|
Bütün yeryüzündeki hakim sınıfların kaçınılmaz
olarak sarıldıkları bir slogan var: “TİYATRO ÖLDÜ”. Evet,
gerçekten tiyatro öldü. O dönüşümünü yapıp, Brecht olayı
ortaya çıktıktan sonra gerçekten öldü. Ama anlaşılması gereken
şu ki onlar tiyatro ölsün istiyordular zaten. Çağın tiyatrosu
yeni doğdu. Emekliyor, bocalıyor, ama nitelik olarak kesin
farklı, canlı, gürbüz yaşıyor. Tiyatro kapitalizmin ürünü
bir sanat değil, sanayiye bağlı değil. Dolayısıyla hakim
sınıfların tekelinde kalmak zorunluğu yoktur. Tiyatroda devrim
estetiği doğduğu zaman hakim sınıflar tiyatroyu bütün güçleriyle
engellemeye çalışıyorlar. Bu yüzden el birliği ile ve koro
halinde “tiyatro öldü” diyorlar...
Vasıf ÖNGÖREN[1]
30 Mayıs 2005’de Vasıf Öngören, aramızdan ayrılışının 21.
Yıldönümünde Zengin Mutfağı’yla bir kez daha, ama bu kez
Isparta’da anımsandı. Sivas Devlet Tiyatrosu oyuncuları Ahmet
Mümtaz Taylan’ın rejisiyle Vasıf Öngören ve Zengin Mutfağı’nı
Isparta Kültür Sinema Salonu’nda seyirci karşısına çıkardılar.
Zengin Mutfağı; Öngören’in Brecht’in epik-diyalektik tiyatrosundan
esinlenerek, Yetmişli yılların toplumsal olaylarını, sistem
ya da düzen bağlamında değerlendirdiği özgün ve deneysel
çalışmalarından biri. En üretken döneminde ne yazık ki aramızdan
ayrılan Vasıf Öngören (1938-1984) , Almanya Defteri (Göç,
1971), Asiye Nasıl Kurtulur (1966-68), Oyun Nasıl Oynanmalı
(1972-74), Zengin Mutfağı (1976) gibi epik tarzda yazılmış
oyunları ve sahne uygulamalarıyla Türk Tiyatro tarihinin
en parlak dönemini oluşturan 60-80 Dönemi’nin köşe taşlarından
birini oluşturan toplumcu bir tiyatro insanımızdır.
Zengin Mutfağı ise toplumsal muhalefetin yükseldiği, sınıfsal
çelişkilerin keskinleştiği ve dolayısıyla sınıf bilincinin
eyleme dönüştüğü bir dönemde, taraf olmama ya da kavganın
dışında kalma çabası içinde olanlarla (Aşçı Lütfü Usta ve
yardımcısı Hizmetçi Zehra) şöyle ya da böyle kavganın içinde
yer alanların (İşçi Ahmet, Şoför Seyfi) ve bu kaos ortamında
perde arkasından baş rolü oynayan -sahnede görünmeyen ama
oyun boyunca varlığını ve kavgadaki rolünü ezici biçimde
hissettiren Kerim Beyefendi ve hizmetlisi Selim ekseninde-
sermayeyle çatışmasının öyküsüdür. 16-17 Haziran 1970 işçi
olaylarıyla başlayıp 12 Mart 1971 darbesiyle süren baskı
döneminin içinde geçen oyun için; “ iki satranç oyuncusunun,
oyunun kuralları doğrultusunda hamle yaptıkları bir hesaplaşma
oyunu olarak değerlendirilebilir ”[2] diyor Ayşegül Yüksel.
Emek ile sermaye arasındaki çatışmaya dayanan bu satranç
oyunun etkisi zengin mutfağında çalışanların üzerinde hissedilir.
Hangi taraftan yana olmaları gerektiğinin bilincinde olmayan
Aşçı Lütfü ve Zehra gibilerin iç hesaplaşmalarıyla sürer
ve zorunlu tercihleriyle biter. Yeşilçam filmlerindeki klişelerden
yola çıkılmasına karşın oyun boyunca bu klişe ilişkilerin
tam tersi gösterilerek seyirci zengin mutfaklarına yabancılaştırılır.
