BÜTÜN ZAMANINI NAKIŞ İŞLEYİP SÖKMEKLE GEÇİREN PENELOPE’nin GÖZYAŞLARI: İÇ SAVAŞ İSPANYA’SI, LORCA ve BERNARDA ALBA’nın EVİ BURSA DEVLET TİYATROSU’nda

Doç.Dr. Nurhan TEKEREK

Duende ve Flamenko’dan İç Savaş İspanya’sına uzanan Bir Lorca Uygulaması

Bu sezonda sahnelenen ve ne mutlu ki izleme şansını elde ettiğim oyunlardan biri de; Bursa Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen Bernarda Alba’nın Evi adlı oyun oldu. Oyun Ayşe Emel Mesçi’nin rejisiyle ve Bursa Devlet Tiyatrosu çalışanlarının katkılarıyla sahnelenmekte. İzlediğim oyun; kimi zaman flamenkoyla, bazen de Anadolu ezgileriyle dansın iç içe geçtiği ve yaratılan İspanyol, İspanyol olduğu kadar dünyasal olana da uzanan bir oyundu. O gizemli, gizemli olduğu kadar gerçek, gerçek olduğu oranda da, insanın içine işleyen, Mesçi’nin deyişiyle “ruhunu kanatan”[1] “Duende”yle seyirciyi baştan sona sarmalayan, metafor, simge ve göndermelerle bir o kadar da düşündüren bir Bernarda Alba’ydı. Ayşe Emel’in penceresinden, Lorca’nın lirizmiyle, Penelope’nin kendini terk eden kocası Odysseia’yı beklerken, gündüz dokuyup gece söktüğü nakışını anımsatan İspanya’nın trajik siyasal yaşamının harmanlandığı çok katmanlı bir yorumla sunulan bir Lorca uyarlamasıydı. Ayşe Emel Mesçi ve ekibini böylesine heyecan verici ve işlevsel bir Lorca yorumlamasından ötürü gönülden kutluyorum öncelikle.

Duende ve Flamenko; İspanya’nın geçmişinden günümüze kültürünü simgeleyen ve İspanya’nın sosyal, siyasal ve tarihsel birikiminden süzülerek günümüze gelmiş iki ritüelistik öğe. Çok genel tanımıyla Goethe’ye göre; “ herkesin duyumsadığı fakat hiçbir düşünürün açıklayamadığı bedende duyulan gizemli bir güçtür ” duende.[2] İspanyollar için anlamı büyük olan Duende’yi Lorca Flamenko için düzenlenen bir konferansta; “ Tüm sanatlarda ve ülkelerde duende, melek ve esin perisi vardır; bazı özel durumların dışında, Almanya’nınki esin perisidir, İtalya’nınki her zaman melek olmuştur. İspanya ise hep duendeye ayak uydurur, binlerce yıllık bir müzik ve dans ülkesi olmasından ötürü. Melek ile esin perisi keman sesinde uyumlu adımlarla kaçarlar, duende ise yaralar, gider; asla kapanmayan bir yaranın tedavisinde kendini gösterir, insanın olağanüstü yaratma gücü. (...) Duende kendi kendini yinelemez, tıpkı fırtınalı denizin dalgalarının yinelenmediği gibi ”[3]. Duende İspanyol halkının yaşama bakışıdır. Tıpkı Anadolu insanının o zengin yaratısını ortaya çıkartan gizemli güç gibi. Kimi zaman söz olur simgelere dönüşür, kimi zaman da saz olur ezgilere dönüşür. Tıpkı flamenko gibi, tıpkı Anadolu türküleri gibi, ya da tasavvuf gibi. Özgündür duende, bir yandan da yereldir ama. Yereldir ama evrenseldir de. Tıpkı Akdenizlilik gibi.

Lorca’daki Duende

Lorca duende’yi lirizmle doruğa taşıyan en çarpıcı İspanyol ozan ve oyun yazarlarından biridir. Duende’nin yansımaları birer metafora dönüşür onun oyunlarında: “ Örneğin güney yeli, Lorca’nın oyunlarında ‘yağız’ ve ‘ateşli’dir; ‘parlak bakışlarla tohumları taşır getirir’. Kuzey yeli ‘akpak bir ayı’, ‘yıldızları parlatan’dır. Gök ‘külle örtülü’ dür, tarlaları ak çarşafa bürür; çocuklargökteki ayı ‘erik’ gibi koparıp yerler; deniz ‘uzaklardan bir gülüş’ tür, ‘köpük dişleri, gök dudaklarıyla’ gülümser ”[4].

