|
Devlet Tiyatrolarının var oluşunun, tüm yönleriyle ve akademik bir çerçeve ve çevrede tartışmaya açılmasıyla, ülkemizin kültür –sanat hayatına çok değerli katkılarda bulunulmuş olunacaktır. Bu katkıya içkin olması açısından eleştirel, analitik yöntem, her ne kadar ülkemizde, devlette ve onun kurumlarında ( bilimsel, sanatsal
kuruluşlar başta olmak üzere ) içselleşmemiş bir vaziyette bulunuyor olsa da; bu anlayışı konumuz olduğu üzere yapılandırmak, onu kurmak ve sürdürülmesini sağlamak ödevimiz olmalıdır. Bu mealde Devlet Tiyatrolarının var bulunuşunu
izleyen, onu eleştiren ve tartışılmasına yol açan katkılarınız dolayısıyla teşekkürlerimi sunmak isterim.
Meseleye ideolojisi itibariyle yaklaşmak bizlere sağlıklı bir zeminde bulunmak olanağı sunabilir; keza Devlet Tiyatrolarının bizatihi varlığıyla ülkedeki siyasal rejim arasında kurulan bağıntı nasıl temellendirilmiştir?
Çıkış noktasını cumhuriyet idaresinin tarihsel kazanımları üzerine inşa eden söylem, içinde bulunduğu konjönktürel yapıyı kendi ideolojisi doğrultusunda tutarlı ve kararlı bir şekilde anlamamakta ısrar etmekte, tarihte, onun belli bir kesitinde kalmakta
direnmekte ve revize edilecek bir gerçeklik görememektedir. Bu amorf çağdaşlık ve ilericilik mefhumu bugün kurumla ilgili savunuların asal dayanağını oluşturmaktadır. Açık bir şekilde kurumun işleyişini, idaresini, yönetim şeklini rejim tartışmasına
indirgeyip,meseleyi nerdeyse tek boyutlu algılamaya ve algılatmaya çalışan söylemler ideolojik kopma'ya uğramış mentaliteleriyle objektiflikten uzak bir görüntü sergilemektedirler ve dolaylı yoldan kuruma zarar vermektedirler.
Velhasıl; ülkedeki resmi siyasal rejime muhalefet eden ve onu dönüştürmeye yönelik söylemiyle tarihte siyaset alanının dışına itilen, tecrit edilen bu günkü siyasal iktidar
ilericilik, çağdaşlık, modernlik nosyonlarına haiz bir söylem ile devinmektedir ve ülkeyi kalkındırma girişimini dünyada egemen ekonomik sistemin bir parçası olarak sağlamaya çalışmaktadır. Bu çabanın siyaset dışında idame ettiricileri olmaları açısından medya ortamındaki kimi söylemler; iktidarın temel çatışkı nesnesi bürokratik zihinlerle karşılaştıklarında takip edilen küresel ekonomi-politik terminolojinin argümanlarına ,araç gereçlerine başvurmakta ve bu malzemeleri kimi zaman yanlı-yanlış kullanmaktadırlar. Bu minvalde tekelci kapitalist sistemi ,piyasa
kapitalizmine dönüştürmek ve böylelikle küresel ekonomik, dolayısıyla politik sisteme entegre olmak uğraşısındaki siyasal iktidarın izleyicileri;tüm kültür-sanat sosyolojisine de bu ekonomi-politik perspektifiyle yaklaşmakta bu şekliye tüm kültür –sanat
ortamına ( bizatihi DT'ye değil ! )zarar vermektedirler.
Ülkemizde bilim alanında olduğu gibi, sanat alanında da yaşantılanan orijinsizlik, özgünleşememe, münhasırlaşamama gibi eksikliklere bir de ticari ilişkilerin, yönlendirmelerin, baskıların zor'unu eklediğinizde ortam gittikçe kaotik bir hale bürünecektir. Belki sayılan alanların bu kaosa, kendini yeniden üretmeye, kendine gelmeye ,öze dönmeye ihtiyacı vardır ve anılan çaba bunun içindir fakat bu girişimlerin tehlikeli bir muhteva arz ettiği gözden kaçırılmamalıdır. Mevcut
statükoyu ve buna bağlı sanatsal ( bilimsel ) alanın var oluşunu kabaca bir ticari hesap kitap olayına indirgemek ve bu yolla dünyada egemen ekonomi-politiğin sözcülüğünü,savunuculuğunu yapmak ve söylemde sanat,sanatçılık, gibi kavramları bu ideolojinin anladığı şekliyle anlatmaya ve öyle anlaşılmasını beklemeye çalışmak bir başka tahakkümü mümkün kılar nitelikte açıklamalardır.Piyasa koşullarının her şeyi belirlemeye muktedir olduğunu önsemek, bir süre sonra düşünüşünüzü de piyasalaştırmak ve onun mübadele değeriyle yaşamak anlamına gelir. Düşüncelerimizi, altın'a endekslemek zorunda olmayışımızdan ötürü farklılaşmamız.?