Böylece Vasıf Öngören toplumcu bakış açısıyla emek-sermaye
çelişkisinin belirlediği klişe olmayan, gerçek insan ilişkilerini
sergilerken, sistemin dinamiklerini de ortaya koyar. Vasıf
Öngören’i Brecht’in estetik kuramını Türkiye orjinalitesine
uygulayan bir tiyatro ustası olarak değerlendiren Asalı Öngören
Vasıf Öngören’in toplumcu yanını şöyle vurguluyor: “ Sadece
Türkiye’de değil bütün dünyada herkes bireysel kurtuluşun
peşinde. Biraz önce söyledik; iki büyük tehlikeden biri ABD.
ABD’de sistem, bireyin kendini kurtarması üzerine kurulu.
Birey ne ile kendini kurtarabileceğini düşünüyor? Cehaletle.
Herkes zannediyor ki kendini kurtarabilir. On milyonda bir
kişi kurtarabiliyor kendini. Bunun sürekli lanse edilmesi
var. Bunlardan biri siz olabilirsiniz diye. Vasıf da bunu
kırıyor. Yüz milyon insanın ancak birlikte kurtulabileceğini,
kurtulmuş gibi gözüken insanların da yüz milyonun düşmanı
olduğunu çok açık bir şekilde üç oyunda düşündürtüyor. Vasıf
hiçbir zaman mesaj iletmezdi; düşündürürdü. Brecht gibi.
Brecht estetiğinin de en önemli yanı bu. Seyirciye doğrular
söylenmiyor. Seyirci olgulardan kendisi doğruyu buluyor.
Vasıf bu konu da çok başarılıydı. Asiye Nasıl Kurtulur’da
gözlerimle gördüm salonun parçalanışını. Salon ikiye ayrıldı.
Küçük bir azınlık oyunun sonunda bir orospu bir takım farklı
adamlar tarafından eli öpülür bir şekilde gösteriliyor diye
bunu protesto etti. Salondaki büyük bir çoğunluk da ‘gürültü
yapmayın, çıkacaksanız çıkın, oyunu izleyelim’ dedi. Ankara
sahnelemesinde bu olay çok önemli bir örnekti. Parçalanmış,
sınıflara ayrılmış bir toplumda oyunun işlevi sınıfları birleştirmek
değil; o parçalanmışlığı ortaya çıkarmak olmalıdır. Vasıf
bunu çok başarılı bir şekilde yapıyordu ”[3].
Oyun İstanbul’da bir zengin köşkünde, bu köşkün kocaman
mutfağında geçer. Ayşegül Yüksel bu mutfağı ve altında yatan
ilişkileri şöyle ifade ediyor: “ ‘Ekmek parası ’, ‘yaşam
pahalılığı ’ gibi sorunların yaşanmadığı bir mutfaktır bu;
çünkü köşkün masrafı gecekonduda oturan emekçinin ürettiği
artık değerden kapitalistin cebine indirdiği aslan payıyla
karşılanır. Böylece sermaye-emek çatışmasının temel nedenini
simgeler bu zengin köşkleri; bu mutfaklar kapitalizmin, artık
değerden aldığı aslan payıyla neler yiyip neler içtiğini,
dahası hangi amaçlarla kimleri semirttiğini yansıtır. Pek
çoğumuz bir kez olsun içine girmemişizdir bu köşklerin ya
da mutfakların ama üçüncü sınıf yerli filmlerde az mı izlemişizdir?
”[4].
Emek-Sermaye çelişkisinin keskinleştiği dönemlerde burjuvazinin
truva atı Faşizm’in sahneye çıkıp dört nala yol aldığı gerçeği
aynı zamanda evrensel bir gerçektir de. Tarihte Almanya,
İtalya, İspanya ve daha pek çok ülkede bu truva atı koşturulmuş,
insanlık dışı trajedilerin yaşanmasına neden olmuştur ve
olmaktadır da. Böylesine temel bir gerçeği son derece açık
ve yalın biçimde sergileyen Zengin Mutfağı bu niteliğiyle,
emek-sermaye temel çelişkisinin yapay ve zorlama çelişkiler
yaratılarak küllendirilmeye çalışıldığı kürselleşen(!) dünyamızda
evrensel bir boyut da kazanmaktadır.
