Yapılanma bir süreçtir. Bu süreç eskiyen ve değiştirilmesi gereken bir yapının yerine yeni bir yapıyı,oluşumu gerçekleştirmeyi kapsar. İki cümleyle tanımladığımız bu süreç aslında çok uzun ,çok çetin ve çoğu zaman da acı doludur.Çünkü eski yeniye direnir.Yeni bilinmeyendir ve her zaman korku yaratır. Hele yıllarca süregiden bir yapının değişimi söz konusu olunca iki yapı arasındaki mücadele çatışmaya,vuruşmaya, kamplaşmaya dönüşür. Son 30 yılına tanık olduğum ülkemizdeki tüm yapılanma süreçleri bu doğrultuda gelişmiştir. Doğal olarak sosyal yasa ve diyalektik sonucu değişim bu karmaşa içinde yaşanmış,akan nehirde sürüklenen ve başkalarının kurduğu oyunlarda rol alan oyuncular olarak herkes yaşamda bir noktaya doğru savrulmuştur. Biz ulus olarak hep yaşanan olaylardan sonradan dersler çıkarmayı, üzerine kitaplar yazmayı,"vay anasını demek böyle olmuş ha!" demeyi çok severiz. Oysa birileri bizi hep uyarır. Bu uyaranlar bizim içimizdendir ama biz kulak asmayız,çok fazla rahatsız ederlerse de asarız, keseriz, süreriz, içeri atarız. Oysa içimizden birileri bize değişimi hep haber verir. Yapılanma süreci bizim gibi bir türlü kendi dinamiğinin farkına varamayıp gelişemeyen ülkelerde çok acılı ve sancılı olur. Bu yapılanma ister sosyal, ister ekonomik,isterse de kültürel boyutta olsun değişmez. Ülkelerin gelişmişlik ve gelişmemişlik düzeyini de bana göre, o ülkenin bütçesinden eğitime,sağlığa ve kültüre ayırdığı pay belirler. Eğitime, sağlığa, kültüre ayırdığı pay en az sanayi, silahlanma ve dini harcamalara ayrılan kadar hatta daha çok olan ülkeler yapılanma sürecini barışçıl ve demokratik bir şekilde aşar. Çünkü bu ülkeler çok önceden toplum içindeki uyaranları farketmiş ve gelen değişimi sezmiştir. Değişimi bir kere farkettikten sonra gerekirse nehrin yolunu değiştirir, onun içinde oradan oraya savrulmazsınız. Her ülkede uyaranlar bulunur. Bunlar aydınlardır. Kimi sanatçı, kimi bilim adamı, kimi öğretmen, kimi öğrencidir. Bu ülkeler aydınlarını öldürerek, işkence ederek, sürerek, hapislerde çürüterek yok etmez. Onlara kulak verir. Bu ülkelerde yasama ve yürütme organları aydınlarının önerilerini dikkate alır ve bunları yasal zeminde değişikliklerle günlük yaşama uyarlar, dener kimilerini kalıcı kılar,kimilerini ise yeniden değiştirir. Bu dinamik süreç o toplumu sürekli diri ve ayakta tutar. Bu toplumların eğitim sistemleri de deneyci ve araştırmacıdır. Sanat eğitimi veren kurumları da sürekli olarak değişik eğitim yöntemleri denerler.Bunların verilerini istatistik olarak değerlendirirler ve sonra yeniden denerler. Ülkemizde sanatsal yapılanma genellikle sosyal demokrat iktidarlar sırasında gündeme gelmiştir. Sosyal demokratlar hem sosyal hem de demokrat olduklarından iktidara geldiklerinde mutlaka bir şey yapmak zorundadırlar ve en kolay "yapılabilecek" şey de sanattır ülkemizde. Örneğin bizim kültür bakanlarımız hep sanatla "iştigal etmiş" zat-ı muhteremlerdir. Kimi gençliğinde ud dersi almıştır ve çok yakın bir tiyatrocu arkadaşı vardır. Kimisi lisede veya