|
Kendiniz için söz ederek başlamak ister misiniz?
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dramatik
Yazarlık Bölümü'nde öğretim görevlisiyim. Daha önce Mersin
Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak
çalıştım. Frida'dan önce de oyun yazıyordum ama Frida oyunun
proje düzeyinde bir ilk çalışma olduğunu söyleyebilirim. Oyun
yazmak bugüne kadar... oyun yazmak anlamına geliyordu! Frida'da
çok inandığım bir şeyi yapma fırsatım oldu. Oyun yazmayı edebi
bir etkinlik olmaktan çıkaran unsur, sahne gerçeğini hesaba
katarak yazmak. Jülide'nin birkaç ay içinde bu oyunu oynayacağını
bilerek yazmak önemliydi. Biri bir gün kapının çalıp sahnede
Frida'yı oynamak istediğini söyleyip, ona bir oyun yazmanızı
talep ettiğinde bunun farklı bir süreç olduğunu anlıyorsunuz
zaten. Daha baştan sizin dışınızda birinin, çalışma odanız
dışında bir mekanın varlığını ve o varlığa bağlı ağırlığı
hissederek yazıyorsunuz.
Bu oyun nasıl ortaya çıktı?
Aslında tuhaf bir tesadüf oldu benim için. Mersin'de yaşarken,
bu oyunun dramuturgu Zerrin Yanıkkaya'yla aynı evi paylaşıyorduk.
O dönemde, Frida oyununu yazmak için birtakım malzemeler toplamaya
başlamıştık. Sonra yıllar geçti, biz oyunu yazmadık, çalışmadık
ama üstünde konuştuk, düşündük. O dönemde de bir Frida rüzgarı
vardı. Zerrin İstanbul'a yerleştiğinde gazetede bir haber
okumuş; Frida Kahlo hakkında bilgi toplayacak, üzerinde çalışacak
bir ekip arandığını öğrenmiş. Frida ile ilgili çalışmalar,
Jülide Kural'ın yönlendirmesiyle uzunca bir süredir bir "kadın
projesi" olarak yürüyormuş zaten. Pek çok tanıdık ismin olduğu
bir kadın grubu, Frida'yı yazmak için birkaç toplantı yapmışlar.
Jülide Kural'la tanıştığımızda Frida projesinin beş yıldır
aklında olduğunu söyledi. Birkaç girişimi olmuş; bazıları
olumlu sonuçlanmış, bazılarından da hiçbir sonuç alınamamış.
Jülide, bu oyunu yazabilecek birini arıyordu. Zaten Zerrin
de ortak arkadaşımızdı. Böylece Ankara'da bir araya geldik
ve üç-dört saatlik bir görüşme yaptık. Jülide, projeyle ilgili
düşüncelerini anlattı, ben de nasıl bir şey 'taşıdığımı' söyledim.
Tiyatrodan ne anladığımı anlatmaya çalıştım. Yaklaşık iki
ay sonra da oyunun omurgasını gönderdim ona. Dönüştürülecek
bir haldeydi ama bütün omurgası hazırdı. Çok heyecanlandı.
Tamam, dedik ve devam etmeye karar verdik. O omurganın üzerine
oyunu kendimce kurmaya çalıştım. Oyunu teslim ettikten sonra
iki kez daha buluştuk, kimi yerlerde anlaştık kimi yerlerde
anlaşamadık. Anlaşamadığımız yerlerin pek çoğunu onun kafasındakilere
yaklaştırdım. O yüzden de bu oyun, "Jülide Kural versiyonu"
benim için.
Frida Kahlo'yu seçmenin bir sebebi olmalı? Neydi sizi
ona taşıyan?
Dramatik bir malzeme olarak çok iyi bir olanak. Merkezinde
bir "kaza" bulunan, onunla parçalanmış bir hayat aslında Frida'nınki.
Ama buna rağmen, üzerine sanatlı bir hayat, estetize edilmiş
bir hayat kurulabilir mi, sorusuna verdiği yanıt beni çok
heyecanlandırmıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse ben Frida
Kahlo'yu 1996'dan önce tanımıyordum. Önce resimlerini gördüm,
ondan sonra hayatını okudum. Zaten ikisi de yan yana... Kendi
hayatını sanat eserine dönüştürebilmek gibi bir yeteneği var.