Sivas Devlet Tiyatrosu’nun Zengin Mutfağı’nda, ülkesel bağlamda
Türkiye’nin kesintilerle yaşadığı baskı dönemleri yansıtılırken
evrensel olana da gönderme yapılıyor. Oyunun yönetmeni Ahmet
Mümtaz Taylan, Faşizm, evrensel korku ve tehdit sistematiği
ile Zengin Mutfağı arasındaki ilişkiyi şöyle ifade ediyor:
“ Yaşayan dilde nitelendirme ile sıfatlandırma yakın akrabadır.
İnsanlar herhangi bir durum olgu ya da olaya ilişkin bir
nitelemede bulunduklarında nitelemelerini bir de sıfatlandırarak
ifadelerini güçlendirmek isterler. Faşizm; bir düşünce, eylem
ya da yaşam biçimi olarak, onu reddedenler tarafından özünde
bir korku ve tehdit sistematiği olarak nitelendirilir. Bu
nedenle olsa gerek, bir dönem siyasi argoda sözcük yapısı
bakımından bir ‘ad ’ olan ‘ köpek ’, bu ‘ izm ’i benimseyenlerin
önüne karşıtlarca ‘ sıfat ’ olarak konuluyor, ‘ faşizm ’
ve ‘ köpek ’ sık sık birlikte anılıyordu. Faşistlerin ağa
babası Adolph Hitler’in bir köpeği vardı. Has Alman kurdu!
Hitler, gerektiğinde kendi yaşamına kendi eliyle son verebilmek
için bir hap üretilmesi emrini verir. Hap geliştirilir. Çevresindeki
kimseye güvenmeyen despot, hapı çok sevdiği sadık köpeğinde
dener, köpek kısa sürede ölür.(...) Bir anekdot da bizden!
70’li yıllar... Bir iş adamının villası ve onun grevci işçilerin
üstüne saldırttığı eğitimli köpeği... Adı Paço! O da ‘ terbiyeli
Alman Kurdu ’. Paço günün birinde bir biçimde ölür. İş adamı,
evin bahçesine bir mezar yaptırtıp, taşına da ‘ komünist
köpekler tarafından şehid edilen ülkücü kurt Paço burada
yatmaktadır ’ yazdırır. İşte belki de bu mezar taşı ve bu
villa, sınıfsal çelişkilerin keskinleştiği bir dönemde Vasıf
Öngören’e ‘ Zengin Mutfağı ’nı kaleme alması için esin kaynağı
oluyor ” [5].
Oyunda da villanın bahçesine bir Alman Kurdu alınıyor. Girene
çıkana, özellikle direnişe katılan işçi Ahmet’e saldırıyor
bu köpek mutfağa her gelişinde. Oyunun başında ekonomik sıkıntı
içinde okul hayatını sürdürmeye çalışan, aşçı Lütfü Usta’nın
yardımcısı hizmetçi Zehra’nın nişanlısı mülayim ve çaresiz
Selim de, giderek villa sahibi iş adamı Kerim Beyefendi’ye
hizmet eden bir köpeğe dönüşüyor. Bir başka deyişle; devleti,
grevci işçilere ya da kendi deyişiyle komünistlere karşı
savunmaya soyunan, kendi görüşlerinden başka her tür görüşü,
son Türk Devleti’nin varlığını tehdit eden ve yok edilmesi
gereken bir düşman olarak gören dönemin ülkücüleriyle, kaba
gücü-zorbalığı simgeleyen kurt özdeşleştiriliyor Selim’in
kişiliğinde. Oyunda işçi Ahmet ve villanın şoförü Seyfi taraf.
