YOLCULUK
Handan Özbilgin

Soğuk bir New York günü, köprünün dar yaya yolunda Gülçin önde, ben arkada yürüyoruz. Rüzgar Gülçin'in üzerindeki siyah pelerinin eteklerini havalandırdığında beyaz elbisenin dantelli uçlarını görüyorum. Sağ tarafımda Queens'in birbirinin aynisi binalarının çatıları, sol tarafımda akan trafiğin gerisindeki şehir ışıkları, Manhattan. Gülçin'e soruyorum: "Daha çok yürüyecek miyiz? 15 dakikadır yürüyoruz." Duymuyor. Sesleniyorum: Daha çok var mı?"
Bana doğru dönüyor: "Işığı görüyor musun?" Uzakta köprüyü aydınlatan spot ışığını gösteriyor. "Çekimi yapacağımız yer, köprünün nehrin üzerindeki bölümü. Oraya ulaşmak için bir 10 dakika daha yürüyeceğiz". Elimdeki çantaya bakıyor, "İstersen biraz da ben taşıyayım?" Hayır anlamında başımı sallıyorum. Çanta ağır, içinde iki kamera var, köprünün üzerinde biz iki deli film çekeceğiz. Ben yönetmen, Gülçin oyuncu.

***

Başka bir gün, güneşli bir gün. Ayni köprünün üzerinde oturmuş demir parmaklıkların arkasında uzanan şehre doğru içtiğimiz sigaraların dumanını üflüyoruz. 2001 yılı.
"Bir gün içinde karakterin bir köprü üzerinde durup şehre baktığı bir senaryo yazmak istiyorum. Karakter üzerinden hep arabayla geçtiği köprünün üzerinde ilk kez yürüyor." Sessizlik. İkimiz de kafamızın içinde bu fikri kurguluyoruz. Sessizliği Gülçin bozuyor.
"Köprü üzerindeki karakter gelecek proje. Simdi elimizde hayat bekleyen bu proje var." Elindeki tomarla kağıdı sallıyor, rüzgarın cilvesi kağıtlar savruluyor. Telaşla ayağa kalkıp kağıtları toparlıyoruz, bir sayfa şehre uçuyor. Nazlı nazlı giden kağıdın arkasından, çaresizlikle bakıyoruz.

***

Köprü, geçen arabaların hızıyla hafifçe sallanıyor. İki gün önce yağmış kardan geriye kalmış bir buz birikintisi üzerinde kayıp yere düşüyorum. Gülçin arayı açmış, seslensem duymayacak. Zorlanarak ayağa kalkıyorum. Acaba kameralara birşey olmuş mudur? Korkuyla çantanın içini açıp ikisi de ödünç kameraları kontrol ediyorum. İyi, birşey olmamış. Elim kanıyor. Önemli değil, yürümeye devam.

***

Güneşli bir gün. Köprü üstü.
"Binanın iki katını birden kullanma fikri çok güzel." Dalmışım.
"Efendim?"
"Diyorum ki, oyunun tarihte yolculuk fikrini seyirciyi bir mekandan diğerine taşıyarak fiziksel olarak gerçekleştirmek fikri harika." Başımla onaylıyorum. "Bir alemden başka bir aleme."
Gülçin ayağa kalkıyor, heyecanlı, elleriyle çiziyor kafasındaki hayali.
"İlk katın duvarlarını naylonlarla kaplıyoruz." Elleri dört dönüyor odanın duvarlarını. "Naylonların altında, ucuz noel ışıkları yanıyor. Mekan güzel gözükse de, insanın içini ısıtmıyor."
"Naylon yapaylaştırıyor güzel olanı"
Onaylıyor beni "Kesinlikle.İkinci kat başka bir alem." Eliyle gizemli bir mekana açılan bir perdeyi aralıyor. "Kumaşlarla çevrilmiş duvarlar. İlk bakışta büyülüyor içeri gireni."
"Gaz lambalarıyla aydınlatılmış bu oda.." diyorum.
"Mumları unutma" diye ekliyor
"Sandalyeler yok, seyirci halıların üzerinde oturacak.."
"Evet" diyor. Susuyoruz.Odanın içindeyiz halıların üzerine boylu boyunca uzanmışız.
"İlk katta çevreye yayılmış yığınla kutuyu unutmamalıyız. diye anımsatıyorum.
"Evet" diyor. Elleri simdi kutuları açıyor. Kutuların içinden mektuplar, elbiseler, fotoğraflar çıkıyor. Farklı zamanlarda yasamış kadınların, kutuların içine gizlenmiş gizli tarihi. Tek tek açıyoruz. "Onların tarihi ne çok bizim tarihimize benziyor, değil mi?" diyor Gülçin.

