|
Çok acıklı değil, ama biraz buruk bir hikâye bu.
Bisiklete binmemiş, sokakta top oynamamış, çamura bulanmamış, hiç uçurtma uçurmamış çok küçük yaşta takım elbiseye bürünmüş bir çocuğun hikâyesi…
Büyümüş, büyürken zamanın farkında olmamış, olsa da hep (bir) “başkası” tarafından yönetilmiş/harcanmış onun zamanı. Sesini çıkarmak istediğinde sesi bastırılmış, oyunlara karışmak istediğinde azarlanmış, kitap okumak ve hayal kurmak yasaklanmış ona.
Zaman az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş o çocuk büyümüş kocaman olmuş… Ama hep o “başkasının” ona giydirdiği giysinin içinde hapis kalmış ruhu. Kendini kendi kendine mahkûm etmiş de ne yaşayacak gücü ne ölecek cesareti bulamamış. Hayatta hiç bir şeyi kendi iradesi ile yapamamış başladığı ve bitirdiği tek şey olan intihar mektubu sol göğsünün üstündeki cebinde dururken…
Kapı çalmış…
Gelen bir ruhmuş, ama kendi ruhu mu başkasınınki mi anlayamamış. Önce “kimsin?” diye sorsa da, cevabı beklemeden bırakıvermiş kendini ziyaretçisine. Çünkü gelenin isteği, ona kendini buldurmakmış.
Bizimki bu isteği kızgınlıkla karşılamış önce aslında. Sonra, keşfetmeye başlayınca kendini izin vermiş dilediği gibi davranmasına ve ansızın bir hesaplaşmanın orta yerinde bulmuş kendini.
Lakin en olmadık anda zaman değişmiş, mekân değişmiş, her şey geçmişe dönüvermiş.
Korku, acı, nefret bir araya toplanmış. Bellekteki bu bir anlık gidiş gelişler bizimkini yormuş, hırpalamış.
Yeniden şu an olmuş. O anın hesabı şu anda kesilmiş, defter dürülmüş. Değişim yavaş ve sancılı da olsa başlamış.
Ziyaretçisi, bizim oğlandan soyunmasını istemiş. Ölüler mezarlarında kalsın, sen soyun, hayat yeniden başlasın, bak sen aslında bambaşkasın demiş. Ansızın kendini tüm çıplaklığı ile görmek korkutmuş bizim oğlanı ve korkunun insana neler yaptırabileceğini fark etmiş. Daha en başından pes edeceğini bilse de, önce karşı koyup dirense de, kendi tadına varmak istemiş.
Soyunmuş.
Savaş Dinçel’in yazıp yönettiği, İlker Ayrık’ın ve Aykut Taşkın’ın oynadığı “Uçurtmanın Kuyruğu” adlı oyun doğum günümün en güzel hediyelerinden biri oldu.
Çocukluğunu babasının diktatörlüğü ve ona miras kalacak soyadını koruması gerektiği baskısı altında geçiren bir karakteri canlandırıyor Aykut Taşkın. Ansızın kapısını çalan, ona “kendine tüm bunları nasıl yaptın?” sorusunu sorarak kendisi ve öyküsü ile hesaplaşmasını sağlayan karakter (İlker Ayrık) ise belki onun kendi ruhu belki de bir başkası.
Daha önce Devlet Tiyatroları’nda da sahneye konmuş bir oyun aslında Uçurtmanın Kuyruğu; beni bu denli etkilemesinin nedeni belki de oyunu izlediğim günün doğduğum gün olması. Müjdat Gezen’in, kendi sahnesinde Savaş Dinçel adını verdiği salonda her Cumartesi saat 20:30’da, her Pazar saat 15:00’da oynanmakta.
Oyunun dekoru eski zamanlardan kalma bir ev. Sahneyi görünce ince bir küf kokusu duyar gibi oluyorsunuz ister istemez. Oyun bazen seyirciler de dâhilmiş gibi oluyor, müdahale edip “ee hadi ama direnme” diyesi geliyor insanın Aykut Taşkın’a. Aykut Taşkın o kimliği ve oyunu öylesine benimsemiş ki, bazen güldürse de oyun sırasında şöyle bir kendinize dönüp bakmanıza neden oluyor. O her şeyden mahrum bırakılmış çocuk içinize işliyor. Hayalleri bile beğenilmemiş çünkü onlara bile karışmış insanlar. Hayalinizde seyahat edin, sonra da onu yazın diyen edebiyat hocası bile fark edememiş uçurtmanın kuyruğuna takılıp dünyayı görmek isteyen çocuğu.
Kim bilir belki de oyundan çıktıktan sonra şükredeceksiniz halinize ve arayıp annenizi babanızı sizi böyle büyüttükleri için teşekkür etme ihtiyacı duyacaksınız. Eğer öyle hissederseniz bence çok şanslısınız.
Oyunda birden fazla karaktere bürünüyor İlker Ayrık. Oyunun bir yerinde ansızın kimliği değişiyor bellekteki görüntüyü sahneye taşıyorlar. Diktatör bir baba, doktor, patron, oyun arkadaşı… oluyor kendisiyle hesaplaşan koca çocuğun karşısında. Aslında bir tür pusula belki de kendisini bulması gerekene yol gösteriyor. Herkesin ara sıra ihtiyaç duyacağı bir kişi oluyor. İlker Ayrık, izleyicisini inanılmaz bir enerjiyle sahneye kilitliyor adeta.
Her zaman sevmişimdir salıncakları, oyundan çıktıktan sonra şöyle bir gidip Moda’ya denize doğru sallansam mı diye düşünmedim değil. Hâlâ vakit varken vazgeçip geçmişi kurcalamaktan, çıkmalı sokağa misket oynayıp çamurun içinde top koşturmalı, uçurtma uçurup kuyruğunda asılı kalmalı…
Adalet Çavdar
yazar@tiyatrokeyfi.com |