öğrenci derneğinde sahneye çıkmıştır ve hatta oyun da yazar. Bu bakanlarımız ilk iş olarak sanatı yapılandırmaya başlarlar. Ama yasalardan habersiz olduklarından bir bürokratı dahi görevinden almayı normal yasal süreçleri işleterek beceremedikleri için laftan başka hiçbir şey yapamadan sürelerini tamamlar ve geride eskisini de aratacak bir yapı bırakarak giderler. Muhafazakar ve milliyetçi ve liberal partilerimizin programlarında ise kültür en son sırada yer alır. Hele devletin kültür kurumlarına hiç tahammülleri yoktur. İlk fırsatta bakanlığı kapatmaya veya ne ilgisi varsa turizm bakanlığı ile birleştirmeye çalışırlar. Bunlar ülkemizin on binlerce yıllık kültür mirasını görmezden gelerek Kültür Bakanlığı'nı azaltılacak bakanlıklar arasına alırlar. Sanat alanındaki sivil toplum kuruluşları ve kültür sendikaları ise hala fraksiyonel kafa kol ilişkileri içinde, birbirine dirsek atarak günlük kavganın içinde boğulmakta, sanatsal alanın yapılanması, gerçek meslek örgütlerinin kurulması ve hükümet tarafından tanınması, sendikal alanda farklı iş kollarına göre farklı sendikal örgütlenmelerin oluşturulması konusunda gözle görülür hiçbir çaba sarfetmemekte, tüm mücadeleyi "memura verilecek zamma" endekslemektedir. Sanat alanındaki yapılanma sorunlarına bilimsel araştırmalar yönünden ışık tutacak sanat eğitimi veren Güzel Sanatlar Fakülteleri ve üniversitelere bağlı Konservatuarlar'da yapılanma konusunda bırakın çabayı belli dönemlerde sanat eğitimi açısından kurultaylar veya ortak seminerler düzenlenmesi bile son 30 yılda parmakla sayılacak kadar azdır. Sanatsal yapılanmayı devletin yapılanmasından soyutlamak ve tek başına başarılacak bir olgu olarak düşünmek de bizi yanılgıya götürür. En basit örneği yıllardır çıkarılmak istenen Devlet Tiyatroları yasa tasarılarıdır. Çıkartılmak istenen yasalar ya meclis komisyonlarında bürokratlar ve siyasiler tarafından engellenmiş ya da komisyonlara bile gelmeden Devlet Tiyatrolarının içinde oluşan gruplar tarafından bakanlık koridorlarında durdurulmuştur. Sanat alanında bugün varolan yapının değişimi için öncelikle devletin yapısında değişim şarttır. Günümüzde devletin merkeziyetçi yapısının değiştirilmesi gerekmektedir. Artan ülke nüfusu, her seçim sonrası siyasi çıkarlar için birbiri ardına eklenen iller sonunda merkeziyetçi yapı zorlanmaktadır. Artık herşey Ankara'dan idare edilemez. Mali ve idari yetkiler yapılacak anayasal değişikliklerle seçilerek gelmiş valilere, il genel meclislerine, belediyelere ve belediye meclislerine verilmelidir. Vergilendirme sistemi illere ve bölgelere göre değişmelidir. Toplanan vergilerin en büyük kısmı il genel meclisi ve belediye meclisi bütçelerine aktarılmalıdır. Bölgeler ve iller artık herşeyi Ankara'dan beklemeksizin kendi iç dinamiklerini harekete geçirmelidir. Seçim sisteminde yapılacak değişikliklerle meslek kuruluşlarının temsilcilerinin meclisteki partilerde orantılı bir şekilde temsili sağlanmalıdır. TBMM müteahhitlerin ,iş takipçilerinin, hortumcuların veya katillerin dokunulmazlık