***

Anneme "Kalmaya karar verdim" diyorum telefonda.
"Nasıl olur?"
"Bir şekilde olucak"
"Nasıl olur?"
"Ben biliyorum ne yapacağımı, sen merak etme" diyorum. Susuyor. Bir an sanki karşımda durmuş, gözümün içine bakıyormuş gibi hissediyorum. Yalan söylemediğimi anlamasın diye yere bakıyorum.
"Kalmaya karar verdim" diyorum. Telefonu kapatıyorum.

***

Gülçin' e yetişiyorum. "Ne oldu, iyi misin?" diye soruyor.
"İyiyim" diyorum.
"Az kaldı, sabret."
" Bizden başka deli var midir bu saatte, bu soğukta köprü üstlerine film çekicez diye çıkan?" Gülçin gülümsüyor.
"Rumi nin şiirlerini aktörlerin eline verip sahnede okutmak varken, başımıza iş çıkardım. Neymiş efendim film olmalıymış, filmdeki kızın parklarda, subwaylerde deli gibi dolanması yetmezmiş gibi, bir de köprü üstüne çıkmalıymış. Niye basit şeyler hayal edemiyorum."
Gülçin duruyor.
"Çünkü deliyiz" diyor, "binaları sahne yapmadan rahat duramayız."

***

"Metrelerce kumaş lazım, metrelerce naylon. İki katta iki farklı alem yaratmak.Nasıl yaparız?"
Gülçin derin bir nefesle içine çektiği sigarasının dumanını şehre gönderdi.
"Yaparız" dedi.

***

Kalmaya karar verdiğimde ne yapacağımı bilmiyordum.
Bir yıl boyunca haftanın 6 gecesi is çıkışlarında ayağım zonklayarak tren bekleyeceğimi, siyah paltolarının içinde büzülmüş, gözlerinin ışığını kaybetmiş diğerlerinden biri olacağımı, üzerime sinmiş mutfak ve sigara kokusundan utanıp trenlerde kimsenin yanına oturmayacağımı da bilmiyordum. Tek bildiğim, kalacak olmamdı.

***

Gülçin'i, havaalanında, arkadaşları ve ailesi uğurluyor, herkes ağlıyor. Gülçin tek tek herkese sarılıp veda ediyor, yolcular için son çağrı anonsu duyuluyor, Gülçin çıkışa yürüyor. Annesi: "Keşke arkasına dönüp el sallasa" diyor, Gülçin geri dönmüyor.

***

Binanın ilk katındaki dans stüdyosunun boyası yer yer dökülmüş duvarına öğleden sonrası ışığı vuruyor. Işığın düşmediği diğer taraftaki duvarı boydan boya kaplayan aynanın önünde duruyorum, arkadan üzerime düşen ışık yüzünden aynadaki aksim belli belirsiz görünüyor.
"Oyun burda başlayacak" diyorum.
Gülçin kapının hemen girişindeki piyanonun tek tuşuna onaylarmışçasına basıyor.
"Gerçi ışık sorun olacak, koca odanın içinde sadece bir tek elektrik prizi var." derken, Gülçin hevesle söze giriyor, "Ben çare buldum" diyor ve kablolardan bahsetmeye başlıyor.
"İyi iyi" diyorum, "sen bilirsin."
Gönül abla, binanın sahibi, kafasını kapıdan uzatıyor,
"Nasıl gidiyor kızlar? Birşeye ihtiyacınız olursa haber verin."