Çok az insan bunu yapabilir. Resmiyle tanıştığınız zaman hayatıyla
da tanışıyorsunuz Frida Kahlo'nun. Meksika gibi fazla "erkek"
bir toplumda Frida Kahlo, bir kadın olarak yolunu çizmiş ve
o yolda yürümüş. Bu beni çok etkiledi. Komünist olmuş, sanatçı
olmuş, kadınlara yakıştırılmayan ne varsa hepsini "olmayı"
becermiş. Bu bana çok heyecan verici geliyor. Üstelik Diego
gibi çok güçlü bir erkek figürünün yanında durduğu halde becerebilmiş
bunu. Diego ile Frida'nın birlikte çekilmiş fotoğraflarında
gördüğümüz o oransızlık bile çok ilginç. Biri kocaman bir
adam, diğeri küçücük bir kadın. Ama buna rağmen hiç de küçük
kalmamış o kadın. Frida'nın hikayesi benim için orada başlıyor.
Frida Kahlo'nun ressamlığı kadınlığının önüne geçiyor mu?
Ya da kadınlığı başka bir kimliğini geride bırakıyor mu? Sizi
en çok etkileyen yanı ne?
Kimi zaman komünistliği benim için çok önemliydi, kimi zaman
sanatçılığı, kimi zaman kadın olma biçimi, çocuk doğurmak
isteyip de doğuramaması... başka başka dönemlerimde başka
başka yönleri ilgilendirdi beni. Ama normalde hiç kimseyle
bu kadar uzun bir zaman ilgilenemezsiniz. Ama ilgileniyorsanız
da, yaşamınızın herhangi bir yerine denk düşüyorsa da dönüp
bakılacak çok değerli bir şey vardır orada. Biraz öyle bir
şey benim için Frida'nın hikayesi. Bir de açıkçası bireysel
yapılan sanatlar beni çok çekiyor. Oyunculukta birileriyle
birlikte olmak zorundasınız oynamak için. En azından rol arkadaşınızla
göz teması kuruyorsunuz. Ama resim yapmak da yazmak da kendi
kendinize yaptığınız şeyler. Benim gibi asosyal biri, Frida
gibi sosyal birine pek yakışmıyor ama öyle bir çekiciliği
var benim için. Yalnız kalıp gece resim yapmasıyla, gece yalnız
kalıp onun oyununu yazmam arasında bir sürü bağlantı var.
Gece, onunla aranızda bir ortaklık kuran bir zaman mıydı?
O kadını daha çok hissettiğiniz...
Gece, çünkü, antenlerini açtığın zaman... Oyunun ilk versiyonunda
ismini 'gece'li bir şey koymak istedim, gece yazılmış bir
oyun olduğu için. Frida da geceleri sancılardan uyuyamayan
bir kadın. Yazmakla ilgili sancılı söylemi biraz da öyle bir
şey zaten. Bu kadar hassas davranmak konusunda kendi kendimize
sözler verdiğimiz, yeminler ettiğimiz bir mesele olunca, -sonuçta
özel bir kadının hayatını yazıyorsunuz- burada sorun yaratacak
çok alan var, "acıklı" bir hikayesi var, o "acıklı" hikayeyi
sömürmeden anlatmak çok zor. Bütün bu zorlukların üstünden
atlayıp geçildi mi, çok emin değilim. Göğsümü gere gere bir
şey diyemem ama niyet öyle bir niyet.
Frida, hastalığıyla, bedeniyle, resimleriyle, Diego'yla
yaşadığı aşkla birçok parçası olan bir kadın. Bu oyunu yazarken
başlangıç parçanız hangisi oldu. Yola çıkarken önünüze koyduğunuz
temel cümle neydi?
Okulda Dramatik Yazarlık bölümü öğrencilerine bir "temel cümle"
olması gerektiğini söyleyip duruyorum. Ama Frida'nın hayatında,
onu anlatmak konusunda öyle temel bir mesele var ki, ister
istemez onun kendini ifade etme biçimiyle onun hikayesi arasında
müthiş bir çakışma oluyor. Onun o paramparça bedeni veya paramparça
hayatı, kronolojik olarak da parçalara ayrılmış bir hayattır.
