İÇİMİZDEKİ MEDDAH

Haşmet Zeybek'le söyleşiyi yapan:

Meliha Savaş

"Hak dostum hak!

İsim isime,

Kisip kispe,

Semt semte,

Memleket memlekete benzer.

Benzemezse benzetirler.

Yanlış-doğru söylenir,

Dinleyenler eğlenir.

Okuyanlar satır aralarından öğrenir.

Atalım eli kulağa bakalım ne var sadırda. (havuzda)"

Bir Tiyatro Emekçisi Haşmet Zeybek... Geleneksel tiyatromuzun önemli yazarlarından. Kendisiyle; Tiyatro Türk Tiyatrosu ve Bölge Tiyatroları hakkında konuştuk…

Meddah, Meddahlık nedir?

Oyuncumudur Meddah, "Oyun!" nedir?

Peki, içimizdeki Meddah nedir?

Bizim kültürümüzde, Meddahlık geleneğimizin çok önemli olduğunu söylüyorsak, Meddahlık geleneğimiz nasıldır ve nasıl olmalıdır?

Aslında yukarıda belirttiğim konularda öğrenmek ve bilgilenmek isteğim vardı. Sorularıma geçmeden önce, sohbetimize giriş olsun diye bir meddah döşemesi yapmasını rica ediyorum ve anlatacak çok şeyimiz var deyip oturuyor sandalyeye atıyor mendili omzuna, sopayla da üç kere vuruyor başlıyor anlatmaya:

Hay Hak!

Hay Allah!...

Allah dedim de, Allah'ın başına gelen aklıma geldi:

Geçen gün huzurundaydım; adına işlenen cinayetlere, yolsuzluklara, hırsızlıklara, şeytanlıklara, iblisliklere, sihirbazlıklara, hilebazlıklara, hokkabazlıklara, düzenbazlıklara hiddetlendi, öfkelendi, yeri göğe indirdi. “Ya Cebrail” dedi. “Nasıl oluyor da ben kullarıma derdimi anlatamıyorum! Sen benim meddahımsın, seni peygamberlere gönderiyorum! Önce Musa'ya, sonra İsa'ya, sonra Muhammed'e, son olarak da, Hazrette insanları uyarıyorum. Niçin insanlar bu kadar gafil, bu kadar cahil, bu kadar sefil?”

Kıpkırmızı oldum. Ne diyeceğimi bilemedim. Devam etti: “Biz onlara ne güzel bir düzen kurduk. Irmakları, dağları, bitkileri yarattık. Size şahdamarınızdan yakınız dedik. Onlar ise bu doğa üzerinde doğal bir sosyal düzen kuramadılar. Hep şeytana uydular. Bana gelmek için; olmadık barınaklar, tapınaklar, ocaklar, tarikatlar kurdular. Şeytana uydular, birbirlerini soydular. Devamlı araya birilerini koyup bana şirk koştular. Aya, güneşe, ağaca, ota, kuşa, dağa, taşa taptılar. Çok çeşitli tanrılar yarattılar. Uruk şehrini kurdular, başlarına Gılgamış'ı kral yaptılar. İnsanın insana zulüm yapmasına, insanı sömürmesine gönlümüz razı olmadı! Gılgamış, öyle ileri gitti ki, bize kafa tuttu. Ölümsüzlüğü aradı ölüm korkusundan. Onu yarattığımız gibi tufan verip yok ettik!

