda çok başarılı yapmıştı. Deli Dumrul’da. Bir Dede Korkut hikayesini inanılmaz güzel bir forma sokmuştu. Ben de ondan esinlenerek, konservatuarda hocalık yaptığım yıllarda... Salur Kazan.... Yine, Dede Korkut’un... Salur Kazan öyküsünü oyunlaştırdım. Öğrencilerle çalıştım. İnanılmaz güzel öğeler, inanılmaz nahif, inanılmaz estetik, anlatıcı, anlatımcı şeyler ortaya çıktı ve çok büyük keyif almıştık çalışırken. Mutlaka bunların, çok profesyonel olarak ele alınması gerekiyor.
Yusuf Sağlam: Ben yine, bundan önceki soruma tekrar dönmek istiyorum. Mesela, bir türkü yakıcı.... İşte... Çok derin. Bazı zaman çok... İnsanı içten yakan, bazı zaman insanı sarsabilecek dizeler yan yana getirebiliyor. Yakalayabiliyor. Ama, bunların isimleri... Falan bilinmiyor. Biz ozanız. Biz sanatçıyız. Yahut da bize... Şu anda popüler kültürün bize dayatmak istediği “Ben sanatçıyım” diyen insanlarla, bunların yeri ve konumu?
Levent Ülgen: Anladım. Yani, magazin programı ile gerçek arasındaki farkı kesin koymamız gerekiyor. Hiç bir magazinde “Ben sanatçıyım” diyen insan Aşık Veysel’in kılının kılı olamaz. Hiç kimse, Aşık Veysel kadar kalıcı olamaz. Onlardan hiç bir, hiç kimse Aşık Veysel kadar... Bu kadar, halk, toprak felsefesini, tabiat felsefesini ortaya koyamaz. Bunlar istedikleri kadar kendilerine sanatçı desinler... Aşık Veysel’in her halde kendisine, sanatçı deme şansı, yada fikri aklının ucundan bile geçmemiştir. Çünkü O, sadece bağlamasıyla ve o düşüncesiyle, kapkara dünyasındaki aydınlık düşüncesiyle zaten sanatçılık mertebesinin üzerinde bir yerdeydi.
Yusuf Sağlam: Yani, bununla... Ben, Anadolu’daki bu ekinsel (kültürel) birikimin, aslında evrensel ekinle çok birebir ilintili olduğunu düşünüyorum.
Levent Ülgen:Kesinlikle.
Yusuf Sağlam: Yani, evrensel kültürün söyleyemediğini, Anadolu’da bir köylümüz, bir türkü yakıcımız rahatlıkla söyleyebiliyor.
Levent Ülgen: Kesinlikle inanıyorum. Yani, o yüzden... İşte, Karacaoğlanlar… Dadaloğulları… Yani, saymakla bitmez bu toplumun, bu toprakların yetiştirdiği insanlar. Pir Sultan Abdal’larımız. Onların hepsi, bence şimdi kendine sanatçı diyen bir çok insandan kat kat evrenseller. Ve öyle olmaya da devam edecekler. Çünkü; O gerçek hayatı birebir yaşamış. Sahte dünyaları değil. Gerçek hayatı anlatan dizeler. Bir türkü yakıcının da yan ayan koyduğu kelimeler, gerçek hayattan, topraktan alınan... Anadolu toprağından alınan şeyler. Öyle, bir takım barlarda, bir takım işte, gece kulüplerinde yan yana getirilmiş sahte hayatlar değil.
Yusuf Sağlam: Biz, ayaklarımızı kendi toprağımıza basmalıyız.
Levent Ülgen: Basmalıyız. Basmak zorundayız.
Yusuf Sağlam: Aşık Mahzuni Şerif?
Levent Ülgen: Evet.
Yusuf Sağlam: Biraz can damarın gibi!
Levent Ülgen: Evet, evet. Tabii ki... Yani, hep arabada, evde mutlaka üç beş tane kaseti hazır bulunur. En son. İşte... Bana eşlik eden yeğenime dinlettim. Şimdi, sürekli döndürüp döndürüp aynı kaseti çalışıyor. İstanbul’a giderken. Her halde, bir on kere filan aynı kaseti dinliyoruzdur. Yol boyunca.
Yusuf Sağlam: Bir tiyatro oyuncusu olarak, kısaca Türk Tiyatrosu’nun tiyatro mekanı, edebiyatı, oyuncusu, tekniği ile dünyadaki yeri ve konumu.
Levent Ülgen: Şimdi, mekan ve konum olarak, dünyadaki bir çok ülkeyle yarışabilecek durumda değiliz. Yani, bir kaç salonumuz olabilir ama, asla bunlar yeterli değil.
Yusuf Sağlam: Ankara için söyleyeyim. Zaten, tiyatro binası olarak da bunlar yapılmamış.