Amerika'sıyla, Meksika'sıyla, Diego'yla, Troçki'yle parçalı,
episod episod bir hayattır sanki onunki. Bütün hayatlar öyledir
belki ama onun bedeni parçalı, hayatı parçalı, kafası parçalı...
Bütün o parçalılık hali, onun parçalı omurgasında sanki bir
biçimde temsil ediliyor gibiydi. O yüzden de aslında "ben
bu oyunda ne diyorum"a karar vermeden önce, şunu yapmanın
daha doğru olduğuna karar verdim: Ben zaten bunu bütünlemeye
çalışmayacağım. Üstelik kasten kendini yıktığı, kendini parçaladığı,
kendini bıçakladığı ve episodlara böldüğü bir hikayeyi (oyununu
yazarak zaten kötü bir şey yapıyorsun belki de) yapıştırmaya
çalışmak çok kötü geldi bana açıkçası. Bu hikaye çok dramatik
bir biçimde anlatılabilirdi, başı sonu bir sıraya konulabilirdi,
ona özen gösterilebilirdi ama onun parçalı bıraktığı bir şeyi
tamamlamak küstahlığında bulunmak istemedim. O yüzden parçalı
kalsın, hatta oyunun taslak hali görünsün istedim. İzleyici
için bu rahatsız edici olabilir, ama bu da onu temsil etme
yollarından biri, diye düşünüyorum. Bu, daha dürüst, daha
sahici gibi geliyor bana. O yüzden bu oyun, Frida'yla ilgili
ne söylediğinden çok, bir insanın hayatının sahne üzerinde
nasıl temsil edilebildiği üzerinde duruyor. Asıl mesele bu.
Frida'nın hikayesini sömüreceğim, ona haksızlık edeceğim korkusuyla
oyunu yazmaya başladığımdaki asıl iddiam şuydu: Bir insanın
hayatı kendi hayatını ortaya koymadan temsil edilemez, kimse
de bunu yapamaz. Bu ön kabul o kadar sahici bir şeye dönüştü
ki bende, oyun yazma süreci müthiş bir parçalama, kırma, içine
çekilme, kendine kapanma süreci halini aldı. Bu süreç sahnede
tekrarlanıyor mu, o başka bir şey. O rejiyi yapanla, oyuncuyla
ilgili olabilir. Ama bu benim için taslak bırakma girişimidir.
Frida'nın hayatında bu kaza olmasaydı Frida'nın hayatı nereye
giderdi, sorusu nasıl anlamsız bir spekülasyon ise, benzer
biçimde bu hayatı toplamaya çalışmak da benzer bir anlamsızlığa
çıkacaktı. Bu yüzden buna özellikle dikkat ettim. Bir yazarlık
deneyimi olarak temel meselem, birinin hayatını temsil etmekti.
Frida'nın hikayesinde en çok dikkatinizi çeken neydi?
Onun aşık olma biçimi, diyebilirim. Çünkü her şeye aşık olan
bir kadın. Siyasete de aşkla bağlanıyor; nerdeyse günlüğüne
Marx, Lenin yazıp kalpler çizebilecek bir kadın, tabii bunu
yapmıyor. Dolayısıyla aşkın onu anlatabileceğini düşünüyorsunuz.
Kız kardeşiyle, kocasıyla, annesiyle, özellikle de babasıyla
ya da diğer devrimci arkadaşlarıyla ilişkisi gibi oyuna girmemiş
o kadar çok malzeme var ki!.. O gençlik yılları... Her gece
bir destan gibi neredeyse. Benim için Frida, aşkın bütün yüzleriydi.
Yazma aşamasında nereye dokunursam dokunayım, "ah, evet, aşkı
anlatmak lazım"a geliyordum. Çünkü yaralara bile tutkuyla
bağlanacak, onları güzel bulabilecek bir kadın olduğunu düşünüyorum.
Öyle olunca, onu en iyi anlatabilecek şeyin aşk olduğuna inandım;
hem cinsel aşk hem de aşkın her çeşidi...