Emekçilerden, solculardan yana taraf. Teke tek güreşmeye
alışkın olan pehlivan eskisi Trakyalı muhacir aşçı Lütfü
Usta’nın başına bela oluyor bahçedeki köpekle, Kerim beyin
köpeği Selim. Tüm naifliğiyle kavganın dışında kalmaya çalışan
Lütfü Usta da sağ duyu galebe çalıyor oyunun sonunda. Çünkü
bahçeden geçip mutfağa ulaşmaya çalışan mutfak(emekçi) insanlarına
saldıran köpeği el altından zehirleyen Lütfü’nün karşısına
yeni bir köpek çıkıyor bu kez; Selim ya da yeni bir Alman
Kurdu. Özetle köpekler, kurtlar bitmiyor bir türlü. Ve karar
veriyor Lütfü Usta; -villayı terk etmeden ve tarafını seçmeden
bu köpeklerden kurtulmak mümkün değil- terk ediyor villayı.
Evin hizmetçisi Zehra da vazgeçmek durumunda kalıyor Selim’le
birlikte yaşamak üzere kurduğu hayallerinden. Çünkü başlangıçta
Zehra’yı mutfaktan kurtarmak için para uğruna işçileri muhbirleyen
Selim, süreç içinde bile isteye beyefendiye köpeklik eden
bir zorbaya dönüşüyor. Zorbalığı, nişanlısını, köpeği zehirlediği
için, onun işçi abisi Murat ve arkadaşlarını solcu oldukları
için öldürme planlarına kadar vardırıyor. Beli silahlı, eli
bıçaklı bir Faşist katile dönüşüyor Selim. Zehra da sonuçta
sınıfsal tercihini de yaparak terk etmek zorunda kalıyor
Selim’i.
Ahmet Mümtaz’ın yorumuyla Sivas Devlet Tiyatrosu’nun seyirci
karşısına çıkarttığı Zengin Mutfağı Öngören’in üslubuyla
Brecht üslubunun örtüştüğü bir sahne ve oyunculuk diliyle
sunuluyor. Oyuncuların da bizzat ifade ettiği gibi, son derece
bilinçli ve özenli tercihler yapılarak, Vasıf Öngören oynamanın
getirdiği sorumluluk ve sempatiyle geçirilen bir çalışma
sürecinin -yönetmenin de bu süreçte büyük katkısı var kuşkusuz-
sonunda ortaya çıkmış olan oyun yine aynı sorumluluk bilinci
içinde ölçülü ve saptanmış birer toplumsal-sınıfsal tavırla(gestuslarla)
iletiliyor seyirciye. Tüm ekip oyuna, Öngören ve Ahmet Mümtaz
Taylan kadar sahip çıkmış. Buna tiyatronun sanat yönetmeni
ve müdürü Fırat Demirağ da dahil. Nitekim sahneden salona
yansıyor bu sahiplenme duygusu. Aşçı Lütfü’yü oynayan Arif
Yavuz; göçmen-muhacir diyalektiyle ve bu diyalektin getirdiği
dil güldürüsüyle baskı döneminin getirdiği yaptırımlarla
çok güzel dalgasını geçiyor. Konuşmalarıyla, tavrıyla, yürüyüşüyle,
tikleriyle iki arada bir derede kalmanın sıkıntısını, çaresizliğini
başarıyla yansıtıyor. Giderek sermayeye hizmet eden bir ülkücü
zorbaya dönüşen Selim’i yansılayan Tolga Çiftçi; yaş itibariyle
Seksen öncesi döneme çok aşina olmamasına karşın belli ki
iyi bir gözlem ve araştırma yapmış. Uzun siyah paltosunu
savuruşuyla, elindeki kelebek bıçağı, belindeki silahı ve
zorba tavırlarıyla, -özellikle masada salata yemekten et
yemeye dönüşen kurtlaşma sürecini verirken- Seksen öncesinin
tipik ülkücü gestusunu yansıtmakta başarılı. Nişanlısı Zehra’yı
oynayan Banu Manioğlu duygusallığın dozunu kaçırmadan Selim’e
olan sevgisini ve sevgiden korkuya dönüşen süreci yansıtırken
yine ölçülü ama yerinde bir gelişimi yakalamış. İşçi Ahmet
(Taner Turan) ve şoför Seyfi (Ozan Uçar) tarafını seçmiş,
Seksen öncesinde sınıf bilincinin getirdiği sorumluluğu yansıtmakta
oldukça başarılılar. Özetle tüm oyuncuların isteyerek ve
zevkle işlerini yaptıkları sahneden seyirciye yansıyordu.
