|
Devlet Tiyatroları Genel
Müdürlüğü, yıllar sonra taşra teşkilatlarını güçlendirmek
için nihayet oyuncu alımı sınavı yapabildi.(!) Altı gün
süren sınavda, başvuruda bulunan 385 adaydan 317 aday
sınava girerek; 45 kadrodan birini kapma erincine ulaşmak
için ter döktü. Bu yazı yayınlandığı zaman her şey bitmiş,
sevinçler ve üzünçler kanıksanmış, yarım kalan umutlar
belli olmayan gelecek baharlara ertelenmiş olacaktır.
Spot ışıklarının altında akıtılan tere, teknik olarak
görevlendirilmem nedeniyle, bir gün de ben şahitlik ettim.
Yazacaklarım, o gün, usumda yer eden öznel (!) değerlendirmelerdir.
Adaylar, hazırladıkları sınav parçaları
ile türkü ve şarkılarını tek ya da grup olarak geniş
bir seçiciler kuru karşısında sunmaktaydılar. Kurulun,
adaylar karşısındaki tutum ve davranışları hep aynıydı.
Mesafeli, yorgunluklarını
kaşlarına dökmemeye çalışarak dinlemeye hazır ve açık,
samimi, ön yargısız, resmi ama içtenlikli oluşlarıyla
rahatlatıcıydılar. Böyle bir kaygıdan kaynaklanmış olacak
ki, sorulan soruların hepsi aynı ve tek düzeydi. Zorunlu
olmadıkça farklı bir soruya başlanılmamakta ve sorular,
genelde Genel Müdür tarafından yöneltilmekteydi. Sınav
parçasına başlamış, ancak, sonunu heyecandan ya da başka
bir nedenden getiremeyeceğini kavrayan aday ve adaylara; baştan alabileceği fırsatı
verildiği gibi; bırakıp gitme isteğinde olanlara da,
tekrar başlaması telkinleri yapılmaktaydı. Adayların,
dinlenebilmeleri ve hazırlık yapabilmeleri için; sıradaki
başka adayların alınmalarıyla boşluklar yaratılmakta,
nefes almaları sağlanmaktaydı. Sınav stresi ve heyecanından,
su içmek isteyip, kulise yönelen adaylara;
üç seçici kurul üyesinden birden, aynı anda kendi suları
ikram etme eylemleri insani ve içtenlikli bir davranıştı.
Görünürdeki hoşluklarıyla taktire
değer seçiciler kurulunun seçimleri; inşallah, nesnel
kriterler çerçevesinde, adayları hoşnut ettiği gibi;
kuruma, yeni bir kan olarak ivme kazandırır.(!) Ancak,
söylenmeyecek söz de yok değil. Varlıklarıyla geniş bir
seçiciler kurulunun oluşumuna katkı sağlayan her aday,
söz söyleme ve oy kullanma hakkına sahip miydi? Şüphelerim
var! Bölge müdürleri, bürokrat, bakanlık müfettişleri...
Eğer, erkin paylaşımı çerçevesinde, katılımcılık adına,
her seçici söz söyleme hakkına sahip ve
bu konuda varlık gösterirse buna kimsenin söyleyecek
bir sözü olmaz. Erkin, tek odaktan çıkıp, yönetime katılım
oranında bölüşümü, kuruma güç katacağı gibi demokrasiyi
de getirecektir. Bu bağlamda, alanı olmadığı halde, sırf
yönetici sıfatlarından ötürü, kurum elemanlarının seçici
kurulundaki varlıklarını anlaşılıra çevirmek, zorlayıcı
da olsa kabul edilebilir bir olasılıktır. Ancak, bakanlık
müfettişleri için aynı şeyi söylemek söz konusu değildir.
Müfettiş, kelime anlamı ve misyonuyla denetleyendir.
İşin, yasaya aykırı olup olmadığını kollayan ve gözetendir.
Bu sınavda ise, sanki gözetmenlik konumu ile varlıklarını
hissettiriyorlardı. Oysa, Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü
tüzel kişiliğe sahip bir kurumdur. Bu durum, kurumun
tüzel kişiliğine helal getirmez mi? Tabii, kanuna aykırı iş
ve eylemler önce yönetmenlikler (idari işleyiş) sonra
tüzenin (hukuk) dolayısıyla yargının denetimindedir.
Müfettişlerin, tüzenin kendilerine görev tanıdığı aşamada, yetkilerini kullanmaları ve görevlendirilmeleri
aykırı bir durum olmayacaktır. Oyunculuk sınavının yapıldığı
aşamada, olmamaları gerektiği inancındayım. Belki de,
kamunun bilmesinde yararı olmayan başka varlık nedenleri
vardır! Kim bilebilir? Ya da; sayın Genel Müdür, daha
önce yapılacağı ilan edilip de iptal edilen sınavdan
ötürü, yoğurdu üfleyerek yemeyi yeğliyordur?
Görevli olduğum gün, izlediklerimden, yeni bir şey
yoktu! Bilinenin tekrarı ve büyük bir kuşatılmışlık...