Oyunda Frida'nın komünistliğinden de resimlerinden de söz
açıldığında dönüp dolaşıp Diego'yu ya da başka aşklarını buluyoruz
karşımızda. Onun bu tutkulu yaşayışına karşı oyuncu ona gitme,
bu kadar sevme diyor. Oyuncu Jülide Kural da bir röportajında
onun gitmesine karşıyım, ona çok kızıyorum, demiş. Ama Frida'nın
yapabileceği başka bir şey yokken, aşkı böyle yaşayan bir
kadına, oyuncunun bu kadar kızmaya hakkı var mı sizce?
Aslında suçlamak olarak düşünmedim bunu ama bu biraz da "mesafe
koyma" meselesi. Frida'yla oyuncuyu metinde birbirinden ayırıp,
birinin diğeriyle ilişki kurmasını sağlayınca, o ikisi arasındaki
ilişki sevgili, kız kardeş ya da anne-kız ilişkisine dönüşüyor.
Öyle olunca da bunu ben yaşıyorum diye değil de benim yanımda
bir kadın yaşıyor diye bakıyorum. Yanımdaki kadının, kendisine
haksızlık eden, sürekli başkalarına giden, onu bir bakıma
çiğneyen bir adama gitmesi içime dokunuyor. Kendimle özdeşleştirmekten
çıkıp sevdiğin bir kadını, kız kardeşini, anneni ya da kızını
böyle bir şeyden sakınmaya dönüşmesi... "Yapma artık, gör
bunu, işte öldürdü seni" diye sakınma, Frida'yı Diego'dan
sakınma... O Diego'ya "Alçak domuz!" dediğinde ben de içimden
söylüyorum bunu.
Frida'nın yaşadıklarının sanatını nasıl beslediği yeterince
açıklanmıyor sanki. Metinde boşluklar var mı sizce?
Başta da söylediğim gibi, ilk defa sahne metni yazmayı denedim.
İki ay sonra sahnede olacağını bilerek yazdığım bir metin,
hayalî bir yönetmen için yazılan metinden çok ayrıdır. Oyuncu
için, içini dolduracağı boşlukları da olan, baştan parçalanmış
bir şey kurmaya karar verince metin de buna fazlasıyla izin
verdi, ama yönetmenin içinde dönüp dolaşabileceği, kendini
iyi hissedebileceği, orada yeniden bir şeyleri kurabileceği
bir metin yazmaya çalıştım açıkçası. Projenin başında oyunu
yönetecek birtakım isimler vardı, onlarla bazı görüşmeler
yapılmıştı. Ama süreç içinde Jülide'nin kendisinin yönetmesi
gündeme geldi ya da öyle tercih edildi. Bir yönetmenin bu
oyunu çalışmasıyla Jülide'nin oyuncu olarak yönetmesi arasında
çok fark var. Evet, bu oyunda Frida'yı hakikaten çok hisseden,
belki hiçbir yönetmenin sahip olmayacağı bir şansa sahip biri
Jülide. Kafasında en başından beri sahneler vardı. Onun sağladığı
bir sürü avantaj var Jülide'ye ama başka bir takım dezavantajları
da var. Seçkin Selvi, yazdığı eleştiri yazısında "Yazar da,
oyuncu da, reji de oyunun çok içinde; bu yüzden dışarıdan
bakmak gibi bir şansları olmamış" demiş. Dışarıdan bakacak
biri mutlaka olacak varsayımıyla yazılmış bir oyun bu. Metin
içinde boşluklar var, evet. Jülide bunu sinevizyonla çözmeye
çalıştı. Frida resimlerini anlatırken o resimleri seyirci
görüyor sinevizyonda. Öyle birebir değil ama bizi bir tür
retrospektiften geçiyor.
Buna gerek var mıydı? Başka türlü doldurulamaz mıydı o
boşluklar?
Aslında, oyuncunun görüntüyle ilişkisi, rolünden soyunması
sinevizyon sayesinde daha da kolaylaştı. Ama resimleri tek
tek göstermek konusunda şunu söyleyeceğim: İzleyici bunları
bilmiyor olabilir. Resimlere yapılmış bir sürü atıf var. Resimlerin
seyircinin gözünde canlanamayacağını, bu yüzden metindeki
atıfların boşa gideceğini düşerek sinevizyon kullanıldı. Ama
bir metni sahnelemenin binbir yolu var. Tek yolun bu olmadığı
açık.
Frida'nın ressam olduğunu bu göndermelerle anlatıyorsunuz
zaten. Neden doğrudan oyuncunun eline bir palet bir fırça
verip işin kolayına kaçmadınız?