“Biz isteriz ki insan insanın kurdu olmasın. İnsan insanın kaderini yazmasın. Ama bizi ve bizim güzelliklerimizi değil, kendi kötülüklerini birbirlerinden aldılar. Çeşitli tanrılar, tanrıçalar ürettiler. İçlerinde bazı Anadolu tanrıçaları uzun süre yaşadı; sonra ünleri, şanları, hikâyeleri sürdü. Bunlar yüzünden şehirler birbirine girdi. Adalet, eşitlik bozuldu. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik hep aranan, ama bulunmayan nesne oldu. Masal oldu, destan oldu! Biz Meddahlara da bunları anlatmak düştü. Teknoloji gelişti. İnsanlar birbirleriyle haberleşmeye, birbirleriyle boğuşmaya başladı. Küçük âlemler, büyük âlemden koptu. Küçük kıyametler, büyük kıyameti unutturdu. En büyük Şeytan Amerika, bir yılan olup dünyayı yuttu. Tribün analiz diye bir taktik geliştirdi. Devletleri içten çökertti, din diye, ırk diye, mezhep diye, tarikat diye böldü böldü yönetti. Pandora'nın Kutusu'nu, Pentagon'a yerleştirdi. Ülkenin istikrarını bozacak, ahlakını silecek, herkesi korkutacak teröristleri yetiştirdi. Silah, uyuşturucu sattırdı. İnsanları yoldan çıkardı. Dünyayı bir kargaşaya sürükledi. Savaşı, açlığı, yokluğu körükledi. Yalan, riya, hayal üzerine bir Amerikan rüyası, bir yaşama tarzı oturttu. Her ülkenin, her sorununun içine ellerini soktular. Fitne, fesat tohumları ektiler. Nesilleri okuttular, eğittiler, sonra da onları bir güzel seyrettiler. Tanrı; bunlardan, olanlardan hoşnut değil. Öyleyse gelin Allah aşkına, seyreyleyin gündemi. Yukarıdaki al gülüm ver gülüm!... Aşağıya böyle yansıyor!...

 

Teşekkür ederim. Terin soğumadan, sorularımı yinelemek istiyorum. Meddah, meddahlık nedir? Oyuncumudur meddah? İçimizdeki meddah nedir? Meddahlık geleneğimiz nasıldır? Bu gelenek sözel bir gelenek olduğu için bu konuda derin bilgiye sahip olduğunu biliyorum. Bizimle paylaşır mısın?

Meddah çok geniş çaplı bir şeydir. Yani Dünya'nın kurulduğundan, yıkılacağına kadar gidecek olan bir şeydir. Bunun ara bölümleri var. Hikâye anlatmak, öykünmek, yansılama… Yansılama konusu çok önemli bir konudur. Bu batıda da var. Mesela: Cristopher Caudweil'in, “Gerçekçilik ve Yanılsama” üzerine yazdığı nedir ki; aşağı yukarı aynı şeyleri anlatır ve İngiliz şiirini ritüellerinden günümüze kadar onu alır getirir. Şimdi… Bir meseleyi, bir yerinden almak değil, konuya hâkim olmayanlar hep şöyle şeyler söylüyorlar. Karagöz, orta oyunu, meddah, falan filan sistematik yapıyla… Sistematik öyle değil! Sistematik Şu:

Öncelikle, meddah kökünden, bütün taklitleriyle şeyiyle bir gırtlak adamıdır. İşte meddah'ın gölgeye çıkması, karagözü meydana getirir. Yani karagözün tiplerinin arkasındaki yine bir meddahtır. Açıkçası bir gırtlaktır. O gırtlak ne kadar genişse, ne kadar tipleme yapabiliyorsa, karagöz oyunu o kadar gelişmiş olur. Sonra bunun kostüme bürünmesi, sahnede görünmesi de orta oyunudur. Orta oyununa geldiğimiz zaman, meddah Pişekâr olur. Yani nedir? Oyunu yazan, oyunu yöneten ve oyunun iç yönetmeni olur… İşte çağdaş tiyatroda, tiyatronun olmazsa olmazı, oyuncu ve seyircidir ve bu düzenek doğal olarak kurulmuş, doğal olarak yaşamıştır. Peki, ne olmuş! Şöyle şeyler olmuş: Sözel gelenek olduğu için yazıya dökülmemiş. Bunda da esef edecek bir şey yok. Yazılmış olan metinlere, alıp bakılabilir. Biz şu bağlantıyı kuramaz mıyız? Artemis hikâyesi var. Nedir Artemis? Çok temiz tanrıça Afrodit gibi gidip de denizde menizde yıkanmaz. Mağarada yıkanır. Mağarada yıkanırken çoban görür. Çobanın gördüğünü görünce çok utanır. Çobanın gördüğünü nasıl anlatıyor. Yanında duran köpek hırlamaya başlar. Hırlamaya başlayınca bakar ki bir yabancı var, eliyle suyu atar, çoban geyik olur. Sonra biz bunu, Anadolu kültüründe, Abdal Musa hikâyesinde, bu geyik olmayı, geyiğe dönüşmeyi görürüz… Bütün bu metaforlar, birbiri içinde bağlıdır ve söker gider. Bir başka şey daha anlatayım: Yok olmayan şeyler… Mesela Midas'ın öyküsünde, Midas'ın altınları vardır, bugün yine aynı yerlerde altınlar aranıyor. Demek ki öykülerle gerçekler arasında, fiziki olarak da böyle bir bağ var. Bir şey daha anlatayım: Mitolojiler bazen ideoloji haline gelirler. Zaten biz onu işliyoruz. “ Mitolojisi olmayanın ideolojisi olmaz” diye… Şimdi Nevruz nedir? Baharın uyanışı… Bin yıldır bahar uyanıyor. Ama Türkiye'de, bir bakıyorsunuz ki, ideolojik bir hal almış olabiliyor. Çünkü neden? Kondense ediyor ve bu benim gösterim alanım diyor. Böyle bir şey mümkün mü? Yani ne kadar sıkıyönetim bildirisi yayınlarsan yayınla, bahar uyanır, gelincik çiçek açar, değil mi? Bazı şeyler vardır doğaldır. Bazı şeylerse sonradan kurulmuş şeylerdir ki, doğal olmayan şeylerin yaşaması mümkün değildir. Olursa zorlamayla olur onun için, buna tekrar dönersek, hele bizim işimiz tiyatroysa, bunun atomu tek kişidir. Bu tek kişilik anlatımın atomuda, bizim kültürümüzde meddahlık geleneğidir. Bu Ülke binlerce yıl bu kültürle yaşamıştır. Hani bazı Galatasaray aydınları çıkar derler ya! Türklerde kültür yoktur, Molier'i bilmiyorlar diye. Biz onlara diyor muyuz, onlarda Mevlana'yı bilmiyorlar onların kültürü yoktur diye. Çünkü bizim kültürümüz sohbet kültürüdür, muhabbet kültürüdür. Hatta Melamilik diye bir tarikat vardır. Bunlarda ibadet, simgeler yoktur. Hiçbir şeye uymazlar. Bunlarda Tanrı'ya varmanın tek yolu, sohbet muhabbettir. Yani sohbet toplumu çok önemlidir. İkinciside, usta çırak geleneğidir.

ŞBugün hala görüyoruz ki, usta çırak geleneği çok önemli...

Usta çırak geleneği olduğu için, biz bu öğretinin içinden birini alıp koyamayız. Nedir o? Şu: Bir Muhittin Arabi'siz bir Mevlana düşünülemez. Bir Mevlana'sız Şeyh Bedrettin düşünülemez, bir Yunus düşünülemez, Pir sultan Düşünülemez. Bunlar belli bir öğretinin, belli bir geleneksel uyumu içinde gelirler.

Bu öğretiler nedir?

Ne diyelim mesela, işte her zaman olduğu gibi, özel mülke karşı genel mülk. Bunlar olmasaydı, Yunus nasıl diyecekti “ Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi” Yunus “Komünist Manifesto”yu okumamış. Çünkü bizim geleneğimizde var. Eğer bir şey, gelenek de yoksa ritüelde yoksa seyirlikte yoksa o ayakta olmaz suni olur. Bir şeye bakarken,atomlarını ayrıştırıp, geçmişinde varmı, Geleneğinde varmı diye bakman gerekir. Onun üstüne geliştirdiğin her şeyde gelişir gider diye düşünüyorum.Bir de Doğu toplumlarında, bunalıp kalma, çözümsüzlük yoktur çözersin. Senin anlatacak bir derdin varsa, oturursun sandalyeye atarsın mendili omzuna, sopayla da üç kere vurursun, milleti dinletirsin. Yeteneğine görede, oyun bittikten sonra, şapkanı açar, paranı toplar, tencereni kaynatırsın. Beş kişi olur beş kişiye, on kişi olur on kişiye oynarsın. Çünkü tasavvufta şöyle bir şey vardır: “bir kişiden bin kişiye, bin kişiden bir kişiye” Yani bu nedir? Bütünleşme ayrışma, bütünleşme…

Hiçbir şey bütün değildir.