***

Film, kızın trenin camına yansıyan hüzünlü yüzü ile başlıyor. Bu yüzün üzerine şehrin puslu bir günde çekilmiş bir görüntüsü yansıyor. Şehir ve yüz birbirine karışıyor; kız mi, yoksa şehir mi gözüken beyaz perdede, belli değil.
Bu görüntüyü karanlık takip ediyor. Karanlık tünele, tünel tren raylarına dönüşüyor. Tekrar kızın yüzü. İstasyonda tren bekliyor. Bir tren gelip geçiyor. Kız hala ayni noktada duruyor. Gülçin imgelerin akışını bozmamak istercesine kısık sesle soruyor: "Peki sahnede ayni anda neler oluyor."

"Sahnedeki 7 kadın, hepsi beyazlar içinde kızı seyrediyorlar. Aralarından biri şunları söylüyor:
Yok oldum, bedenimin parça buçukları, gökyüzüne uçtu, önce de yurdum, gökyüzünün yücesindeydi. Hepsi de sarhoş, hepsi de hoş, hepsi de şaraba tapmada; yalnız ben, yapayalnız, şu zindanda ayıplar kusurlar içindeyim."
Gülçin "Rumi'nin şiiri?"

Sert bir rüzgar Gülçin'in üzerindeki pelerinin uçlarını iki yana savuruyor, altında beyaz bir elbise. Dilimin ucunda Rumi'nin bir başka şiiri.

***

Metrelerce kumaş bos odanın içine serilmiş. Gülçin, Handan, Umut ve Gönül kumaşın kesik parçalarını teyelliyorlar. Odanın içine bakan meraklılar oluyor. Gönül "oyun için hazırlanıyoruz" diyor.
Gülçin ve Gönül'ün eli çabuk, hızlıca dikiyorlar. Handan ve Umut sanki ellerine ilk kez iğne iplik almışlar. Gönül bir hikaye anlatmaya başlıyor, kimse gerçek mi diye sormuyor.
"Kadın 30'larının başında, evli, iki kız çocuk sahibi. Yaşamının -sabah 8 aksam 10- tekdüzeliğinden şikayetçi değil. Fakat son zamanlarda 10'dan sonra sıçrayarak uyanıp, uzunca süre uyuyamadığı oluyor. Kadın isteği dışında başlayan bu uykusuzluk nöbetlerinden şikayet ediyor. Fakat bu zamanlardaki özgürlüklerin -pencereden boş sokağa bakmak, vakitsizlikten okuyamadığı kitapları okumak, ayak ucunda gezinmek gibi- verdiği tarifsiz sevinci de göz ardı edemiyor. Gönül yeni bir iplik geçiriyor iğneye. Kari koca evlilik yıldönümlerinde bir gece kulübüne gidiyorlar. Kadın cüretli davranmış, yakası açık, kırmızı bir elbise giymiş. Adam "Bununla mı sokağa çıkacaksın" diyor. Ses tonunda onaylamazlık. Kadın "Değiştireyim" diyor. Adam "Kalsın" diyor. Gece kulübünde masalar bir halkanın çevresine yerleştirilmiş. Kadın ve adam halkanın basladığı noktaya yerleştirilmiş bir masada oturuyorlar. Kadının içtiği şaraptan hafif başı dönüyor. Müzik değişiyor, ışıklar azalıyor, duman etrafı sarıyor. Kadın önce birşey göremiyor, çevreden ıslıklar, gülüşler işitiliyor, kadın hala birşey göremiyor. Duman dağılır gibi oluyor. Halkanın ortasında yarı çıplak bir kadın beliriyor.. Kırmızılı kadın yüzü bir tülün ardına gizlenmiş, bu kadından gözlerini alamıyor. Kadın dans etmeye başlıyor. Kırmızılı kadının içinde bir kıpırtı. Kadın dans ediyor. Dönüyor, her dönüşünde etraf başkalaşıyor. Renkler kırmızıya dönüyor. İki ışık, biri halkanın ortasındaki kadını, biri de kırmızılı kadını aydınlatıyor, sanki sadece ikisi varmış gibi mekanda. Kırmızılı kadın müziğe dönen kadını seyrettikçe içindeki kıpırtı büyüyor, daha önce hissettiği hiçbir şeye benzemiyor, ne içkinin verdiği baş dönmesine, ne de 10'dan sonraki gizli yaşamının verdiği hazza. Bir an geliyor kırmızılı kadın sahnedeki kadının yerini alıyor.. Simdi kadın tek başına mekanda dans ediyor, her dönüşü ayrı bir renk. Herşey normale kocasının sesiyle dönüyor; "Ne oldu sana? Sağır mı oldun, ne kadar zamandır sesleniyorum, duymuyorsun." diyerek sitem ediyor kocası. "Kalk, eve gidiyoruz." diyerek sertçe ekliyor. Kadın ve kocası gece kulübünden çıkarlarken dansçı kadın eğilmiş selam veriyor. Gönül susuyor, iğneye yeni bir iplik geçiriyor.
Kadın kısa bir süre sonra evi terk ediyor. Dansçı olmak için.
Derin bir sessizlik. Yaşlıca bir kadın kafasını kapıdan uzatıyor.
Gülçin soruyor "Peki oluyor mu?"
Yaşlı kadın soruyor: "Karşıdaki dans odasını bir saat prova için kullanabilir miyim? "
Gönül kadına anahtarı vermek için yerinden kalkıyor.
Kumaş metrelerce, dikmesi hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyor.