Isparta Kültür Sineması’nın sinema salonu olmasından kaynaklanan
tüm güçlüklerine karşın.
Oyunda daha çok beyazın hakim olduğu minimize bir dekor
kullanılıyor. Kostümlerde de siyah ve grinin tonları tercih
edilmiş. Böyle bir kontrast yaklaşım oyuncuları öne çıkardığı
gibi düşünsel olarak da katkıda bulunmuş oyuna. Fon, mutfaktan
villanın üst katlarına ya da diğer mekanlarına ulaşırken
yalnızca gölgelerin görüldüğü beyaz bir arka duvar biçiminde
tasarlanmış. Bir de sahnede yine zengin mutfağını simgeleyen
ve neredeyse tüm oyun alanını kaplayan keskin hatlı büyük
bir masa kullanılıyor. Bütün mutfak malzemeleri metal. Bu
beyazlık; içinde çalışan insanların saflığını temizliğini,
yani ne kadar halk olduğunu anlattığı gibi, içinde yaşanılan
ülkeyi de anımsatıyor insana. Oyuncuların masanın çevresinde
yerleşimi de bu düşünceyi kanıtlıyor bir bakıma. Tarafını
emekçilerden yana seçenler masanın solunda kümeleniyor çoğunlukla.
Beyefendi’ye köpeklik yaparak hizmet etmeyi seçen Selim ise
masanın sağ cenahında yer alıyor genellikle. Aşçı Lütfü ve
Zehra yemek işlerini sürdürürken orta alanı kullanıyorlar.
Hep et yeniyor mutfakta, köpeğe bile biftek yediriliyor.
Oyunda belirgin biçimde vurgulanan bu yeme alışkanlığı aynı
zamanda emekçinin sırtından kazanılan artı değeri de çağrıştırıyor.
Kostümlerde yine koyu renk ve dönemin atmosferini de yansıtacak
biçimde bir tercih yapılmış. Parkalı ve işçi gömlekli Ahmet,
mavi gömlek, siyah ceket ve şapkayla beyefendinin şoförünü
yansılayan Selim’in görev elbisesi ve mesaisi bittiğinde
giydiği işçi tulumu, Aşçı Lütfü’nün asırlık koyu renk, bol
pantolonu ve kavganın dışında kalma çabasını da imleyen ekose
gömleği, beyaz uzun önlüğü ve iş şapkası, Zehra’nın iş elbisesi,
beyaz önlüğü ve beyaz saç bandı ve sonunda artık tarafını
seçtiğinde değiştirdiği kostümü düşünsel açıdan anlamlı ve
işlevsel tercihler olmuş. Selim’in dönüşüm sürecine de eşlik
eden kot pantolondan siyah kumaş pantolona ve krem balıkçı
kazak ile siyah uzun kumaş paltoya uzanan kostümler dönemin
ülkücü giyim tarzını da yansıtıyor. Bu arada işçi Ahmet’in
Köpek ısırdıktan sonra delinen pantolonunu, zaman aşımı yaşanmasına
rağmen neden değiştirmediğini merak ettiğimi de belirtmeliyim.
Oyunun yönetmeninin broşürde de belirttiği üzere; “köpekleşme
ya da ses çıkartmadan hizmet etmeyi sürdürme” düşüncesinin
karşısına koyduğu; “onurla yaşayabilmek için akla şırınga
edilmek üzere bir panzehir üretme” düşüncesinin altı, oyunun
başında ve sonunda kullanılan kurt-köpek imgesi ve ona eşlik
eden köpek sesleriyle çiziliyor. Kurt köpeği maskesi ve kılığıyla
bir oyuncu (Selim’i oynayan Tolga Çiftçi oynuyor köpeği de)
ürkütücü köpek sesleri eşliğinde oyunun başında mutfağa giriyor
ve masayı darmadağın ediyor. Aynı köpek oyunun finalinde
de, Lütfü işi bıraktıktan sonra yine mutfağa giriyor ve masayı
târumar ettikten sonra beyaz fonun ortasında yerini alıyor
ve ayağa kalkarak insanlaşıyor ve köpekleşmiş insan gölgesi
beyefendiye hizmet etmek üzere yukarı çıkıyor.