Duende’nin Lorca’daki bir başka yansıması da şiir’dir. Lorca şiiri; “ sokaklarda yürüyen, hareket eden, yanımızdan geçen bir şey olarak ” tanımlar. Ona göre şiir de bir duende’dir. Çünkü şiir tüm şeylerin sahip olduğu gizdir; “ Bu nedenle ben şiiri soyutlama olarak değil yanımdan geçen gerçek ve varolan bir şey olarak algılıyorum. Şiirlerimdeki tüm kişiler varoldular. Önemli olan şiirin anahtarını bulmaktır. İnsan ne kadar sakinse anahtar o kadar kolay açar ve şiir en parlak şekliyle ortaya çıkar ”[5] der. Lorca’daki bu şiirsellik ve metaforlarla yansıyan duende’yi besleyen kaynaklar; İspanya, Granada ve içinde yaşadığı doğadır kuşkusuz. İspanya’yı; “ ölümün seyirlik olduğu tek ülke ” olarak tanımlayan[6] ve yaşamın ölümün yoğunluğuyla ölçüldüğünü ifade eden Lorca, bu düşüncesini de duende ve boğa güreşiyle ilişkilendirir. Antropologlara göre boğa güreşi: “ İki erkek arasındaki örgütlü bir rekabetin simgesel düzlemde gösterimidir. Bu rekabette tarafları motive eden, gururun korunması ve şeref kazanma tutkusudur. Bu bağlamda ritüelin, İspanyol sosyal yaşamı ile sıkı sıkıya ilintili olduğu açıktır. Ritüeldeki simgesel eylem, erkeklerin büyük güçlüklerle karşılaştıkları zamanki ideal davranışlarını yansıtır. Boğa güreşlerinde taraflardan biri hayvan olduğu halde, fiilen zorlu, tehlikeli ve güçlü bir erkekten gelen meydan okumayı sembolize eder. Matador ise kendisine meydan okunan, namı tehdit edilendir. İspanya gibi geleneğin, törenin özenle korunduğu ülkelerde, şerefi tehdit edilen bir bireyin bu tehditle, doğrudan doğruya bireysel olanaklarını kullanarak savaşımı törel bir zorunluluk olarak doğar. Namına gölge düşen birey, bunun onarımını devlet kurumları aracılığı ile sağlama yolunu seçmez. Seçse bile bu yeterli değildir. Başkalarının önünde kaybettiği şerefini, yine başkalarının önünde kazanmakla yükümlü hisseder kendini. Sonuçta ölüm bile olsa ”[7]. Lorca bu duygunun kaynağını, insanın içindeki duende’nin umutsuzca o anı beklediğini, o an geldiğinde de kendini, bedeni ve ruhuyla ölüme teslim ettiği biçiminde açıklar.[8]

İspanya iç savaşı sırasında, doğumu gibi ölümüne de tanıklık yapmış Granada (Gırnata) şehrinin de, Lorca’daki duende’nin açığa çıkmasında büyük payı vardır. Doğanın en cömert, en büyülü gösterileri Granada’da gerçekleşir; “ Granada rahat bir şehirdir, derin düşüncelere dalmaya elverişlidir, aşığın sevgilisinin adını yazacağı en iyi yerdir. Orada saatler, herhangi bir İspanyol şehrinden daha uzun, daha tatlıdır. Granada’da hiçbir zaman solmayacağını hissedeceğiniz, görülmemiş renklerden oluşan bir gün batımı vardır...Granada’da yığınla yararlı düşünce bulunur ama, bunları uygulaması mümkün değildir. Granadalı, doğanın en cömert gösterilerinin oratasındadır ama, hiçbir zaman bunlara erişmek için uzanmaz. Granada’da rastladığımız, suyun, iklimin, günbatımının karşısında düşüncelere gömülen, dalgın insanlar ancak böylesine sakin ve hareketsiz bir şehirde barınabilirler ”[9].

Doğaya ve toprağa tutkunluk Lorca’daki duende’yi oluşturan bir başka etkendir; “ Tüm çocukluğum köy demek. Çobanlar, kırlar, gökyüzü yalnızlık. (...) Benim ilk heyecanlarım toprağa ve toprağa değin işlerle ilgilidir. Onun için psikoanalistlerin adlandıracağı gibi bir tarım kompleksim var. Toprağa olan aşkım olmadan ne Kanlı Düğün’ü, ne de Yerma’yı yazabilirdim. (...) Tüm duygularımla ona bağlı olduğumu hissediyorum. En uzak çocukluk anılarımda bile toprak tadı vardır. Toprak, kırlar, yaşantıma çok renk kattılar. Böceklerin, hayvanların, köylü halkın öyle telkinleri vardır ki pek az insan bunları duyumsar. Ben onları çocukluk yıllarımdaki aynı ruhla algılıyorum ”[10] .