Levent Ülgen: Asla yapılmamış. Operadaki binamızdan, Küçük tiyatro’daki çok değerli binaların restorasyonları bile, yeni yapılmaya başlandı.
Yusuf Sağlam: Büyük Tiyatro sergi salonundan, Küçük Tiyatro ise avludan bozma…
Levent Ülgen. Evet. Biliyorum. Ki orada (Küçük Tiyatro), bir sürü önemli yazarımız zamanında kalmışlar. Yaşamışlar. Oyuncu ve reji kafası olarak; Avrupa’daki bir çok ülkeyle, Amerika’daki bir çok tiyatroyla yarışabileceğimizden yüzde yüz eminim. Çünkü; her gittiğim yerde -Sen de gitmişsindir, görmüşsündür- oyunculuk anlayışları, reji anlayışları, bizim Türk pratik zekasıyla yarışabilecek durumda bile asla değillerdir. Biz o konuda çok daha zeki, çok daha yetenekli, çok daha o Anadolu toprağının verdiği kıvrak kültür ve zekaya sahibiz. Ama, hep derler ya, “teesis yok” diye. İşin esprisi teesis yok... Yani, tiyatro binasına bakıyorsunuz; Londra bir Avrupa başkenti. Londra’da her gece doksan tane sahne perde açarken; bir Ankara, Türkiye bir Avrupa ülkesi başkenti. İşte, Devlet Tiyatroları’nda yedi sahne, iki tane de özel tiyatro... Açtı yada açmadı, o da belli değil. Örneğin, Ankara Sanat Tiyatrosu artık iki gün oynayabiliyor. Çok acı bir şey. Hepi topu dokuz tane tiyatro sahne açabiliyor maksimum.
Yusuf Sağlam: Bu salonları da doldurabilsek... Sevineceğiz aslında.
Levent Ülgen: Tabii, tabii. Bunların doluluk oranları da önemli. Tabii, İngiltere’deki tiyatro... (belki biraz önceki soruya da bağlantılı olacak) İngiltere’deki tiyatro ikibinbeşyüz yıllık olmasa da, ikibin yıllık bir geçmişe sahip. Belki bizdeki -hani Cumhuriyet öncesini saymazsak- Cumhuriyet sonrası bir tiyatromuz var. Seksen yıllık. Ama, bizim de başka kültürlerimiz var. Belki de, işte, o kültürlere dayanarak bir şeyler çıkartmalıydık. Zamanında bunu yapmadık. Sadece öykünmeci tiyatro değil de, (batıya öykünmeci tiyatro değil de) belki de, kendi değerlerimizi kullanarak da bir başka tiyatro bulmalıydık. Çünkü, Ortaoyunu dünyanın bence en zeki, en akıllı kara mizah eleştiri silahı. Ama çok daha fazla kullandığımızı düşünmüyorum.
Yusuf Sağlam: Yine, ben burada bir takım dayatmaların olduğunu görüyorum. Mesela, genellikle politikacılar şöyle söyleyebiliyorlar. “Önce karnımızı doyuralım. Paramız olsun, ondan sonra tiyatroya gidelim.” Ben burada, “hayır sizin ruh sağlığınızın yerinde olmasının bir önemi yok.” Yahut da “sizin fazla düşünmenize gerek yok. Biz sizin yerinize düşünürüz.” Çünkü, tiyatro izleyicisi düşünmeyi anlar ve kavrar. Niçinini, nedenini sorar. Bu düşünme edimi, gelecekte politikacılara bir bela olacağından mı, böyle bir dayatma var?
Levent Ülgen: O zaman, böyle düşünen insanlara ben, hemen şunu örnek veririm. Dünyada herhalde en büyük acıyı Auscwıhz kampında çekmiştir insanlar. Peki, o kamplarda açlıkla, hatta bırakın açlığı direkt olarak işkenceyle ve gaz odalarında öldürülmeyi yaşarken, niye hiç bir şey yapmamışlar da, ilk başta tiyatro ve orkestra kurmuşlar. Yani, adamlar ölümün eşiğindeyken bile tiyatro ve orkestra kuruyorlarsa bunun açlıkla, toklukla ilgisi yok. Refah düzeyiyle ilgisi yok. Tam tersi, sanat; yani, ister tiyatro olsun, ister müzik olsun, ister resim olsun, heykel olsun sadece ve sadece, insanın, dediğin gibi psikolojisini, ruhsal durumunu hayata bağlılığını artıran bir şey. Yani, insan belki açlığa dayanır ama, ruhsal yönden güçlenmesi için sanata mutlaka ihtiyacı var. O yüzden, ona güveniyoruz. Bu konuda çok güzel bir anım daha var. Bir arkadaşımın dedesinin başında geçmiş. Yemen’de esir düşüyorlar. İki Türk. Asker. Osmanlı askeri. Ömür boyu hapisler. Belki de idam edilecekler. Bir tanesi bir gün bir heykel yapıyor. Toplama kamp komutanı bunu görüyor. “Kim yaptı bu heykeli” diyor. İşte. Gösteriyorlar. “Şu Türk esir yaptı.” Yanına çağırıyor. “Dile benden ne dilersen” diyor. “Bu heykeli burada bırakacaksın, dile benden ne dilersen” diyor. “Özgürlüğümü ve arkadaşımın özgürlüğünü istiyorum” diyor. “İkiniz de serbestsiniz” diyor. Şimdi acaba ne heykeli yaptı? Biz bu öyküyü duyduktan beri, bir buçuk yıldan beri, bu heykeli düşünüyoruz. Acaba nasıl bir heykel yaptı ki, o kadar esir arasında kamp komutanı gitti, “Size hayatınızı bağışlıyorum” dedi.
