|
Devrin Ankara valisi Nevzat Tandoğan ne demişti: “Memlekete komünizm lâzımsa biz getiririz, siz kim oluyorsunuz!”
Nereden çıktı derseniz, şuradan: Daha düne kadar “ulusalcı” yaklaşımların, ABD karşıtlığının “geri kafalılık” olarak damgalandığı ve alay konusu yapılarak, aşağılandığı unutulmadı. Bu gibi “ileri kafalılık” sahipleri bugün de yok değil elbette, işbaşındalar. Ama artık meydan boş değil, “geri kafalılar”ın sesi daha çok ve gür çıkıyor, üzerlerindeki ölü toprağını attılar, başları dik. Dahası, toplum içinde giderek yükselen bir etkileri var. Daha düne kadar bazı “geri kafalılar”ın hezeyanı olarak küçümsenen saptamalar, öngörüler, artık somut birer gerçeklik olarak ortada ve inkârdan gelinecek gibi değil. Mâlum “ileri kafalılar”ın bunu itiraf edecek halleri yok, ama yok sayacak halleri de yok. AB-D onların onurlarını düşünecek değil a!
Daha düne kadar, bu “ileri kafalılık” rüzgârının etkisi altında, kraldan çok kralcı geçinenler; en azından susup bekleyenler, “geri kafalılık” edenlere uzaktan bakanlar ve hatta bu durumu bir çeşit ranta dönüştürmeyi arsızlık saymayanlar; bugün bakıyoruz ki, “ulusalcı” kesilmişler. Eee, “hava döndü, ulusaldan ulusaldan esiyor yel...” Şimdi “trend” bu. Bugün “yükselen değer”, bu. “İvme”, “konjonktür”, “puan”, bu. “Risk” yok, yalnız kalma korkusu yok. Sırtta yumurta küfesi yok. Ama şimdi burada rant var. O zaman, hadi bakalım: Gelsin Atatürk, gelsin kurtuluş savaşı, kahramanlıklar, destanlar. Her ne iş yapıyorsanız... (Oyun yazıyor olabilirsiniz, roman, şiir, araştırma, deneme, denememe) ... sonuna AB-D karşıtı ve yüzeysel, sokakta yürüyen herkesin edebileceği türden birkaç cinaslı ve cafcaflı laf ekleyin ve salın pazara. Örneğin, oyun yazdıysanız, işgal altındaki İstanbul’un dramın sakın ihmal etmeyin. Ve bilin ve bildirin ki, İstanbul’un Rum meyhanelerinde balet ve balerinler içki içer, akıllarına estiğinde profesyonelce dans ederlerdi. Ve esasen, ülkecek AB-D’nin kucağında yaşamamızın tek sebebi, Bülent Ecevit’in bunaklığıydı. (Say say bitmez...) Bu gibi derin göstergeler ve toplumsal/siyasal çözümlemelerle, yükselen ulusalcı rüzgârın üzerinde fazla çaba harcamadan yükselebilirsiniz. Çünkü ulusal kimlik ve gurur öylesine ayaklar altına alındı ki, kendini içtenlikle bu ulustan hissedenlerin yüreği yaralı. İyileşmek istiyor, incinen gururu onarılsın istiyor. İnsanlar aç! Ve bu açlık ne güzel bir pazardır, zavallım bu noktada ne de güzel sömürülür...
Mustafa Kemal’in bilinen bir sözü var: “Sanatçı, uzun çabalar sonucunda, alnında ışığı ilk hisseden insandır”. Evet, “uzun çabalar” sonunda. Rant kaygısından uzak, risk alan, bedel ödeyen insandır sanatçı. Işık, gün ışığında değil, gecenin karanlığında anlam kazanır. Işık, çıkışı gösterir. Yön belirler. Sanatçının alın ışığı, geceden, karanlıktan çıkışın müjdecisidir. Gündüz vakti herkes görür. Güneşli bir günde çıkışı herkes görür, bir anlamı ve özelliği yoktur. O zaman, gündüz sanatçılarının anlam kazanması için geriye tek yol kalır: Başkalarının gözünü bağlamak. Gözlerini karanlıkta bırakmak. Gündüz sanatçılarının yaptığı da budur. Bu gözbağcılarının yaptıklarını görünce, “geri kafalılar”a duyduğum saygı artıyor. Rahmetli Attila İlhan’ı anıyor, Erol Manisalı’yı ve daha nicelerini, isimlerini bilmediğim neferleri sevgiyle selamlıyorum.
Attila İlhan öldüğü zaman bu ikiyüzlülük tsunamisinin sınırsızlığını görmüştük. O zaman, Asaf Güven Aksel “Bilim ve Gelecek” dergisinin 21. sayısında, “Attila İlhan’ı Biz Kaybettik! Tantanalı Bir Kavganın Gazelhanı” başlıklı yazısında bu durumu ne güzel anlatmıştı:
“(...) Attilâ İlhan’ı kaybetmişler... Neyi kaybettiniz? Kuvvayı Milliye’yi mi? Emperyalizmle kavgayı mı? İşçi sınıfını, yoksul halkı mı? Neyi? Söyleyin bakalım, sosyalizmi mi kaybettiniz? Başlangıçta diyalektik vardı diyen felsefeden mi oldunuz?
Kaybettiklerini ilan ettiler medyalarında! Medya... Hey gidi. Dirisinin yanına yanaşamayıp cesedine üşüşenler, bir hayat duruşuna nasıl bakıyorlar yüzleri kızarmadan? Ne hâyâsızlık! Düşlesinler bir, şiirlerinin ne kadar okunduğunu, âşıkların, küskünlerin, militanların dilinde dolandığını. Romanlarının ne çok okunduğunu... Ekranlardan, sayfalardan ne kadar izlendiğini... Düşlesinler bir bu yaygınlığa, bu tanınmışlığa, bu sevilmişliğe ulaştıklarını. Tamam bunları düşleyebilirler, ama mümkün mü şunu da düşlemeleri: Bunları umursamadan, meydan meydan bir kavga adamı olduğunu beyan etmeyi! Aman, yetineyim şu ahir ömrümde, sessizlikle parlatayım kendimi dememeyi! Kendini bir safın, lanetlenmiş, ama yüce bir safın adamı ilan etmeyi! Akıntıya göğüs germeyi! Şöhreti, parayı, popülerliği zerrece takmamayı düşleyebilecek bir kişi var mı aranızda, hey “kaybettik”çiler? Neyi kaybettiniz? Her şeyin üzerinde tuttuğunuz bir büyük insanlık idealini ve onun satın alınamayan değerlerini mi? Haraç mezat olmayan bir dünyanız mı vardı da, kaybettiniz? Kendinizi bir davaya adama yüreğini mi? Doğru bildiğinizi, eyvallahsızca dillendirmeyi mi? (...)”
Evet, “memlekete ulusalcılık lâzımsa biz getiririz, siz kim oluyorsunuz!” diye bir ses duydum sanki de, bu yazıyı onun için yazdım.
Coşkun IRMAK
yazar@tiyatrokeyfi.com |