Bütün değildir. Yani şöyle bir şeyi demez. Şu kadar paramız yok, şu kadar oyuncumuz yok! Biz n'apabiliriz yoktur. Hatta bunu biraz daha getirirsen, Konfüçyüs'ün ritüeller üzerine yazıları vardır. Ritüeller doğu toplumlarında çok önemlidir. Mesela büyük proleter kültür devriminin özünde insanı dönüştürme, silahsız propaganda birlikleri vardır. Onların yaptıkları işler propagandadır ve birer meddahlıktır.

Buradan yola çıkarak çağdaş tiyatroya gelebilir miyiz?

O zaman demek ki, biz buradan alırsak, Çağdaş tiyatronun mekân diye bir sorunu yoktur.

Bir köy düğünü düşünelim. Hiçbir zaman mekânsal olarak bu köy düğünü, aman ağanın evi daha büyük diye ağanın evinde yapılmaz. Herkesin kendine göre evi neyse o köy oraya sığar.

Bir atasözü vardır: “ Gönüller sığarsa her şey sığar” diye…

Burada da açıcı sözler vardır. Nedir? Düğün alayının elinde bayrak vardır ve önden yürür. “ Evlerinin önü meşe/ Dibini keklikler eşe/ Kız evi varıyoruz/ Odayı iyi döşe/” deyip bayrağı oraya dikti mi orası kız evidir. Yani ne diyelim, Rönesans Tiyatrosunun, batı tiyatrosunun binlerce dekorla tahtayla betonla, birebir ev kurduğu yere bir ufacık simgeyle, adam oraya mekân yapıyor. Bu mekân açmaları müthiştir.

Çağdaş Tiyatronun arayıp da bulamadığı şey olsa gerek…

O da bizde vardır işte… Bazen insan şunu söyleyebiliyor. Diyorlar ki “ Bin yıldır bu tiyatro var.” Bu tiyatro bin yıldır değil, üstüne kavga bile verdiğimiz bu İtalyan Tiyatro dediğimiz kutu tiyatro, beş yüzyıllık tiyatrodur. Bu da kapitalizmin, Rönesans'ın gelişmesiyle…

Nedenini nasıl açıklıyorsun?

Nedeni şudur? İlk o anlamda tiyatro 1495 yılında kurulmuştur. Kapının önüne bir gişe konulmuştur bilet kesilebilsin diye. Rol ayrımı gündeme gelmiştir. Aktörler ayrı yerde, seyirciler ayrı yerde ve insanlar anca yarım saat önceden yerini bulabilirler ki bu bizim tamamen ret ettiğimiz bir tiyatro. Bize de bunun girişi 1914'tür.

Bizim tiyatrolar da onların devamlılığı zaten…

Şunu ekleyeyim, bunlar klasik tiyatro olarak olabilir ama benim düşündüğüm, çağımızdaki etkin seyirciyi katabilecek gücü yoktur. Mesela bir “Mevlit” oyunu gibi, ne diyelim, tam uyuyacağın zaman ayağa kaldıran, ayrı yerlere oturtan, bir dinamizmi, bir gücü var mıdır? Olabilir mi? Zaten seyirci yarım saat önceden yerini zor buluyor…

Demek ki 21.i yüzyılın tiyatrosu, eğer aktörle seyirci esastır hatta seyirci etkindir ve katılımcı seyirci diyorsa düzeneği bu değildir. Bu rol dağıtımında seyirciye söz hakkı falan yoktur.

Biçimleri nelerdir? Farklı mı?

Onlar işte bugüne kadar yaptığımız yapacağımız şeyler…

Tiyatronun kendi yapısından gelen, insanın insana karşı gücü, hiçbir sanat dalında olmayan bir şey…

Olmayacak bir şey de… Biz ille de tiyatroyu fonksiyonlarından koparıp böyle bir yerlere sıkıştırırsak, çok az seyirciye ulaşmış oluruz. Son yıllarda bizim yaptığımız bir şey söyleyeyim: Sultanahmet meydanında da “Düğün ya da Davul” oynadık, kapalı spor salonunda da oynadık. Bir gecede beşbin kişiye ulaşma olanağı var tiyatronun.

