|
İstanbul Devlet Tiyatroları’nda görev alan bir sanatçısınız.
Profesyonel oyunculukta 26 yılı geride bıraktınız. Altı oyundan
oluşan Toplu Oyunlarınızın üçüncüsü de yayımlandı. ‘Ful Yaprakları’,
yazdığınız oyunlar arasında sahnelenen üçüncü oyununuz sanırım.
Oyun yazma uğraşınız nasıl başladı?
1994 yılında ‘Kıyamet Sularında’ isimli oyunumu yazdım. 1995
-96 sezonunda İstanbul Devlet Tiyatrosu repertuarına aldı
ve Oda tiyatrosunda sahnelendi. On yıl sonra da ‘Ful Yaprakları’
sahneleniyor aynı yerde. Bu benim için büyük bir onur. 1996
yılında ‘Kıyamet Sularında’ Avni Dilligil ve İsmet Küntay
en iyi yazar ödüllerini almıştı. Ayrıca yönetmen ve oyuncular
da ödüllendirilmişti. Kenan Işık sahneye koymuştu oyunu. Başta
yönetmen ve oyuncu arkadaşlarım ve de çalışan herkes çok sahiplenmişlerdi.
Şimdi de çok sahiplendiler ‘Ful Yaprakları’ nı. Bütün arkadaşlarım.
En büyük mutluluk bu benim için. Paylaşım. Hiçbir şeyle ölçemezsiniz
bu hazzı. Seyircinin size katılması için öncelikle ekibin
yaklaşımı çok önemli. Onların bu heyecanı gerek kuliste, gerek
sahnede o kadar belli oluyor ki gözlerinden.. Tek başıma çalışmayı
sevdiğim için başlamıştım oyun yazmaya, arkadaşlarımın desteği
devam etmemi sağladı. Şimdiye kadar yedi oyun yazdım. Altısı
basıldı, üçü sahnelendi.
|
Sahnelenmemiş oyunlarınızın oynanması için girişimler
var mı?
Hayatım boyunca korkmuşumdur bu girişim dediğiniz işten.
Girişimler hep benim dışımda gelişti. İlk oyunumu çekinerek
okutmuştum bazı arkadaşlarıma. Biraz destek görünce
de Ankara’ ya yollamıştım repertuar kuruluna. Şimdi
arada arıyor bazı öğrenciler, ‘falanca oyununuzu oynayabilir
miyiz?’ diye, inanılmaz derecede mutlu oluyorum. Sanırım
birkaç üniversite oynadı Anadolu’da. Uzun süre mektuplaştık
bazılarıyla. Konservatuarda tiradlar çalışıyor çocuklar.
İnternette ‘Erkekler Tuvaleti’ni çalıştıklarını okudum
İzmir’ de. İnşallah çağırırlar beni de. Profesyonel
anlamda yeni bir girişim var mı bilmiyorum. On yılda
üç oyunumun üç ayrı tiyatro tarafından dört kez sahnelenmesi
benim için yeterli şimdilik.
|
Ful Yaprakları’nı 2002’de yayımladınız. Bu kadar uzun
mu sürüyor bir projenin hayat bulması?
Doğrusu bu şansı yakalayacağımı ummuyordum başta. Sonra repertuar
kurulundan geçince umutlandım biraz. Aslında oyunun repertuar
kurulundan geçmesi de bir anlam taşımıyor. Oyunu sahneleme
arzusu gösteren yönetmen de çıkmayabilir. İki yıl önce Devlet
Tiyatrosu ilan etti oynayacağını. Kısmet bu güne imiş. Bence
sonuç açısından çok da iyi oldu gecikmesi. Şans diyorum çünkü
bu gün oynanmasını bile büyük bir şans olarak görüyorum. Oyunun
seyirciyle buluşacağına inanan seçiciler, idareciler, yönetmen
ve oyuncu arkadaşlarım.. Bunların bir araya gelmesi bile mucize
gibi. Ne bileyim, yönetmen benimser mesela, oyuncuyu inandıramaz.