Ondaki coşkunun ve duende’nin bir başka kaynağı da İspanyol halkı ve kültürüdür. “ Küçüklüğünde, yaşıtlarının oyunlarına katılmasını engelleyici bir hastalığa tutuluşu, öbür çocuklardan uzaklaşıp, doğayla baş başa kalmak zorunda bırakmıştı onu. Arkadaşlarının gürültülü oyunlarından uzakta, kavakların hışırtısını dinler, karıncalarla konuşurdu. Hizmetçilerinin ve dadılarının halka özgü türküleri, efsaneleri içeren, sonradan hep anımsayacağı ninnilerini dinleyerek daha o yıllarda halk kültürüyle tanışmaya başlamıştı. Sanatını genellikle bu iki öğe üzerinde kuracaktır. Doğa ve halk ”[11].

Lorca’yı doğrudan etkileyen duende’yle eş değerde bir başka İspanyol halk motifi de “flamenko” dur. Flamenko ve flamenkonun, Lorca’nın deyişiyle; en yoğun, en anlamlı, en derin ve en yürek burkan biçimi “Cante Jondo”nun kaynağı Çingeneler, Arap, Orta Doğu ve Doğu halklarıyla ilişkilendirilir. İspanya’ya, Suriye ve Mısır’dan gelen Çingeneler aracılığıyla geldiği, Arap halk sanatıyla akraba olduğu ileri sürülerek, yoğun duyguların, güçlü tutkuların, bastırılmış acıların, ayrılıkların, ezilmişliklerin ve kara sevdaların, müzik ve dans biçiminde bir dışavurumu olarak nitelenir. Bir bakıma Endülüs’ün özü, hayatın ta kendisidir flamenko. Yani duende’nin ritmik ve ezgisel yansımasıdır.[12]

“ Duyarlı bir insan tarafından yaşamın bir aşamasının yorumlanması demek olan sanatın sosyal yaşamdan koparılabileceğini düşünmek bana absürd görünüyor. (...) Yaşamın gözlemcisi olarak sanatçı toplumsal sorunlara duyarsız kalamaz. (...) Dünyanın içinde yaşadığı bu dramatik durumda sanatçı halkıyla birlikte ağlamalı ve gülmeli...”[13] diyen Lorca’nın oyunlarında duende ve flamenko’nun temel motifleri oluşturmaması mümkün değildir. Hele halkını, coğrafyasını, kültürünü, şiirini böylesine içinde duyumsayan bir ozanın oyunlarında. Kanlı Düğün, Yerma ve Bernarda Alba’yla birlikte özgün bir doğa, töre, toplum, kadın üçlemesi denilebilecek[14] oyunlarında İspanya, duende ve flamenko ruhu alabildiğine yaşanır. Klasik tragedyalar diye de bilinen bu üç oyununda başlıca kahramanlar, Katolikliğe ve yüzyılların oluşturduğu kural ve geleneklere tutkuyla bağlı olan kadınlardır. Ama bu kadınlar, bir yandan da yaşamın engel tanımaz zorlaması ve içlerinden kopup gelen bir itkiyle (doğal olan) bu kural ve geleneklere (toplumsal ya da yapay olan) karşı çıkarlar.[15]