Adaylar, değişik akademilerden mezun olmuş olsalar da;
öğretilmiş olan aynı yöntem çerçevesinde, teknik olarak
kendilerini var etme savaşındaydılar. Sözün önde olduğu,
bedenin neredeyse unutulduğu, dramatik oyunculuk. Oysa,
bırakın dünya üzerinde değişik oyunculuk yöntemlerinin
varlığını, Anadolu topraklarında her şart altında kendini
sezindirebilecek göstermeci oyunculuğun esamisinden, eser yoktu. Hal böyle olunca, yıllarını aynı
yönteme bahşetmiş seçiciler karşısındaki adayalar, bir
dakika sonrasında tel tel dökülerek kendilerini ele verebiliyorlar.
Belki, bu yüzdendi monologa dönüşen sınav parçalarının
kesintiye uğramaları. Bu kesilmelerden hiç bir aday mutlu
olmasa da, seçiciler heyetinin yerinde kendileri olsa,
hiç kuşkum yok, aynı eylemde bulunurlardı. Hemen belirtmek
gerekir ki, sınav parçalarının kesilmesi, geneli içine
alan bir eylemdi. Kötü oldukları için kesildiklerine
inanmıyorum. Ancak, adayların bunu bu şekilde algılamadıklarına
dair belirtileri de gözden kaçmıyordu. Adayların, sınavdan
çıkan aday ve adaylardan bunu öğrenmemiş olmaları kendi istençsizliklerinin
sonucudur. Bu kesintiler tek ağızdan yapılıyor olsa da,
sözcü konumundaki Genel Müdür’ün sağlı sollu onay alımından
sonra gerçekleştirmiş olduğunu da belirtmek isterim. Ancak,
farklı ve iyi olanın arayışındaki seçiciler kurulunun yüzlerinde hiç mi sıkıntı yoktu? Bir çok üye,
bu tek düzelikteki bıkkınlığın sıkıntısıyla kendini ele
veriyordu. İçtenlikli ve doğru okunan bir türkünün hazzında
ise mutluluk yayılıyordu. Ne yazık ki, seçiciler kurulunun
çoğu, bu sıkıntının çekiliyor olasında da pay sahibiydiler?
Sıkıntı duyan seçiciler, tiyatro eğimi veren akademilerde ya söz sahibi, ya da hocaydılar. Bu tek düzeliğin ve eskimişliğin
dönüşmesinde çabaları yetersiz miydi ki, sıkıntıları
ve bıkkınlıkları yüzlerine vuruyordu? Sıkıntı veren son,
yıllar öncesinde tiyatro okullarına öğrenci alımında
yaptıkları beş aşamalı sınavla önlerinden geçmiyor muydu?
Yanlışın ilk basamağı, öğrenci
seçimi ve öncesiyse; bundan böyle, bir
çaba içinde olacaklar mıydı? Öğrenci seçimlerinde; cevheri
aramaktan çok, hazır olana yönelimlerindeki yanılgıları
mı vardı? Yoksa, çoğu akademide beş aşamalı olarak yapılmakta
olan sınavlar göreceli miydi? Öğrenci seçiminde donanımlı
olarak ön plana çıkanlar, bölümlere kapıyı attıktan sonra,
hiç bir ivme kazanmadan geldikleri gibi mi mezun olmaktaydılar?
Yoksa, farklı açılıma gereksinim
duymamakla, sürüp giden yöntem başları göğe mi erdirmektedir?
Bu yöntemin öğretilmesinde yanlışların yapılabilirliği/yapıldığı
kuşkusu yüreklere hiç mi damlamamaktadır? Her hallerinde
mutlu olmadıkları sezinlenen çoğu seçici, geleceği aydınlık
görmede nasıl bir eylem içinde olacaklar, doğrusu merak
içindeyim.
Kuşatılmışlığın diğer bir yönü ise,
dil. Ana dilden başka, dil ve diller bilmek, aydınlığa
açılan farklı pencereler olarak değerlendirmek gerekir.
Bu, tartışmayacak kadar gerçektir. Oyunculuk sınavının
yapıldığı bir ortamda, bu literatürdeki parçaları asıl dillerinde doğru söylemek; yadırganacak
bir yanının olmaması ötesinde,
övünülesi bir durumdur. İkinci ve üçüncü parça olarak
algılanan, şarkı veya türküye geçildiğinde, üstelik, Türkçe
yapılması esas olan
bir sınavda % 80’in üzerinde yabancı dilde (İngilizce)
şarkının söylenmesi, övünülmenin ötesinde üzerinde düşünülmesi
gereken bir durumdur.
Emperyalizmin kuşatılmışlığıyla at başı giden, sinsi
bir hastalık gibi dillerin içine işleyen İngilizce’nin
bu denli etkinli yoksa rastlantısal mı? Öykünmecilikle başlayan,
kuşatılmışlığın girdabına tutulan gençler oluşturdukları
türetilmiş literatürle dillerine
yabancılaşmamaktalar mı?