Ya da tersi olur. Yahut yazara inanmayıp kerhen oynarlar.
Bunlar genelde yıllardır yaşadığımız şeyler. Belki de işin
yapısı gereği, huzur içersinde geçen provalara pek sık rastlanmasa
da ben bu oyunun çok huzurlu bir çalışma ortamından sonra
sahnelendiğine inanıyorum. Bu anlamda projenin hayata geçmesi
için harcanan süre değil, sonuç çok önemli benim için. Sonuç
ise dediğim gibi olumlu galiba. En azından benim için varılabilecek
en iyi sonuçlardan biri. Oyunum oynanmasaydı ne yapacaktım?
‘Harika bir oyun yazdım’ diye kapı kapı dolaşamayacağıma göre,
şimdiki gibi iki arada bi derede sürdürecektim yazmayı. Benim
işim de bu zaten. Gerisinden anlamam, anlamak da istemem.
Oynanınca elbette çok mutlu oluyorum ama oynanmaması da pek
etkilemiyor yaşamımı. Hiçbir konuda hırslı değilim. Bu özelliğimi
zaman zaman büyük bir eksiklik gibi görsem de, sanırım genellikle
de memnunum bu halimden. Oyunum oynanmazsa kendim çıkar başkalarının
yazdıklarını oynarım. O da olmazsa ense yaparım.
Ful Yaprakları’nı seyrettikten sonra “Bu oyun mutlaka
yabancı dillere tercüme ettirilmeli!” demiştim içimden. Metnin
anlatım zenginliği, karakterlerin -alt yapılarının- replikleri
ile çok sağlam çizilmiş olması, kurgudaki özen ve çağdaş dili
gereği...Bir de, metniniz üzerine çözümleme yapacak insanları
hayli zorlu bir yolculuk bekliyor. Tekstte yaptığınız göndermeler,
metaforlar, kolay yenilip yutulacak sözler barındırmıyor.
Sahnelenmeden önce bir tiyatro adamı olarak endişeleriniz
oldu mu? Ürktünüz mü hiç, rejisöre teslim ederken?
Çocuğunuzu teslim ediyorsunuz. Ya iyi bir hocaya vereceksiniz
ya da Erkin ağabey gibi kendiniz eğiteceksiniz. Şaka bir yana
ben rejisörlükten anlamam ama rejisörden anladığımı sanıyorum.
Bu nedenle de gönül rahatlığı içersinde, iyi bir hocaya denk
düştü diyebilirim. Turgay Kantürk, çok iyi bir isim. Daha
önceki çalışmalarını biliyorum. Üstelik oyunun geçtiği dünyadan
da haberdar. Ve de şair. Siz olsanız teslim etmez misiniz
oyununuzu, gölgesini sonsuzluğa uzatan bir şaire?.. Tabi bu
kişi aynı zamanda bir tiyatro adamıysa.. Başkaları da var
elbet. Hayata komşu pencerelerden baktığımız başka arkadaşlarım
da var ama Turgay sonuçta çok iyi bir oyun çıkardı. Oyunu
doğru okudu ve zenginleştirdi. Rejisör olarak da bir güzel
imzasını attı altına. Kollektif üretilen işin yukarıda da
belirttiğim gibi bir huzur ortamı içersinde oluşturulması
gerekiyor. ‘Huzur’dan kastım üretime yönelik tartışmalar değil
elbet. Kıran kırana da tartışabilirsiniz ama o kastettiğim
huzur vardır hep. Bu da kanımca doğru paylaşımla gerçekleşir.
Ben bir yazar, Turgay yönetmen, Musa, Özden ve Özlem oyuncu
olarak, Enver ışık tasarımcısı, Gülhan kostümccü ve Ethem
de dekor tasarımcısı olarak doğru bir paylaşım yakaladık.