Sanatçılık kavramı ülkemizde en başta devletin kendisi tarafından bir sömürü aracı olarak kullanılmış olup bu vasıf dahlinde işleyen zihinler tarafından da halen öyle görülmeye çalışılmakta, sanatın tarihinde, sanatın bizatihi kendisinde içkin değerler üzerinden, bir tahakküm alanı yaratılmaya çalışılmaktadır. Sanatla uğraşan kimse
bağlamında değerlendirildiğinde ülkemizde büyük bir nüfusun bu kategoriye dahil edilebileceği aşikardır. Bir sanat sosyolojisi idrakine sahip olamadığımız için sanatçı imzalı her söylemi asıl manada sanata ve sanatçıya eğebilme hakkını kolayca bulamamalıyız kendimizde, ya da bir kez daha düşünmeliyiz. Ve fakat bu yönelişteki
tehlike de apaçıktır; piyasanın ve onun koşullarının ürettiği sanat ve sanatçılık kavramlarını bize öğretilen ticari değer yargılarına adapte ediyoruz o kadar anlıyoruz ancak, o kadar görüyoruz ve bir o kadar da masumuz bilgisizliğimizde. Sanat tezgahtarlığı yapanlarla, sanat çığırtkanlığı yapanlarla, sanatçılık oynayanlarla ve
bunların söylemiyle kurulacak teorik ilişkide, bir yanlış aranacaksa bu; başka bir tahakküm aracının ikame edilmesi uğruna yapılmamalıdır. Sanatın üreticisini sanatçı değil insan olarak telakki etmek doğru olacaktır ve sanatçı; insan oluşunun dışında bir değer taşımaz, onun değeri tam da bu yoksunluğundadır.
Bu mealde yazınızda yapısal yanlışlar barındıran bir takım olgulara değinmek isterim;
Devlet özünde ideolojiktir ve vatandaşlarının karşısında tarafsız değildir. Modern anlamıyla kuruluşundan önce ve bu kuruluşla birlikte belli sınıfların çıkarlarına hizmet eder. Dolayısıyla yazınızda konu ediş biçiminize indirgendiğinde devletin sanat
karşısındaki tutumunu tarafsızlık bağlamıyla ele almak ve bunu bir çıkış noktası yapmak meseleye pek de sağlıklı olmayan bir başlangıcı önceler. Devletin sanata ve sanatçıya destek vermekle ,kendi tarafsızlığını bozacağı kaygusu devletin, zaten tarafsız olduğu var sanısının ürünü, bir boş inanıştır.
Toplumu kalkındırmak, ona yön vermek, eğitilmesini, bilinçlenmesini sağlamak devletin görevlerindendir ve her siyasal iktidar bu doğrultuda politikalar üretir. “Toplumu adam etmek'' tabiriyle değil fakat sayıldığı şekliyle devletin görevlerinden olan bu nosyonlar devletin var oluş sebeplerindendir. Ayırt edilmesi gereken önemli nokta bu güne kadar devlet yapılanmasının bizatihi kendisinin değil kullanılışının, yönetilişinin problem teşkil ediyor oluşudur; keza tersi devletin ortadan kalkmasıyla sonuçlanacak bir halet-i ruhiye ye yol açabilir. Herhalde piyasa- kapitalist mantığımıza uymayacak bir tasavvurdur bu. Hasılı devlet yine aygıtsal özelliği vasıtasıyla toplumu,bireyleri belli bir formasyonda algılamak ve algılatmakla yükümlüyken ve bu doğrultuda işlev görmekteyken onun 'adam etme ' misyonu sürüp gidecek ve bünyesindeki kurum ve kuruluşlar yoluyla düşüncesini gerçekleştirecektir. Kültür-sanat bu adam etme mevhumunun olmazsa olmaz unsurlarıdır. Bu gün
devlet nasıl eğitimde,sağlıkta ve hukukta bir yeniden yapılanma içindeyse kültür – sanat alanında da aynı duyarlılıkla meseleye yaklaşmalı ve bu alanda çalışan memurlarına bu duyarlılığı aşılamakla ve onların yabancılaşmamış duyarlılıklarını paylaşmakla yükümlü hissetmelidir kendini. Takdir edersiniz ki bürokratik devleti
dönüştürmekle, devleti bulunuş sebebinden ayırıp, yalıtıp onu piyasa koşullarına indirgemek, onu piyasada yok etmek aynı şey değildir.
Mevcut siyasal iktidarın icraatlarını farklılaştırarak temellendirme ,onu belli bir bilgi türüne dayandırma mevhumunu kendine şiar edinmiş medya mensupları ve aynı zamanda bilim adamlarımızın, duyarlılıklarını belli bir kesimi nesneleştirme, onu
linç etme girişimlerine varacak kertelerde değerlendirişi ülkenin,ulusun özbilincine, sanatına fayda sağlayacak bir tutum değildir. Bu organik-aydın tavrı kültürümüzden yabancılaşmamıza vesile olmuştur yıllarca. Eleştirel düşünüşümüzü muhafazadan taviz vermeden kendi kültürel yaşantımızı yeniden değerlendirmek, yeniden yorumlamak sayılan alanlarla ilgilenen insanların kolektif bilinciyle açığa çıkacak ,çıkması gereken olgulardır.
Ülkenin kültürel hayatının teorize edilmesi, kurgulanması, yapılandırılması uğraşısı içinde olan düşünüşlerin tarihsel ideolojik çatışması bu ülkeye zarar getirmiştir. Bir yokluk ( yok- etme ) teorisi üretmek yerine, var etme tasarımı, inşa etme kurgusu, asıl sorunsalımız olmalı değil midir?
Mesut Yüce
yazar@tiyatrokeyfi.com |