Yusuf Sağlam: Kamp komutanı sanatçı olmasın?
Levent Ülgen: Ya da, sanatçı ruhlu en azından. En azından onun değerini taktir etmiş biri.
Yusuf Sağlam: Savaşla çelişik bir durum.
Levent Ülgen: Evet, evet.
Yusuf Sağlam: Türkiye’de tiyatro sanatının gelişememeliğinin önündeki badireler?
Levent Ülgen: Aslında, hiç bir engel yok. Tek engel, bu ülkedeki kültürel politikalar ve eğitim politikaları. Çünkü, dediğim gibi, bizde gerçekten malzeme çok sağlam. Ama, “teesis yok”. Sağlam bir iktidarın, sağlam bir hükümetin, öncelikle yatırımı kültüre, sanata ve eğitime yapması... Ve sağlığa yapması gerekiyor. Ama bu saydığım dört şey, bir çok şeyin gerisinde kalıyor.
Yusuf Sağlam: Ekmek kadar önemli olduğunu algılamaları gerekiyor.
Levent Ülgen: Evet. Ekmekten de... Hatta daha fazla algılamaları gerekiyor. Yine, bu konuda iyi bir anekdotum var. Tam mezun olduğum yıldı. (Ki, bunu rahmetli Aziz Çalışlar’a mektup olarak yazmıştım. “Ulusal kültür ve Tiyatro” kitabını okuyordum o sırada.) Karşıda bir fırın var. Ben sabaha kadar kitap okuyorum. Fırından ilk ekmek kokusu yayılıyor. Benim ona ihtiyacım var. Hemen iniyorum aşağıya. O sıcak ekmeği alıyorum. Kahvaltı yapıyorum. Saat beşte. Ama ben onu yaparken... Akşam... Oradaki fırıncı; “Ya, benim de sana ihtiyacım var... Ben de akşam tiyatro seyretmeye gelmek istiyorum” demiyor. Bu beni çok üzüyor. Biz bunu yakalamalıyız. Eğer... Sağlam bir iktidar, sağlam bir hükümet bunu yapmalı. İnsanları sanata bu kadar yakınlaştırmalı.
Yusuf Sağlam: Aslında, bu söyledikleriniz Türkiye’nin geleceği ile ilgili.
Levent Ülgen: Tabii ki, geleceği ile ilgili. Yani, sanatsız bir toplum olamaz. Yani, hele hele tiyatrosuz bir toplum asla olamaz.
Yusuf Sağlam: Özele dair sorularıma gelecek olursam. Sinema, televizyon oyunculuğu mu? Tiyatro mu? Desem!
Levent Ülgen: Şimdi, hepsinin kendine göre güzel yanı var. Geçenlerde, bir otuz beşlik bir kamarayla çalışma yaptık. Uzun süredir çalışmıyordum. Şimdi, o kameralar da gelişmiş. Eskiden otuzbeşlik kamera çalıştığı zaman, onun bir “hırrrr” diye bir sesi vardır. Şimdi, onu artık o kadar düzeltmişler ki, o seste çıkmıyor. Otuz beşlikle çalışmanın keyfi farklı. Tiyatronun keyfi daha bir farklı. Yani, hangisi hangisinden daha üstün derseniz. Bir tercih yapmayabilirim. Ama, her zaman tiyatronun hayatımda ölene kadar, elim ayağım tuttuğu sürece, sahnede olacağımdan eminim. İnşallah da öyle olur.
Yusuf Sağlam:İnsan sıcaklığı yine ön planda.
Levent Ülgen: Kesinlikle. Kesinlikle. O, altı yüz kişinin heyecanı, o altı yüz kişinin bir anda kahkaha atmasını, yada altı yüz kişinin bir anda nefesini tutmasını hissetmek, “Ben ne kadar iyi bir şey yaptım” diyebilmek, müthiş bir duygu.