Bu isimleri pohpohlamak için söylemiyorum. Çok çok eminim
bu paylaşımdan. Dönelim sorunuza; başlangıç da, oluşturma
süresi de, sonuç da ürkütücü olmadı.
Oyununuz bana göre, günümüzün yalnızlaştırılmış, hiçleştirilmiş
insanının sanal alemdeki gezintilerinden yola çıkarak, bir
türlü kendini bulamayaşının iç sorgusu, patlamaları, traji-komik
yalan-gerçekliği üzerine tokat gibi bir metin. Bu oyunu yazma
süreciniz nasıl oldu? Sıkıntılı, içinden çıkamadığınız yazma
anları oldu mu? Yoksa, ‘kurgusu’ ta başından hazır mıydı kafanızda?
Başka bir oyun yazacaktım bu çıktı. Nasıl bitirdim bir ben
biliyorum. O anki curcuna arasında nasıl yazdım anlamadım.
Dedim ya, çok farklı bir oyun yazmak için oturmuştum masaya
ama iki sayfa yazdıktan sonra değiştirdim fikrimi. Sonraki
günlerde ne yazacağımı biliyordum artık. İş onları kağıda
dökmeye gelmişti. Kağıt ağız alışkanlığı elbet.. Kağıdı kalemi
unutalı yıllar oldu. Bu arada dizide oynuyordum, tiyatroda
oyunum vardı ve hayatımda özel acılar, tatsızlıklar yaşanıyordu.
Hayatımı beş altı parçaya bölmüştüm. Oyun yazmak yoktu bu
parçaların arasında. Ne zaman müsaitti, ne de kafam. Öte yandan
hiç çıkaramadım aklımdan. Saplantı halinde oyunu düşünmeye
başlamıştım. ‘Kaktüs Çiçeği’ oynuyorduk Taksim sahnesinde.
Setten oyuna koşturduğum sıralarda notlar alırdım kuliste.
Bir yandan oyunumu oynar öte yandan eve gittiğimde yazacağım
sahneleri düşünürdüm. Makyaj kalemiyle ufak notlar alırdım
soyunma odasında. Sonra eve dönüp tasarladığım sahneyi yazardım.
Böyle böyle bitti ‘Ful Yaprakları’. Bittiğinde çok mutlu olmuştum.
O zamanlar hayatımdaki tek mutluluk o şartlarda bir oyun yazabilmiş
olmaktı. Ve de kanımca güzel bir oyun çıkmıştı.
Oyunlarınızı yazarken aynı zamanda bir ‘oyuncu’ olmanın avantajları
oluyor mu? Dramatik düşünce, sizde zaten yıllar içinde özümsediğiniz
bir şey...Faydası oluyor mu oyun yazarken?
Olmaz mı.. Sahnede oldum olası kitabi konuşmalardan nefret
etmişimdir. Edebiyat arenası değil ki sahne, hayatın kendisi.
Ama hayatın kendisi diye de hayatı olduğu gibi getiremezsiniz.
Rastgele yaşanan hayatı rastgeleymişcesine oynayabilirsiniz.
Rastgele değil de rastgeleymişcesine yazmaksa ayrı bir denklem
gerektiriyor. Tekniği sezdirmemelisiniz. İlk sahnedeki alelade
bir cümle birkaç sahne sonraki başka bir sözcükle bağlantılı
olabilir. Bütün şifreleri oyunun bütününe ve biribirini tamamlayacak
uzaklıkta serpiştirmelisiniz. Bu arada ufacık bir mesaj kaygısı
oyunu yerle bir edebilir. Yazarken bir sahnenin ne kadar süreceğini
tam bilemeseniz de, dinleyerek ayarlamanız gerekiyor. Mizansenleri
de göz ardı etmemeli. Çünkü süre çok önemli. Bu anlamda oyunculuk
deneyimi işe yarıyor. Rol çalışırken de yaparsınız bunları.