Bir çoğumuz, bu dilleri hayranlık, övünç ve gıpta ile
taltif ederken; bu topraklardaki dillerin konuşulmasında
ise; gözlerimizi yuvalarında fır döndürüyoruz. ( Sınavda, böyle
bir durumla karşılaşılmadı.) Kulak arkası edilmemesi
gereken bu tehlikeli gidiş, hayatın her aşamasında ve
Anadolu’nun en ücra köşesinde kendini göstermektedir.
Katılmış olduğum bir köy şenliğinde; vatan, millet, namus,
din, iman, yardım, dostluk... gırla giderken, konukların
sahneyi terk edişleri mehter marşıyla, programın boşluk
anları ise; İngilizce pop parçalarla doldurulmaktaydı.
Yukarıdaki kuşatılmışlığa paralel,
verilen bir arada, tiyatroya bulaşmışlığı her halinde
belli bir kişi, , (O gün sınava giren adaylardan biri değildi.)
türkünün ne olduğu bilmediğini, tanışıklığının ise bir
gün önceye rastladığını, gocunmadan ve yüksünmeden anlattı.
Başka topraklarda mıyım diye kendime soramadan edemedim.
İçi boşaltılmış sanatçı kavramıyla, sanatçılığa aday
biri, yaşadığı topraklarda türkünün varlığından bihaberse,
kendisine “sanatçıyım” dediği an, anlında gördüğü ışık,
ancak mum ışığı olacaktır. O da yüzünü aydınlatmayacaktır.
İşte bu kuşatılmışlık çemberidir
ki, bizi Anadolu topraklardan, Anadolu insanlardan, Anadolu’nun
bereketli ekinden (kültür) kısır ve mahrum bırakandır.
Seçiciler kurulunun işi bu bağlamda çok zordur. Bir yabancı
parçanın söylenişinden (Eğer doğru söyleniliyorsa.),
adayın; sesinin yetip yetmeyişini, varsa detoneliğinin
ne safhada olduğu, ses tınısının belirgin özelliği ile
kapasitesi ve şiddeti... gibi
özellikler teknik olarak değerlendirebilir. Ancak, Türkçe
söylenmesinde ise, yüreğinin olup olmadığı, içtenliği,
samimiyeti, etkilenmişliği ve yaşayabilirliğinin derinliğini
de öğrenmek olasıdır. Başka bir söylemle, tanımadığınız
bir ekinde koşmaya durmak, tık nefes kalmaya davetiye
çıkarmaktır. Bu aşamada, çok iyi donanımlı yardımcı iş
kollarına gereksinim vardır. Oysa, kendi ekininde koşmak,
gönlünün derinliği ve duyumsamışlığına paralel bir genlenmedir.
Başka bir adayın sınav parçasında ise; hükmünün acımasızlığını namlunun ucundaki
annesini göz kıpmadan vurmaya erkli ağayı, yerde sürüyerek
doğurtmasında yaptığı yanlışa
düşmesinde gördük. Ağalık olgusunu, erkinin gücünü, zulmünü,
sömürüsünü, acımasızlığını... kavrayamamış birinin; yazarın göstergelerine
bağdaşık olmayan anlamlar yüklemesi; işi en başında yanlış
adımla başlaması demektir. Böylece, yaptığınız /yapacağınız
reji, ilk adımda yanlış olduğu için, kuş kondursanız
dahi sonuçsuz kalır. Sürünen ağa, annesini vuracak erke
ulaşamayacağı için, ağalık olgusunu bilmeyen kitlelere
yanlış aktarmış, aydın olma sorumluluğunu yerine getirmemiş
olacaksınız. Bunun üzerine bir de, farklı inanç göstergelerini ne
olduğunu bilmeden yorumdur diye eklerseniz, içinde çıkılmaz
yanlışlara sapmış olursunuz. Yorumlar tınılarda gizlidir,
gerçek olanı bozmada değil. Ben yaptım oldu ile, gerçekler
tersyüz edilmez.
Eğitim sistemimizin yanlışlığı, kişileri
yanlış seçenekleri seçmeyle karşı karşıya getiriyorsa;
üstüne üstlük akademide bünyeye uymayan yanlış eğitim
ve öğretim dayatması, iki arada bir derede kalmayı kaçınılmaz
kılıyorsa, hazmedilmeden alınan edinimler ya eklektik durmaya
mahkum, ya da, doğrularmış gibi yanlışa götürmeye potansiyel
olacaktır. Kendisini ve üzerinde yaşadığı toprakları
tanımadan, ülkenin ücra bir köşesinde, insanların yaşamlarını
kolaylaştırmak adına nasıl bir eylem içinde olunabilir
ki? O insanlara nasıl ulaşılır, bağ kurulur ve aydın
olmanın normları yerine getirilir. Sonuçta, plan ve programsızlık,
fabrikasyon üretim, kendiyle barışık olmadığı için toplumuyla
barışık olmayan, mutsuz, küskün, işsiz, umutları kırgın,
hayalleri yok olmuş, yılgın, umarsız bireyleri çoğaltmaktadır.
Devlet Tiyatroları’nın oyunculuk sınavı, sorunların ip
uçlarını ortaya dökmesi ve veri olması bağlamında iyi bir örnek. Tabii, anlayana
ve görene...
07.07.2005
Yusuf Sağlam
yazar@tiyatrokeyfi.com |