Biliyorsun yıllar önce Bursa Devlet Tiyatrosunda “Düğün ya da Davul” oynamıştık. Bu söylediklerini gözlemlemiştim… Eğer bu sohbeti bağlarsak, asıl söylemek istediğin ne olabilir?

Benim söylediğim şey, insanlara, herkese bir oyuncu diye bakıyorum. Dünyaya gelmiş herkes bir sistem kurmuştur. Mevlana “ Bu dünya bir yansımadır” der. Şeyh Bedrettin “Bu dünya bir aynadır” der. Herkes bir şey söylemiştir. Ben de diyorum ki: “Bu dünya bir oyun insanlarda oyuncu” bu insanlara rol veren birileri var. Bu rolü itiraz etmeden kabul edenler, kaderciler, rolüne itiraz edenlerde devrimciler. Ne mutlu! Rolüne itiraz edip adam gibi yaşamaya ve oyuncu olduğunun bilincine varmaya… Yoksa başı sonu belli bir sahne bu… Yani her on yıla bir sahne desek, taş çatlasa on perdelik bir oyun…

Devlet Tiyatrosunda çalışan bir oyuncu olarak, düşünmek bile istemem ama Devlet Tiyatrosunun varlığını sorgulayanlar var. Devlet Tiyatroları ve Bölge tiyatroları için düşüncelerin nelerdir?

Bazı toplumlar, bizim toplum devletçi toplumdur. Yani, hayır da- şer de devletten gelir. Biz şöyle çevirip söyleyemeyiz. Devletin Tiyatrosu olmaz, şirketin tiyatrosu olur. Yani, Coca Cola kim için tiyatro yapar? Coca Cola halk için niçin tiyatro yapsın? Her şeye rağmen, ancak ödenekli tiyatrolarla tiyatro var olabilir, devamlılığını sağlayabilir. Tabi ki, burada önemli bir şey var. Bireyler çok önemlidir. Hele bizim toplumumuzda kurumlar değil, fiili durumlar önemlidir. Bireyler bazen kurumların önüne geçer. Yani bununla şunu demek istiyorum. Bir Sami Şekeroğlu olmasaydı, Türk sineması arşivi olmazdı. Bir, Osman Hamdi olmasaydı, müzecilik olmazdı. Tiyatro dediğimiz, halkın kültürüyle ilgili arşivi, bilgiyi yayması, özel şirketlerin ve özel kişiliklerle yapılacak işler değildir. Bunlar kurum olması gereken işlerdir. Kurumlu işlerdir. Bizim ödenekli tiyatro dediğimiz Şehir Tiyatroları, Osmanlıdan sürüp geliyor. O günden bugüne kadar oynanmış oyunlar var. O günden bugüne kadar kaç insan gelmiş geçmiş. Kaç kuşak geldi mesela… O anlamda Şehir tiyatrolarına ve Devlet Tiyatrolarına çok önem veriyorum. Bu kurumlar devlet desteği görmelidir çünkü Devlet kültüre yatırım yapmaya mecburdur, şirket değildir. Devlet bir ticari kurum değildir. Şirketler ticari kurumlardır. Ayrıca baskın bir şekilde bir sınıfın kurumlarıdır.

Bölge tiyatrolarına gelince: Bölge tiyatroları kaçınılmaz bir şeydir. Sosyal olaylar, hele günümüzde tek tip beslenme gibi tek bir kaynaktan bilgi edinme ve karşılıklı eğitimin olmadığı yerde, bilgi edinme ve karşılıklı eğitimi tiyatro sayesinde sağlıyor ve

diyalog kurabiliyoruz. Sosyal bir olay oluyoruz. Tiyatroya yüklediğim yüküm, seyirci, oyuncu arasındaki ilişki ve diyalogdur.

Bölge Tiyatroları tabiî ki bir yük daha almalı, bölgeleri araştırmalı, bölgelerde nicelik kadrolar gidip, o bölgelerin aktörleri yetiştirilmeli. Sanıyorum Devlet Tiyatroları bunlara hizmet ediyor.