zırhına bürünmek için sığındıkları bir yer olmaktan çıkarılmalıdır. Tüm bunların oluşumu için sanatçılara ve aydınlara büyük görev düşmektedir. Bizler bıkmadan, usanmadan, korkmadan her yerde hayatın her alanında bunları anlatmalıyız. Tüm sanat kurumu yöneticileri, ödenekli veya ödeneksiz, bir araya gelerek meclisi, hükümetleri, Kültür Bakanları'nı bu değişimlere zorlamalıdır. Atatürk bu nedenle "sanatçı, ışığı alnında ilk hisseden insandır" demiştir. Çek Devlet Başkanı bir yazardır ve ülkesinde çağın en büyük değişimini kan dökmeden gerçekleştirmiştir. Bizde neden olmasın? Tabii önce devekuşu gibi kafamızı kuma gömmekten vazgeçmeli veya bir koltuk uğruna en yakınımızdaki insanları satmaktansa, küçük şeyleri kaybetmeyi göze almalıyız. Türkiye'de yapılması gereken ikinci değişiklik devlet personel yasasında yapılacak değişikliktir. Devlet memuriyeti ancak devlet güvenliği açısından çok önemli olan birimleri kapsamalıdır. Bunun dışındaki tüm devlet birimlerinde çalışanlar sözleşmeli personel olmalıdır. Buna bağlı olarak Emekli Sandığı, Bağ-Kur, SSK birleştirilmeli ve tek tip sosyal güvenlik sistemine gidilmelidir. Ardından tüm kamu çalışanlarına grevli-toplu sözleşmeli sendikal hak verilmelidir. Yukarıda özetlemeye çalıştığım adımdan sonra Türkiye'de sanatın her alanında her türlü yasal düzenlemeyi yapmak üzere her sanat dalından temsilcilerin, sanat kurumu yöneticilerinin, kültürel sendika temsilcilerinin, sivil toplum kuruluşu ve mesleki birlik temsilcilerinin, Kültür Bakanlığı temsilcilerinin, hukukçuların bir araya geldiği Türk Sanat Konseyi toplanmalı ve öncelikli olarak Türkiye Güzel Sanatlar Yasasını çıkarmalıdır. Yasa sanat alanında Türkiye'deki yapılanmayı, ekonomik, demokratik ve sosyal hakları, sendika, dernek, vakıf, meslek odası kuruluşlarını, sanat kurumlarının (ödenekli veya ödeneksiz) devletle ve özelde Kültür Bakanlığı ile olan ilişkilerini, yetki ve sorumluluklarını düzenleyerek yasal zemine oturtmalıdır. Ardından her sanat dalının temsilcilerinden oluşan komisyonlar kendi sanat dallarına ait yasal düzenlemeleri yapmalıdır. Örneğin yapılacak düzenlemelerden birisi de Türk Tiyatro Yasası ve Devlet Tiyatroları Yasası olmalıdır. Yukarıda değinmeğe çalıştığım yasal ve yapısal düzenlemelerin ana odağı özerklik ve özgürlük olmalıdır. Öncelikle bu bir bilinç sorunudur. Özerlik düşüncesine yıllardır Türkiye'nin üniter devlet olduğu ve kurumların özerkliğinin devlet yapısı içinde yeri olamayacağı savunularak karşı çıkılmıştır. Oysa sanatsal özerklikle devletin üniter yapısı arasında bağ kurmak gelişmeden ve ilerlemeden korkmaktır. Sanat insanı konu alır. Siyasi erkin güdümünden bağımsız olarak gelişen sanat bu ülke insanını özgür, yapıcı ve barışçıl olarak geliştirecek ve bu gelişme sonunda topluma ve ülkeye hizmet edecektir. Özerk olmak devlet karşısında sorumlu olmamayı getirmez, aksine bireylere daha fazla sorumluluk yükler. Özerkliğin yok olduğu toplumlarda, herkes herşeyi devletten bekler, hatta özel sektör bile ve en sonunda hortumlanan da