Bernarda Alba’nın Evi’nde erk, töre, din, baskıyı içine alan totaliter-dayatmacı bir yapının temsilcisi olan Bernarda Alba’nın ikinci kocası ölmüştür. Böylece evde sekiz yıl sürecek, sokaktan havanın dahi sızmasına izin verilmeyecek bir yas başlamıştır. Bernarda bu süreyi beş kızıyla birlikte duvarların ardında sessizce geçirecektir. Bu arada evin, Bernarda’nın ilk kocasından olma büyük kızı Angustias, yörenin en yakışıklı erkeği Pepe el Romano ile evlenecektir. Tamamen çıkar ilişkisine dayanan bir evliliktir bu evlilik. Çünkü Angustias evdeki kızların en zengini ama en çirkinidir. Bu beraberlik en çok evin en küçük ama en isyankar kızı Adela’ya dokunmaktadır. O da Pepe’yle bir ilişki yaşamakta ve onu sevmektedir. Bernarda’nın bir başka kızı Martirio da Pepe’ye aşıktır. Evde alttan alta yaşanan büyük bir çekişme vardır Pepe el Romano için. Bernarda’nın seksen yaşındaki yarı deli annesi de evde bir odaya kapatılmıştır yine Bernarda’nın dayatmasıyla. Bu arada evlilik dışı çocuk doğuran bir kadının töre gereği linç edilişi haberiyle Adela’nın da Pepe’den gebe kaldığı imlenir. Martirio’nun, Pepe’nin vurulduğuna dair yalanı üzerine Adela da intiharı seçer. Ölümle başlayan oyun bir başka ölümle biter. Ve çember kapanır. Böylece din-töre-feodalite üçgeninin oluşturduğu toplumsal olan, doğal olanı simgeleyen Adela’nın yıkımına neden olur. “ Çünkü törel, toplumsal yapı doğal olanın yaşamasına izin vermez. Adela’nın ölümü toplumsal olanın galibiyetidir ”[16].

Kanlı Düğün ve Yerma’da da görülen doğal olanla toplumsal olanın uzlaşmamazlığı Lorca’nın duende’yle harmanladığı dünyaya bakışı da göz önüne alındığında beklenen’dir; “ Çünkü doğal olan açısından bir denge (uzlaşı) içeriğinin boşalması, anlamsızlaşması, kendi olmaktan çıkması demektir. Dolayısıyla doğal-toplumsal çatışmasında uzlaşısızlık mutlak ve kaçınılmazdır ”[17]. Toplumsal olan bağlamında namus kavramı kadın üzerinde daha ağır bir baskı oluşturmaktadır. “ Oyunlarda dürtüsel(doğal) olanla törel ve geleneksel olan arasındaki çatışmaların kadın merkezli ele alınması da, kadının gerek genel, gerek yerel düzlemde, egemen toplumsal yapı karşısında erkeğe oranla çok daha fazla kuşatıldığı, kıstırıldığı gerçeğinin altını çizmektedir. Bu kıstırılmışlık ve kuşatılmışlık salt duyumsanan bir durum olarak kalmamakta, üçleme boyunca giderek daraltılmışlık yaşam alanlarıyla da söz konusu sıkıştırılmışlık vurgulanmaktadır ”[18]. Bernarda Alba’da bu vurgu çok daha fazladır. Çünkü artık tam bir kapatılmışlık söz konusudur. Duvarların ardındaki kadınlar....