Bu arada şunu söylemeliyim. Bence Türk tiyatrosu, Dünya tiyatrosuna örnek olabilecek bir gelişme içindedir. Nedeni de coğrafi konumlarından dolayıdır.

Batı kültürü taklit edilemez geçilemez, aşılamaz diye batılıların dediği gibi bakmıyorum. Aşılmazlık kültürüne inanmıyorum. Her şey aşılır, her şey geçilir. Eğer, Hegel olmasaydı, Karl Marx olmazdı. Var mı öyle bir şey, matruşka gibi gelir durursun. Ha! Burada şu var: Bunu kendim de tespit ediyorum. Batılı yazarlardan da okuyorum. Mesela, Walter Benjamin'den Cristopher Caudwell'den okudum. “Ölen Kültür Üzerine Eleştiri” diye bir kitabı vardır. Ben biraz batı kültürünün durağanlığından dolayı, çöküşe doğru gittiğine inanıyorum. Ama bizim toplumda da çok daha dinamik bir kültürün gelişeceğini görüyorum.

Şöyle bir şey var. Bugün bütün insanlar cennetini kaybetmiş durumda ve paranın cehenneminde savaşmaktalar. İnsanlar bir gün akıllarını başlarına alır. Yaradılışın, hikmeti, nimeti bir şey olmalı ve bir gün ben bu dünya ya neden geldim diyebilir.

Devlet Tiyatrosu'nun kendine bir çeki düzen vermesi gerekir. Devlet Tiyatrosu, bu halkın vergileriyle, halktan topladığı paralarla yaşayan bir tiyatro. Halk kültürüne yaslanması gerekir. Klasikler filan yapılır. Aktörler birer meddah gibi, halkçı propagandacı gibi yetiştirilmelidir. Birisi hastalandığı zaman, perde kapanmamalı. Yani bir aktör tek başına çıkıp bir şey anlatabilmeli. Sınavlarda öyle olmalı. Aday sandalyeye oturmalı, iki saat hikâye anlatan adam aktördür. Anlatamayanı geç…

Cüneyt Gökçer kırkıncı yılını yaptı, programının başına “Kral Lear”i koydu.

Hayır, olamaz demiyorum. Ama işin bir esası vardır. Ödenekli tiyatroların halk kültürüne sırt çevirmek gibi yanları var. Bu sadece tiyatrodan dolayı değil. Yazarı çizeri de bunun farkında değil. Biz bugün Brecht'leri, oynayarak, faşizmi anlatamayız. Brecht'in dönemindeki faşizm National Faşizmdi. Günümüzde yaşadığımız faşizm,” Enternasyonal Faşizm”dir. Arada bir fark var. Global Faşizm başka, Ulusal Faşizm başka. Bu ayrımı biz koymazsak, bunu biz aydınlar olarak halkımıza anlatamazsak, halkın bunu kendi kendine nerden öğreneceğini düşüneceğiz. Bu da özellikle tiyatronun işi…

İkinci Dünya savaşında, Almanlar “Fırınları kapatın, Tiyatroları açın morali bozuk bir halktan bir şey olmaz. Ama coşkulu olan halktan her şey olur.” dediler.

O nedenledir ki; Almanya bu kadar kısa zamanda kendini topladı. Fransa toplayamadı. Bunalıma gitti ve Bunalım Edebiyatı çıktı. Çünkü Hiroşima, Auswitschz kampları, Yalta konferansı, Dünyayı, aydınları bunalıma sürükledi. Halktan kopuk aydınlar ilk 1950'den sonra ortaya çıktılar. Aydınlar sistem dışıdır. Sistem aydını olunmaz, sistem aydını kâtiptir

İnsanları dönüştüren geliştiren, bu tiyatro, bu bilgiler, bu hayatı üreten emekçilerin hakkıdır. Biz niçin onların kültürünü onlara vermiyoruz. Onlara götürmüyoruz.

Yani sloganımız şu olmalı: Tiyatro halkın olsun, gazinolar mafyanın!

 

Bu söyleşi için çok teşekkür ederim.

 

 

Meliha Savaş

Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncusu

 

 

Not: Bu yazı Tiyatro Dergisi Eylül sayısında yayınlanmıştır.

 

yazar@tiyatrokeyfi.com

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.