yine devlet olur. Yasal düzenlemelerin gerçekleşmesinden sonra atılması gereken adım illerde il genel meclislerine bağlı olarak İl Kültür Senatoları'nın oluşturulmasıdır. Bu senatoda tüm sanat dalları genel birimleri ile temsil edilmeli, ilin sanatsal yaşamı bu senato tarafından yönlendirilmeli, yine bu senato, ilin sanatsal bütçesini ve proje ödeneklerini il bütçesinden oluşturmalıdır. Senatonun diğer bir görevi de ildeki tüm sanatsal birimlerin yöneticilerini seçip atamak olmalıdır. Kültür Bakanlığı'nın devletin sanat kurumları üzerindeki yönetsel yetkileri kaldırılmalıdır. Bakanlık bu kurumlar üzerinde, İl Kültür Senatosu'ndaki temsilcisi aracılığı ile (İl Kültür Müdürü) denetleme, organizasyon ve eş-güdüm görevini üstlenmelidir. Böylece devlet kültür ve sanat alanında emreden ve buyuran tek merkezci yapıdan, denetleyici, düzenleyici ve birimler arası birlikte çalışmayı kolaylaştırıcı demokratik bir yapıya kavuşacak, sanatsal birimler gelişimlerini kendi iç dinamikleri ile oluşturacak ve her şeyi devletten beklemeyecek, giderek bu ülkenin bireyleri devletin kendinin dışında soyut bir kavram olmadığını aksine devleti devlet yapan en önemli unsurun 21. yy.da bireyin kendisi ve bireylerin oluşturduğu kurumlar olduğunu görecektir. Bu noktada artık ortaçağ düşüncesinden ve kast sisteminden kaynaklanan hiyerarşik yapılanma yavaş yavaş terk edilerek, yatay yapılanmaya ve akışkan yöneticiliğe geçilecektir. Bütün bunların oluşabilmesi ise öncelikle bilinçte demokrasinin onaylanmasına bağlıdır. Demokrasi bir kurallar bütünü değil yaşamın her anında içimize sindirmemiz gereken bir yaşam biçimidir. Aşama aşama anlatmaya çalıştığım ve yıllardır tartışılan özerklik ve yapılanma kavramları bir gün benimsenip uygulamaya geçilecek olursa, unutulmaması gereken en önemli nokta, yapılanma yalnız bir kurumun, örneğin yalnız Devlet Tiyatroları'nın değil, Türkiye'nin sorunudur. Bu yolda atılacak yanlış ve zamansız bir adım, varılacak hedeflerde gözden kaçırılacak küçük bir ayrıntı, yarın onarılması güç yaralar açar. Kavramları kullanırken ve düşüncelerimizi savunurken, onların içini boşaltmadan, anlamlarını kendi bireysel çıkarlarımızın üzerinde tutarak savunmak ve yaşama geçirmek zorundayız. Yapılanma süreci yıllar alabilir. Çünkü bu süreç yalnızca yasal maddeler zinciri değil, aynı zamanda ve herşeyden önemlisi bilinç sorunudur. Demokrasiyi ve özgürlükleri içimize ne kadar sindirdiğimizle ilgilidir. Onun için işe karşımızdakini dinlemekle başlamalıyız. Hatta bize tamamen karşı olanları... Düşündüklerimizi ve savunduklarımızı başkalarının düşünceleri ile bir potada eritmeye, geliştirmeye hazır ve açık olmalıyız. Kendi dönemimizde gerçekleşsin diye atacağımız bir yanlış veya aceleci adım daha önce yaşananlarda olduğu gibi varılacak hedefi anlamsız hale getirebilir. Türk sanat yaşamının bizimle başlamadığının ve bizimle de bitmeyeceğinin bilincinde olarak soğukkanlı, planlı ve birleştirici adımlar atmalıyız. Ümit Bakış İzmir Devlet Tiyatrosu Sanatçısı yazar@tiyatrokeyfi.com
|