***

Kadın köprünün üzerinde. Nehre bakıyor. Nehir sonsuzluk gibi uzuyor. Kız yüzünü çeviriyor. Güneşin ışığı sarıyor yüzünü, yüz görünmez oluyor, ışık oluyor. Kız yüzünü tekrar nehre dönüyor. Nehrin birleştiği parka, sevgiliyle buluşacağı noktaya doğru bakıyor. Yüzünde gülümseme-olacakları bilirmiş gibi, mutluymuş gibi, sevgiliyi karşısında görürmüş gibi.

***

Ta ki gözümle görene kadar, Gülçin dört duvarı saran mavi ipeksi kumaşın üzerine son çiviyi çakana kadar inanmamıştım. Odanın ortasında durmuş mucizeye bakar gibi bakıyorum. Dört tarafıma dönüyorum, ne ayna var, ne boyası aşınmış duvar, sadece nehir rengi kumaş. Gülçin merdivenin tepesinde ben dememiş miydim gibi bana gülümsüyor. Burçin içeri giriyor "Gelip alt kati görün, duvarlara naylonları astık" diyor. Gülçin'e bakıyorum.

Hikaye şöyle başlıyordu:
Bir köprünün üzerinde yüzleri şehre dönük iki kadın oturuyor. Her ikisi de aynı düşü görüyor.

***

Bir gece iş çıkışında yorgun bindiğim trenin camından bana doğru bir çift inci gibi parlayan gözün baktığını görüyorum. Bu gözler öyle parlak ki ayağımın dayanılmaz sızısını bile unutturuyorlar. Gözlere dalıyorum, daldığım yerde bir hikaye buluyorum. Hikaye, dünyada esi benzeri bulunmayan bir incinin peşinde koşan bir kızla ilgili. Kız inciyi bulmak için karanlık dehlizlerden geçiyor, derin nehirlere dalıyor, öyle uzun öyle çok arıyor ki inciyi bazen ne aradığını bile unutuyor. Bazen de güneşin su üstündeki ışıltısını, kibritin kısa ömürlü alevini incinin parıltısıyla karıştırıyor. O kadar çok parıltıya acaba inci midir diye bakıyor ki, karanlıkta bile olsa artık hep bir ışıltı görüyor. Kız başta bunun gözünün kendisine yaptığı bir hile olduğunu düşünüyor, fakat bir gün gözlerinin ışıl ışıl yansısını bir aynada yakaladığında, anlıyor ki gözleri aradığı inci olmuş.
Hikayeden alıyorum yüzümü, tren tünelin karanlığına giriyor.
Karanlıkta gözümün önünde bir ışıltı, tıpkı hikayede olduğu gibi.