Biz Frida'yı elinde fırçasıyla da gösterebilirdik sahnede
ama tercih etmedik. Bunun da birçok nedeni vardı: Her şeyden
önce, klişe bir görüntü olurdu bu. Laf aramızda ben Jülide'nin
kendini renklere, boyalara buladığı bir şeyler yazmıştım.
Çünkü boyaların çok canlı olacağını var saymıştım. Sonra yine
aynı klişeye düşme korkusuyla vazgeçtik galiba. Frida deyince
tuvalin karşısında biri geliyor aklına. Ve o hep görmeye alıştığımız
yüzü... Ama Frida yalnızca tuvalin karşısına geçtiğinde "ressam
Frida" olmuyor ki! Bütün hayatını böyle yaşıyor o. Renklerle,
kokularla, dokularla... Dokunmak çok önemli onun için. Keşke
heykeltıraş olsaydı, diyor insan bu yüzden. Oyunda daha çok,
onu temsil edilmemiş haliyle temsil etme çabası var. Jülide
provalara başladıktan sonra, aynı dönemde Frida filmini de
izlemiştim. Filmin yönetmeni Julie Taymor olağanüstü biri.
Sahne tasarımlarından tanıyorum onu. Müthiş bir kataloğu vardır,
elden ele dolaşır. Taymor'un "Frida" filminin merkezinde resim
görüntüleri, sürrealist düşler, düşlerle resimlerin birbirine
karışması vardır. Bu da Frida'yı anlatmanın başka bir yolu,
diye düşünüyorum açıkçası. Az önce söylediğim o binbir
yoldan biri sadece. Beğenirsiniz, eksik bulursunuz ama bir
yoldur.
Beliz Güçbilmez bu oyundaki Frida'nın ne kadarı?
Buna çok net bir yanıt veremiyorum şu haliyle. Sonuçta, oturup
evde tek başıma yazıp tamamladığım, hiçbir şeyini değiştirmeden
Jülide'ye verdiğim bir oyun olsaydı daha çok Beliz olurdu
içinde. Daha mı iyi olurdu, bilmiyorum. Oyun, bu haliyle,
Jülide'nin hem tiyatrodan hem de oyunculuktan anladığı şeyler
anlamında, kendisi oynayacağı için ondan daha fazla şey taşıyor.
İlk yazdığım versiyonda benim oyuncum vazgeçiyor. Diyor ki;
bir başkasının hayatı temsil edilemez zaten. Ama Jülide'nin
oyuncu tanımı içinde oyuncu bir büyücü ve o zaten bir yolunu
bulur! O bakış açısına daha yakın bir metin, sahnede oynanan.
Belki başka yerlerinde de birtakım farklılıklar vardır. O
yüzden bu haliyle beni çok da temsil etmiyor artık. Çünkü
buradaki oyuncu beceriyor. Ben beceremeyen oyuncudan yanayım.
Oyuncunun "beceriksizini" seviyorum ben galiba. Rolüne sakar
bir dikkatle yaklaşmasını... Ben kağıtla uğraştığım, o da
sahneyle uğraştığı için böyle bir ayrışmamız var. Bu da anlaşılabilir
bir şey. Zaten bir metin yönetmenin eline geçince yazarıyla
ilişkisi kalmıyor. Jülide bunları bana sormadan adını bile
değiştirse durum değişmezdi. Yazarından izin alınması gerektiğine
inanmıyorum bu yüzden. Yazar ne kadar sahne için yazdığını
iddia ederse etsin sahne başka bir yer; başka bir dile çevrilmesi
gerekiyor. O yüzden yazılan değil, oynanan oyun daha çok Jülide
Kural'ı temsil ediyor. Her zaman öyle olur zaten!
Sahne tarafından baktığımızda metnin değişebileceğini biliyoruz,
ama yazar tarafından baktığımızda Frida'ya müdahale edilmesi
sizi rahatsız etmedi mi?