Oyunda kullanılan renkli iki küçük aksesuvar var. Aşçı Lütfü’nün
o enfes kurabiyelerini sakladığı iki sarı-desenli kutu. Adeta
Lütfü’yle özdeşleşmiş bu iki küçük kutudan biri Lütfü’nün
tahta valizinin üstünde, diğeri de büyük mutfak masasında
yer alıyor. Aşçı Lütfü’nün yaptığı işi ve işine sahip çıkma
duygusunu simgeleyen bu kutuyu sonuna dek yanından ayırmıyor
Lütfü Usta.
Seksen öncesinde okuyan ve o yılları bizzat yaşayan bir
tiyatro insanı olarak oyunu izlerken bir yandan da şunu düşündüm:
Seksen öncesinde tiyatronun toplumcu bir ivme kazanarak bir
gereksinmeye dönüşmesini sağlayan ve de Vasıf Öngören’e bu
oyunu yazdırtan, oyunda sözü de edilen toplumsal eylemlere,
hiç olmazsa ışık söndüğünde, tablo geçişlerinde slayt ya
da fotoğrafla gönderme yapılamaz mıydı? diye. Çünkü genç
kuşaklara o dönem ve yansımaları tarih öncesinden kalmış
ya da hiç yaşanmamış gibi geliyor. Kaldı ki tüm dünyada olduğu
gibi, ülkemizde de özelleştirme adıyla lanse edilen liberal
ekonominin bedellerini, işçi çıkartmalarla, işe son vermelerle,
üniversite kapılarında bekleyen işsizler ordusuyla, toplumsal
bunalım ve belki de cinnetle hep birlikte ödemiyor muyuz?
Seyircisiyle en iyi iletişimi kurmuş olan toplumcu tiyatro
yazarlarından Vasıf Öngören gibi bir ustayı anımsamamıza
neden olan, küreselleşme söylemiyle başkasının sırtına binerek
yükselmenin ve bireysel kurtuluşun çığırtkanlığının yapıldığı
dünyamızda, Zengin Mutfağı gibi cesur bir seçimle Isparta
seyircisinin karşısına çıkan oyunda görevli tüm çalışanları
kutluyorum. Sivas Devlet Tiyatrosu ekibine, bu oyunun seçilmesine
ve oynanmasına vesile olan Sanat Yönetmeni Fırat Demirağ’a,
oyunculara ve teknik personele, turne organizatörlerine ve
Isparta Kültür Müdürlüğü’ne teşekkürler.
Ek olarak; Süleyman Demirel Üniversitesi-Güzel Sanatlar
Fakültesi-Sahne Sanatları Bölümü öğrencileriyle gerek oyun
öncesinde, gerek oyun sonrasında yapılan söyleşilere tüm
ekip olarak katkıda bulunan meslektaşlarıma, genç tiyatrocu
adaylarına karşı özenli ve içten yaklaşımlarından ve tiyatroya
olan duyarlıklarından ötürü gençler adına teşekkür ediyor
ve birlikte çıktığımız tiyatro yolculuğunda tekrar buluşmak
üzere başarılar diliyorum.