***

Gülçin gazeteden okuduğu makalenin sonuna gelmeden, yaşlı kadın derin bir uykuya dalıyor. Gülçin kadının uyuduğundan emin olduktan sonra çantasından oyunu çıkarıyor. Rollerini ezberden kısık bir ses tonuyla tekrarlamaya başlıyor. Kelimeler odadan çıkıyor, düşkünler yurdunun boş ve hastalıklı koridorlarında gezinmeye başlıyor. Gülçin hiç takılmadan ezbere devam ediyor. Kelimeler kapıdan çıkıp dışarıya ulaşıyorlar. Güneşli bir günde, parkın bankında tek başına oturan yaşlıca bir kadına, kırmızı bir elbise giymiş bir kadına ulaşıyorlar. Kadın kelimelerin sahibini görmek için başını çeviriyor. Bir pencerenin önünde durmuş Gülçin'i görüyor. Gülçin de kadını görüyor. Kırmızılı kadın ve Gülçin birbirlerini tanırmışçasına gülümsüyorlar.

***

Açılış gecesi fenerlerle aydınlatıyorlar seyircinin çıktığı merdivenleri, geri planda bir Anadolu ezgisi çalıyor, seyirciler biraz şaşkın, biraz tedirgin takip ediyor Jessica'yı, Anna Comena'yı ikinci kata. Duvarları naylon kaplı odadan -biz bu odaya "NY" diyoruz- içeri giriyorum. Sandalyelerden birine oturuyorum. Üst katta olacakları gözümün önünde görebiliyorum onlarca kez prova ettiğimiz gibi. Kaan'ın yaktığı gaz lambaları odayı dört tarafından aydınlatmış. Gülçin odanın ortasında üzerinde kuyruğu nerdeyse odanın yarısını kaplayan kostümü üzerinde, hüzünlü bir şarkı mırıldanıyor. Seyirci yere halıların üzerine oturuyor. Tarih kaldığı yerden devam ediyor.

***

Gülçin "Geldik" diyor. Nehrin üstündeyiz. Uzaktan bir gemi geçiyor. Sağ tarafta parkın ışıkları. Köprünün üzerinde biz iki deli. Birden bir korku kaplıyor içimi. Düşme korkusu. Gülçin hissediyor "birşey olmaz" diyor. Ona inanmaktan başka bir çarem yok. Nehre bakıyorum, sonsuzluk gibi. Başım dönüyor. Düşmeyeceğim.

***

Ben hala iş çıkışlarında -bir yıl öncesine nazaran daha az bir ayak sızısıyla- tren bekliyorum ve hala üzerime mutfağının kokusu sinen restoranda çalışıyorum. Kimi zaman trenleri yakalayamıyorum, kimi zaman inmem gereken durakları atlıyorum. Kimi zaman da, trenlerin bin bir sebeple bekletildiği tünelin karanlığında, oturduğum yerde hayatımı film kareleri şeklinde kurguluyorum: Bir kapının aralığından bakışımı, yaşlı bir kadının dans edişini, filmdeki kızın güneşin ışığıyla aydınlanan yüzünü, bir prizin 10 lambayı ayni anda aydınlatışını, uçağa doğru ilerleyen kararlı adımları, nehri, nehir renkli kumaşları, rüzgarla etekleri uçuşan pelerini, daha birçok böyle anı.

***

Tren tünelden çıkıyor, ışıkları geri geliyor. Kompartıman boş. Çantamdan kitabımı çıkarıyorum, Rumi'nin şiirleri. Rastgele bir sayfa açıyorum.

Rumi bana şunları söylüyor: Sen su değilsin, toprak değilsin, başka bir şeysin sen. Balçık dünyadan dışardasın, yolculuktasın sen.

Handan Özbilgin

New York 2000, 2001, 2002, 2003

yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.