Burada sanırım Frida Kahlo hakkında konuşmakla oyun hakkında
konuşmak arasında pek bir fark yok. Her dönemde yazarlar "Oyunumu
mahvetmişler!" demeyi seviyorlar. Ben kendimi o anlamda yazardan
saymıyorum açıkçası. Çünkü öyle bakmıyorum tiyatroya. Bir
de bu proje üzerinden konuşulduğunda böyle bir şeyin denemeyeceğini
de düşünüyorum. Frida benim yarattığım bir karakter değil
ki! Baştan beri Jülide Kural'ın oynayacağı bir oyun diye yazdım
zaten. O yüzden ben değişiklikleri bu işin doğası olarak algılıyorum.
İki kafanın her anlamda çakışıyor olması çok da mümkün değil.
Sonuçta oyuncu da yazar da başka türlü var olmak zorundalar.
Metni verdiğimde bir yönetmen o oyundan ne anlıyor? Metin
en fazla nerelere gidebiliyor? Şimdilik bunu bilmek hoşuma
gidiyor, bu benim için bir süreç. Oyunu kendim yazdım, kendim
yaptım demek, işi biraz da mafyalaştırmak oluyor.
Yeni projeleriniz var mı?
Şu anda "kadınlı" bir oyun yazıyorum. Bir de epeydir kurduğum
bir çöl oyunum var.
Çölde geçen ve çölün bütün o çağrışımlarını taşıyan...
Hayata ve tiyatroya bakışınızda, duruşunuzda 'kadın'ın yeri
nedir?
Bunun kaçınılmaz bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Başka türlü
yazamadığım için böyle yazmak gerektiğini bilmek gibi bir
şey. Ama kendimde kazımaya çalıştığım bir yönü de var. Buna
ilişkin duyarlığımı öne çıkarmaya çalışıyorum. Zaten kırılgan
bir duyarlık. Hayat bunu çiğneyip geçiyor. Sonra bir bakıyorsunuz,
fark etmeden daha kabalaşmış, kalınlaşmışsınız bu konuda.
Sonuçta yazmak insanın kendine dönmesini sağlayan bir şey.
Yalnızsam, kimse yoksa etrafımda, kimse bana cümle kurmuyorsa
ve hayatta yapmam gereken şeylerin uzağındaysam, orada kendime
yaklaştıkça kendimdeki kadına yaklaşma ihtimalim de artıyor.
Erkekleştirilmiş ya da cinsiyetsizleştirilmiş kimliğinizden
uzaklaşma şansınız oluyor. Yazmanın bu konuda müthiş bir terapi
olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ben her yazdığımda iyi kötü
kalemim beni o tarafa çekiyor. Dünyaya şapkanızın altından,
eteğinizin içinden durup baktığınız zaman neyi anlatırsanız
anlatın zaten bir kadın öyküsü anlatıyor olursunuz. Göz kendini
görmese de bakan göz sonuçta bir kadına aittir. Kadına bakmadan
da o kadının oradaki varlığını hissedebiliyorum ben. O yüzden
benim iççin "oyun yazma" süreci kendi kimliğini bulma sürecidir.
Herkes için yazmanın biraz böyle bir yanı vardır zaten. Çok
da hoşlanıyorum öyle olmasından. Daha çok okumak ve mesela
şunu hep aramak istiyorum: Kadınlar yazdığında başka bir dil
kurmayı becerebilmişler mi? Genellikle olmadığını seziyoruz
çünkü. Hiç de kolay bir şey olmadığını biliyorum. Benim için
de kolay değil. Çünkü öğrendiğimiz dil böyle bir dil değil.
Konuşmaya, okuma yazmaya ilk başladığınız andan itibaren zaten
bir başka dil öğretiliyor size, yabancı bir dil olarak. Sonuçta
o unuttuğunuz ya da hiç bilmediğiniz dili yeniden konuşmak
çok zor. İnsanlar birbirlerine destek olabilir bu konuda.
Kimsenin elinde bir reçetesi yok belki, ama sezgiler var.
Başka tanışıklıklar, farkındalıklar var. O yüzden bir düzeyde
bu insanlarla bir araya gelip konuşmayı isterdim, kendi dilini
arayan ve o dilin sözlerini tek tek kurmaya çalışan insanlarla
bir araya gelmeyi...
Söyleşi: Uğur Yüksel
D.T.C.F. Tiyatro Bölümü
Tiyatro Tarihi ve Teorisi Anabilim Dalı II. Sınıf öğrencisi
yazar@tiyatrokeyfi.com
|