Ve bu güzel atmosferi paylaştığımız oyunu izleyen, söyleşiye
katılan genç arkadaşlarımın oyun hakkındaki görüşlerini de
iletmek istiyorum:
“ Türkiye tarihinin önemli bir kesitini yansıtması bakımından
dikkate değer bir özellik taşıyan oyunun 1980’den sonra yoğun
bir şekilde uygulanmaya çalışılan ve günümüzdeki yansımalarında
da neredeyse başarıldığı görülen gençlerin ve toplumun apolitikleştirilmesine
karşı cesaretli bir seçim olduğu kanısındayım. Zengin Mutfağı’nın,
bir bütün olarak düşünüldüğünde başarılı bir sahne uygulaması
olduğunu söyleyebilirim. ”
(Naciye AKSOY, SDÜ, GSF, Sahne Sanatları, Dramatik Yazarlık,
Lisans II)
“ Devletin kendi bünyesindeki bir kurum aracılığıyla kendi
kendini eleştirmesi ve bunu tiyatro aracılığıyla gerçekleştirmesi
bir tiyatro öğrencisi olarak beni oldukça umutlandırdı ve
sevindirdi. Böyle güzel ve anlamlı bir oyunu Isparta’ya,
bizlerin ayağına getirip sergileyen tüm Devlet Tiyatroları
çalışanlarına teşekkür ederim. ”
(Özgür GÜNAY, SDÜ, GSF, Sahne Sanatları, Oyunculuk, Lisans
II)
“ Gerek oyunculuk, gerek oyun seçimi ve reji bakımından
oldukça iyi olan Zengin Mutfağı başarılı performansıyla beni
mutlu eden oyunlardan biri oldu. Sivas Devlet Tiyatrosu’nu
ve çalışanlarını bu başarıdan ötürü kutlarım. Devlet Tiyatroları’nın
Anadolu turnelerinin yararlı bir organizasyon olduğu inancındayım
ve sürmesini diliyorum. ”
(İbrahim TÜL, SDÜ, GSF, Sahne Sanatları, Dramatik Yazarlık,Lisans
II)
“ Sivas Devlet Tiyatrosu’nun Vasıf Öngören’in yazdığı Zengin
Mutfağı adlı oyunla Isparta’ya turne yapmasının yararlı olduğu
düşüncesindeyim. Oyunu ve oyuncuları başarılı buldum. Daha
çok tiyatronun Isparta’da perde açması dileğiyle.
(Zerrin KARA, GSF, SahneSanatları, Oyunculuk, Lisans II)
“ Zengin Mutfağı adlı oyunu büyük bir zevkle izledim. Yazarlık
açısından da oyunun bana katkısı olduğunu düşünüyorum Sahneyi
ve oyuncuları tanımak ve onlarla diyalog kurmak ayrıca bir
zevkti. Oyun Türkiye’nin (bizim tanık olmadığımız) bir dönemine
ışık tutması açısından da iyi bir seçimdi. Özetle zevkli
ve düşündürücü bir seyirlikti. ”
(Erhan TOSUN,SDÜ,GSF, Sahne Sanatları, Dramatik Yazarlık,
Lisans II)
“ Geçmişten günümüze gelen sistemdeki bozuk yapılanmayı
biz gençlere ve bizden sonra geleceklere en açık şekilde
gösteren ve göstermeye devam edecek olan tiyatromuza vermiş
olduğunuz destek bizleri çok mutlu etti. Böyle önemli bir
oyunu biz öğrencilerle ve Isparta halkıyla paylaştığınız
ve okulumuza verdiğiniz önem için teşekkür eder, yine bekleriz.
(Özge GÜNAY, SDÜ, GSF, Sahne Sanatları, Oyunculuk, Lisans
I)
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Vasıf ÖNGÖREN, Militan Dergisi, Yıl: 1975, Tiyatro Tiyatro
Dergisi, Sayı: 131, (Haziran 2003).
[2] Ayşegül YÜKSEL, “ Vasıf Öngören Tiyatrosu, Tanıdık Durumlardan
Yabancılaştırmaya ”, Vasıf ÖNGÖREN, Bütün Oyunları, Mitos
Boyut Yayınları, II. B. 1999, İstanbul, s: 11.
[3] Aslı ÖNGÖREN, “ Brecht’in Estetik Kuramını Türkiye Orjinalitesine
Uyguladı ”, Tiyatro Tiyatro Dergisi, Sayı: 171, (Haziraan
2003).
[4] Ayşegül YÜKSEL, “ Çağdaş Türk Tiyatrosundan On Yazar
”, MitosBoyut Yayınları, İstanbul, s: 123.
[5] Ahmet Mümtaz TAYLAN, Zengin Mutfağı, Sivas Devlet Tiyatrosu
Oyun Broşürü, 2005, Sivas.
yazar@tiyatrokeyfi.com |