Şu Davullar Dengi Dengine Bir Çalabilse !

NUSRET ŞENAY

Türkiye yazık ki büyük zaman blokları yitirmiş (bununla birlikte hafızasını da sanıyorum) ve (bir türlü hazım edemediği ve edemeyeceği) zaman sıçramaları yaşamış bir ülke. Zamanında yaşanması gerekli sosyal süreçleri ancak, yeni yeni yaşayan bir ülke. Nasıl ki ben, çocukluğumda yeterince oynayamadığım için, 42 yaşımda olmama rağmen bilgisayarın başından kalkamıyorum; işte hemen hemen buna benzer bir durum.

Oyun oynamak ve oynayan insanları seyretmek neden bu kadar zevkli? Yirmi iki insan top peşinde koşarken, elli bin kişi niye seyreder. Tiyatro neden vardır? İnsanlar neden tiyatroya giderler? Bu işten ekmek yemek bu kadar zorlaşmışken neden hala insanlar tiyatro okullarının kapısına yığılırlar? Tiyatro, yapanı için, bir şeyleri söyleme, bildirme, ifade etme ihtiyacı desem doğru olur mu acaba? Alıcısı için de, taklit eden insanın sancılı değişme sürecine, başka dünyalara tanıklık etme hazzı diyebiliriz sanırım. Gizlice gözetleme zevkinden söz edilebilir mi, ne dersiniz?

Biz oyuncular için tiyatro, insanı değiştirebilme gücünden ötürü baş tacı ise, eğer ; toplumca benimsenmiş ve baş tacı edilmiş, rağbette, yani popular olmamız gerekiyor zannımca ki, (oyunlarda) dediklerimiz dinlensin, yaşama biçimlerimiz örnek alınır olsun (İçki kadın ve kumar merakımızı kastetmiyorum tabii).

Yok, yaratıcılığımızla, fiziksel ve ruhsal özelliklerimizin ne kadar yükseklere erişebileceğini ve ne kadar çekici olabileceğini göstererek, baş tacı olmayı umduğumuz yerse tiyatro, işte o zaman bir hastalık saptanmış demektir. Bu eğer bir geçiş dönemi ise, yani, populariteyi ileride bir gün insanları, toplumu değiştirmek amacı ile kullanacaksak, bir derece bağışlanabilir bir durum. Yalnız şunu unutmamak gerekiyor ki, bu çok uzun bir yol ve bir çok kavşaklardan geçiyor. Popular olduğumuz gün geri dönüp baktığımızda, kaybolduğumuzun farkına varmak, ya da vardığımız adresin asıl yola çıkış amacımız olduğunu sanmak da çok mümkün.

Günümüz Türkiye' sinde - ki zannediyorum dünya tiyatrosunda da (Bu konuda çok bilgi sahibi olmadığımı belirtmeliyim)-.tiyatro ve bu mesleği yapan insanları, gözdeliklerini yitirmiş halde. Binlerce kişilik tiyatrolardan cep tiyatrolarına geçişin nedeni, yalnızca temizlik ve yer kaplama sorunu olmasa gerek.. O zamanlar, yani tiyatronun var olduğu yaşadığı zamanlarda, amfiteatrların yanında, collesiumlar da yükselirdi. Şimdilerde collesiumlar varlıklarını daha da büyüyerek sürdürürken (mesela futbol sahaları), amfiteatrlar, içinde yaşlı japon turistlerin dolaştığı harabelere dönüştü.

Tiyatro, yapanı ve alıcısıyla aynı kaygıları paylaşmıyorsa yaşamını sürdüremez. Yazarın yönetmenin ve birkaç oyuncunun bir araya gelip alıcının yani seyircinin bir ucundan tutacağı bir kilim dokumaları gerekir. Herkesin kafasındaki desen ve renk çeşitliliğini ve medyanın, zevklerini ve anlaklarını bilediği(!) binlerce seyircinin (acı ama) yönlendirici beklentilerini de hesaba katarsanız, bu işin zaten yeterince zor olduğunu anlarsınız.

Ben kafamdaki tiyatroyu yaptığım zaman ruhum aç kalıyor. İki sıra seyirciye oynamak durumunda kalıyorum. (İki sıra seyirciye oynayan oyunların hepsinin de yaratısının ederinin karşılığını alamamış sanat eserleri olduğunu söylemek istemiyorum tabii) Seyirciyi yeniden yanıma alabilmek için yaptığım tiyatro, oynadığım oyunlar ise yine ruhumu aç bırakıyor, çünkü artık onlarla aynı duyguyu aynı heyecanı paylaşmadığımı görüyorum. Bir arkadaşım yaptığı espriye seyirci güldüğünde onlara kızıyor, söyleniyor. İnanın aynı şeyleri hissediyorum artık, bunlara gülmeyin n' olur yahu. N' olur bizi eleştirin. Siz bir basamak yukarı çıkın ki, biz tırmanmaya devam edelim. Sizi beklemekten, durmaktan yorulduk, sıkıldık, saçmalamaya başladık. Başka oyunlarda, el ele tutuşup birlikte oynayalım. Bu iş birlikte yapılmazsa olmuyor. Hayat birlikte yaşanmalı, akıl, duygu, sezi özellikleri bakımından birbirine denk olmayan davullar çalmıyor.

yazar@tiyatrokeyfi.com

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.