Yusuf Sağlam: Bir kitapta okumuştum; “ içten bir taklitçi her zaman yanılsamacıdır.” Oyuncu, aslında yanılsamanın baş aktörüdür. Şimdi, oynadığınız iki dizide de; gerçekle- gerçek dışılık kaymalarına sıkça rastlıyorum. (Kafa sesi anlatımından da farklı.) Bunun kaynağı sizde mi? Rejide mi? Metinden mi?
Levent Ülgen: Şimdi, üçünden de. Metinden bir kere... Mantık... Çok da fazla mantık aranacak, aranmayacak bölümler de geliyor. Konular da geliyor. İşte... Bunlardan ilk aklıma gelen Metin Şentürk’le olan sahneydi. Yani, adama bir sürü numara yaptık. Hiç bir insan bunları yutmaz. Ama, işte, bu bir komedi dizisi olduğundan... Sitcom olduğundan... Bu tür abartılara metinden rastlıyoruz. Şimdi, çok güvendiğim... Yani, hem bakışına, hem enerjisine, hem rejisine güvendiğim bir yönetmenimiz var. Sibel Kocataş. Gerçekten ben kendimi ona teslim ediyorum. Ben aklıma ne geliyorsa yapıyorum, sadece Sibel’in “Bu az oldu, bu çok oldu” demesini bekliyorum. Sibel de, gerçekten, çok iyi bildiği için, bu işi öyle yerlerde, öyle müdahalelerde bulunuyor ki bize; gerçekten doğru. Onu yapmak, abartılı olacak... Yapmasak daha iyi... Ama, ben, genellikle özgür oynuyorum. Dediğim gibi, bir senaryodan kaynaklanan şeyler var. Yani abartı var. Onu belki biz biraz abartıyoruz. Sibel, bunu bazen toparlıyor. Bazen de daha da yapmamızı söylüyor. Ama, ben, orada daha çok, yönetmene kendimi teslim ederek oynuyorum. Çünkü, Sibel’e çok güveniyorum. Zaten seyrettiğim zaman da, Sibel’in enerjisiyle- reji enerjisiyle- benim enerjimin çok paralel olduğunu görüyorum. Mesela, beni tanırsın. Yani... Şeyde... En son, “Asiye Nasıl Kurtulur”da ,yönetmen beni aradığında sütunun tepesinde replik veriyordum. Değil mi? Ergin hocaya... Sütunlara tırmanmış vaziyetteydim. Yerinde duramayan bir adam olduğum için…
Yusuf Sağlam: Şimdi, tiyatro oyunculuğuyla, sinema oyunculuğunda bir devamlılık gözetilir, edilir. Şey yapılır... Yani mesela, tiyatro oyununa başladığında o enerji, o dinamizm, o grafik sizi sona götürür. Burada, dizinin çok hızlı çekildiğinden midir? Veyahut, devamlılığın çok gözetilmediğinden midir? Benim öyle bir kaygım var. Kişisel kaygım. Acaba, ondan mı kaynaklanıyor? diye sormuştum bunu.
Levent Ülgen: Tabii. Bazı şeyleri iç içe çektiğimiz için; devamlılık... Mesela, birinci gün salondaki sahneler toparlanıyor. Salon ve mutfak toparlanıyor. İkinci gün, ofisteki sahneler çekiliyor. Ama onlar birbirinin arasına giriyor. Yani, o devamlılıkta; kostüm olarak, efendime söyleyeyim mekan olarak, bir devamlılık tutan asistanlar elbette var. Ona çok dikkat ediyorlar. Ama, duygu olarak bazen, biz o devamlılığı kaçırıyor olabiliriz. Ama, yine dediğim gibi; Sibel, çok... Bu konuda titiz olduğu için, şey diyor. “Hayır, dün öyle oynamıştın. Sen mutfaktan şu duyguyla çıktın, şimdi ofise bu duyguyla gir” diye, bizi olabildiğince çok uyarıyor. Ama, yine de bu arada dediğim gibi, iç içe çekildiğinden, bir duygu atlaması oluyordur. Yani, orada çok soytarı bir şekilde, abartılı bir şekilde çıkıp, öbür tarafa çok dramatik, gerçekçi bir şekilde girdiğimiz illa ki oluyordur.
Yusuf Sağlam: Zaman ayırıp, bu olanağı bana tanıdığını için, kendim ve okuyanlar adına teşekkür ederim.
Levent Ülgen: Ben… Böyle bir imkanı tanıdığını için, ben teşekkür ederim.
Yusuf Sağlam: Sağ ol.
Levent Ülgen: Teşekkür ederim ağabeyciğim.
24.03.2005 Kızılay, Tömer
yazar@tiyatrokeyfi.com
|