Ben yazarken kafamda oynarım o sahneyi ama asla belli bir
oyuncu düşünmem. Başta söz de düşünmem. Kanımca tam bir formülü
de yok bunların ama oyunun gerçeği ile oyunun gerçeğine ters
düşen her şeyi ayırmalısınız biribirinden. Bazen müziğini
bile duymaya çalışırım yazdığım sahnenin. O sahneye vuran
ışığı düşünürüm. Sakın yanlış anlaşılmasın, yazarlık böyle
olur falan demiyorum. Zaten yazar olduğumu da sanmıyorum.
Yazıyorum ve seviyorum bu işi. Oyunculuk deneyimim olmasaydı,
sahne gerceğini bilmeseydim daha farklı yazardım sanıyorum.
Laf aramızda oyuncu falan olduğumu da sanmıyorum. Kendi çapımda
bir şeyler haykırıyorum sadece. Gene de bütün bunları rastgele
haykırışlar şeklinde değil de, bilinçli bir biçimde yaptığımı
düşünüyorum.
Oyuncuların, başta Musa Uzunlar olmak üzere, rollerini çok
sevdiklerini hissettik Başarılı buldunuz mu oyuncu arkadaşlarınızı
siz de? Yoksa izlerken, “ya şurayı, şöyle yapsaydı!” dediğiniz
yerler çok oldu mu?
Üçü de can kattılar oyuna. O kadar çok şey söylemek istiyorum
ki, ama yağcılığa girer diye korkuyorum. ‘Şurayı şöyle yapsaydı’
meselesine gelince, o hiç bitmez ki. Beylik bir laf olacak
ama gerçekten oyunculuğun sonu yok. Gene de, doğru yorumladıktan
sonra, iyi de oyuncu olunca - nasıl hayatta yaşadıklarımıza,
yaşandıktan sonra ‘şurayı da şöyle yapsaydım’ deme şansımız
yoksa - oyuncuya da ‘şurayı şöyle oynasaydın’ demeye gerek
yok pek. Adam doğru oynuyor. Güzel oynuyor. Oynamaktan haz
duyuyor ve en önemlisi hayatın içindeymişcesine oynuyor ve
inandırıyor. Orayı da kafasına göre oynasın. Bizim kızlar
alınmasın sakın, ‘adam’ derken hepsini kastediyorum.
Türkiye’de bir ilk gerçekleşecek yakında sanırım. Oyunun internetten
yayınlanması projesi gerçekleşirse nasıl tepkiler bekliyorsunuz?
Bu konuda hiçbir fikrim yok. Tanımadığım kişiler bile mail
atıp soruyorlar ne zaman gerçekleşecek diye. Bakalım, birlikte
göreceğiz.
Oyunu tercüme ettirmeniz konusundaki önerime nasıl bakıyorsunuz?
Başka oyunlarım için birkaç çevirmen arkadaşıma teklif etmiştim
laf arasında ama pek sıcak bakmadılar. Ben de üstünde durmadım.
‘Kızıl Ötesi Aydınlık’ isimli oyunumu birkaç yıl önce erkek
kardeşimle birlikte çevirmiştik, eğlenmek için. Öylece duruyor
kütüphanemde. Ful Yaprakları’ na gelince.. Üşenmezsem belki
ilerde ben çeviririm desem de, bu gibi işler bana vergi iadesi
zarfı doldurmak kadar külfetli geliyor. ‘Erkekler Tuvaleti’
Almanya’da oynanacaktı geçen yıl ama çevirmen yarım bırakmış
galiba. Elbette çok isterim çevrilmesini. Oynanmasa bile birkaç
tiyatro sever tarafından okunmuş olur. Ama sanırım o kadar
kolay değil ki bu işler.
yazar@tiyatrokeyfi.com
|