Sivas Sokakları

VOLKAN BENLİ

 

Hava soğuk, eksi yirmilerde neredeyse, ellerim üşümüş, Sivas sokaklarının buzdan kaldırımlarında yarı kayarak, yarı yürüyerek, tiyatroma gidiyorum. Daha yeni tayin olmuşum Anadolu'nun bu hep hor görülmüş, unutulmuş şehrine... Ankara'dan ideallerimi, umutlarımı,ve yüreğimi cebime koymuş, birkaç yıl öncesinde "Madımak" yangınının siyaha boyadığı şehre gelmişim.Hava soğuk, aldığım her nefes ciğerlerimi yakıyor. Tiyatroya doğru attığım her adımda gurur duyuyorum kendimle; bozkırın ortasında bir avuç sanatçı adayından biriyim diye (Kendimi "Sanatçı" saymak için çok genç buluyorum)...! Kapıda Hüseyin'i görüyorum, yağız ve gürbüz bir Sivas delikanlısı kapı görevlimiz, merhabalaşıyoruz...! Seviyorum bu Anadolu insanını, sıcak, mert, dürüst ve yalansız, sevgisi gözlerinden akıyor. Kuliste tavşan kanı çayımı kıtlama içiyorum, bir başka lezzet var bu çayda. Beş şekerle bir bardak çay içmeme gülüyor çaycımız Hamdi. Kostümlerimi giyiyorum, makyajımı yapıyorum, aksesuarlarımı kontrol edip kulisten çıkıyorum. Oyuna fuayeden, seyirci arasından başlayacağım, fuayeye açılan bir ara kapıdan kalabalıklar arasına karışıyorum.

"Oyununun başlamasına on dakika var" anonsu geliyor, daha vaktim var, herkesin içeri girmesini bekliyorum. Bu arada da seyircilere göz gezdiriyorum. Bir sürü küçük çocuk var, üstte yok başta yok, hatta birinin ayakkabıları patlak, iple bağlamış küçük ayaklarından en az beş numara büyük ayakkabısını. Yaptığım işin önemini bir kez daha kavrıyorum. "Demek insanımız için yemek, içmek kadar doğal ve gerekli bir ihtiyaç tiyatro" diye düşünüyorum. "Oyunun başlamasına beş dakika var" anonsu geliyor ,insanlar yavaş yavaş salona giriyorlar, gerçi çok seyircimiz yok, garnizondan emirle gelmiş bir iki manga asker, birkaç üniversite öğrencisi, otuz kadar da çocuk. "Bu çocukların burada ne işi var, oyun çocuk oyunu değil ki, ya oyunu bozacak bir şey yaparlarsa" diye endişeye kapılıyorum. O kadar da küçükleri var ki aralarında... "Oyunumuz başlamak üzere"anonsu da geliyor. Heyecanım artıyor. Askerler özgürce içtikleri sigaralarını söndürüp, başlarındaki çavuş nezaretinde salona giriyor, üniversite ö?rencileri de askerlerin ardından... ama çocuklar hala girmediler... "Bak gördün mü bu kadar küçükleri alırlarsa olacağı bu işte, anonsu anlamadılar" diyorum kendi kendime. Salonun ışıkları alınıyor, işte şimdi gireceğim... ama çocuklar hala girmediler..! Tam salona girecekken otuz kadar simit-poğaça tezgahı gözüme ilişiyor, dizi dizi, fuayenin her yerindeler. Her biri en yakın kaloriferin önünde, her birinin başında bir çocuk, üşümüş şaşkın gözlerle bana bakıyorlar. Antre sıram geldi, kendimi sahneye atıyorum. Yanaklarımda bir ıslaklık, ağlıyorum sanıyorum farkında olmadan, ama hayır ağlamıyorum, göz yaşı değil bu yanaklarımdan süzülen... Neden sonra fark ediyorum dam delik, çatıdan su damlıyor; buz gibi kar suyu, bir parça bana, bir parça da beni izleyenin başına. Damlaları atlatmaya çalışarak mizansenlerimi yapıyorum. Her eskivimde üçüncü damlaya yakalanıyorum. Sinir oluyorum. Derken bir davul-zurna sesi, çalan parça tanıdık, "Mihriban". Rejisöre söyleniyorum içimden "Amerikan piyesinde Mihriban türküsünün işi ne?"diye. Ama bu ses kondüvit odasından ya da salondaki hoparlörlerden gelmiyor ki...! Bir alt kattaki halk oyunları ekibi yeni bir gösteri hazırlıyor anlaşılan. Hata rejisörde değil allahtan...!

Bütün bunlar bu satırları okuyanlara şaka gibi gelebilir, ama ne yazık ki hepsi gerçek. Populist politikalarla, alt yapısı hazırlanmadan, çatısındaki çatlaklardan yıldızlar görünen, kaloriferleri çalışmayan, ödeneği, memuru, temizlik görevlisi olmadan açılan ve unutulan her hangi bir bölge tiyatrosunun her hangi bir oyunu anlattıklarım. Bölgelerin sıkıntılarını saymakla bitiremeyiz; maddi kaynak eksikliği, bürokrasi, sanatsal nitelik eksikliği, kadro yetersizliği, teknik eksiklik, bina ve sahne sıkıntıları, idari sıkıntılar, bütün bunlarla beraber yıllar önce bir bölge ve tek sahne için yapılan "Devlet Tiyatroları Kanunu"nun yetersizliği. Bütün bu eksikliklerin yanında, sahnelenen oyunların (istisnalar hariç) niteliksiz oluşu, yeni oluşturulmaya çalışılan ve tiyatroya gelmesi gün geçtikçe zorlaşan tiyatro seyircisinin, sahnelerimizden gittikçe uzaklaşmasına neden olmakta.

Türk tiyatrosunun bir atılım yapmasının gerekliliği açıktır. Bu atılımın gerçekleşeceği ilk nokta milli eğitim sistemimizdeki açıklıkların kapatılmasıyla başlayacak, dramayla eğitim uygulamaları ve sanat eğitiminin ilk ve orta eğitim kurumlarında verilmesi, ilgili, bilgili, sanatsever bir nesil yetişmesini sağlayacaktır.Devlet Tiyatroları'nın yeniden yapılandırılması bundan sonraki ikinci adım olmalıdır. Aksi takdirde yapacağımız bütün "yapılanma" çalışmaları, akıntıya kürek çekmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bugün devletimiz dünyada hiçbir ülkede olmayan bir sübvansiyon uygulamakta ve Devlet Tiyatrosu seyircisinin satın aldığı ortalama üç milyon lira olan bir bileti yaklaşık olarak yirmi milyon lira desteklemektedir. Bu desteğin amacına ulaşabilmesi için eğitimli, ilgili seyirci ve bu seyirciye layık nitelikli yapımların gerçekleştirilmesi şarttır. Aksi takdirde Devlet Tiyatroları'nın içine girdiği bu paradokstan çıkmayı başarması çok güç olacaktır.

Saygı ve sevgilerimle...

yazar@tiyatrokeyfi.com

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.