Bernarda Alba’nın Evi’nden İspanya İç Savaşı’na

Ayşe Emel Mesçi’nin Yorumu

Tam da böyle bir kapatılmışlık noktasında Bursa Devlet Tiyatrosu ve Ayşe Emel Mesçi’nin yorumundaki Katoliklik, Gelenekçilik, Feodalite, Milliyetçilik iş birliği, İspanya İç Savaşı, Falanjistlerin zaferi, baskı altındakiler, özgürlükten yana olanlar, Lorca, Lorca’nın Faşistler tarafından katledilmesi dizini içindeki çok katmanlılıktan söz etmek gerekiyor. Çünkü rejinin değerlendirilmesi ve algılanması bu dizin içinde çok daha anlamlı hale geliyor. Mesçi’nin oyunu, 1930’lu yıllarda başlayan ve giderek tırmanan Milliyetçi ve Şoven ayaklanmalar ve ordunun müdahalesiyle meşruiyet kazanan Faşizm’in getirdiği kıstırılmışlık ve kapatılmışlıkla, metindeki kadınların kapatılmışlığın paralel ilerlediği bir yorumun üzerine inşa edilmiş. Özetle şöyle bir sonuca varılabilir Mesçi’nin rejisini izledikten sonra: Nasıl ki Bernarda Alba ve onun gibilerin temsil ettiği Katolik-Töresel bir ahlakın kıstırılmış kurbanı Adela’ysa, yine siyasal çalkantı sonucunda galip gelen Katolik-Şoven ve Faşist bir sistemin hapsettiği İspanya’nın kurbanı Lorca’dır. Bu yüzden Ayşe Emel’in yorumunda, sekiz yıllık yas ilan edildiğinde, tüm arka fonu kaplayan devasa demir kapı (zindanın kapısı) büyük bir gürültüyle kapanır. Sahne Meyerhold’un “Hanamişi- Çiçek Yolu-Yol Sahnesi”ni anımsatan ve neredeyse tüm salona uzanan devasa haça dönüşür. Artık seyirci de, Bernarda Alba’nın eviyle simgelenen İspanya’daki totaliter düzenin zindanına kapatılmıştır. Kadınların üzerindeki törel baskı bir siyasal ara dönemin baskısına dönüşmüştür. Kadınlar evin içinde törel baskının kıstırılmışlığını yaşarken, İspanya ve salondaki seyirci Faşizm’in kıstırılmışlığını yaşar. Oyun finale doğru ilerledikçe, arka fondaki beyaz tül kızarır. Groteskle flamenkonun, boğalarla kadınların iç içe geçtiği fantastik bir dans eşlik eder bu kırmızılığa. Törel baskı siyasal baskıyı, iç savaşı, Faşizm’i, şiddeti ve kan gölünü çağrıştırır. Gayrî meşru bebek doğuran kadının linç haberi gelir. Ardından da Lorca’nın kurşuna dizilişi gösterilir Faşistler tarafından. Zindanın kocaman demir kapısının kanatları açılır, faşistlerin askeri kamyonetinin farları yırtar karanlığı. Falanjistlerin kurşunları öldürür ozanı. Sonra da Adela’nın cansız bedeni sallanır çarmıha gerili İsa’nın önünde. Bu görüntü üst üste binen birer kurbanları anımsattığı gibi Katolik ve Falanjist İspanya’da tüm şiddetin İsa adına yapıldığının da bir göstergesi olarak düşünülebilir. Sokakta linç edilen kadın, kendini asan Adela, kurşunlanan Lorca. İnsani olmayan ya da doğal olmayan Totaliter-Faşist düzenin kurbanlarından yalnızca bir kaçıdır. Bu kurbanlar dünyanın pek çok ülkesinde verilmiştir ya İsa adına, ya Musa adına, ya huzuru sağlamak(!) adına, ya da düzeni kurtarmak için. Verilmektedir de...

Oyunun kitapçığında rejisör Lorca’nın da içinde olduğu pek çok kurban verilen o dönem İspanya’sını şöyle anlatmakta: “ Yıl 1936’ydı. İnsanlık yeni bir yol ayrımına gelmişti. Rönesans’tan başlayıp 1789 Fransız Devrimi’ne, oradan da 20. yüzyılın toplumsal devrimler ve ulusal kurtuluş hareketlerine uzanan ‘Büyük İnsanlık’ serüveninin karşısına Nazi ve Faşist hareketlerinin temsil ettiği gerici, karanlık cephe dikilmişti. 20. yüzyılın ve belki de insanlık tarihinin en kanlı boğazlaşması başlamak üzereydi. En ödünsüz ve koyu Katolik inancıyla Manuel de Falla, Salvador Dali, Pablo Picasso, Federico G.Lorca ayarında sanatçılar çıkarabilen bir toplumsal ve kültürel canlılığı aynı zaman dilimi içinde buluşturan İspanya’nın, bu kanlı boğazlaşmasının açılış perdesini oluşturması pek de şaşırtıcı değildi aslında. Lorca bu yol ayrımında gerildi çarmıha. Bu yol ayrımında yazdı son oyunu Bernarda Alba’nın Evini. Poncia’nın 3. perdedeki şu sözleri Lorca’nın ve İspanya’nın yakın geleceği açısından bir kehanet niteliğine büründü: ‘ Ben önlemeye çalıştım, ama artık ürküyorum olacak şeylerden. Şu sessizliği duyuyor musun? Her odada bir fırtına uyuyor. Koptuğu gün hepimizi silip süpürecek ”[19].

İspanya’da yaklaşan fırtınanın hafiften esintisi Lorca’yı da tedirgin eder tıpkı Poncia’nın kehaneti gibi. Granada’nın önemli Falanjist ailelerinden Rosales’lerin evinde endişe içinde bekleyen Lorca, bir yandan Bernarda Alba’nın Evi’ni gözden geçirip, bir yandan da Soneler Bahçesi adlı şiir kitabını tasarlarken nihayet fırtına kopar. Cumhuriyete ve Halk Cephesi’ne karşı ayaklanan Milliyetçiler ve Falanjistlerin sıkı yönetim bildirileri duyulur Granada Radyosu’ndan 20 Temmuz 1936’da. Lorca’yı da duendesiz ve İspanyasız bırakan bu faşizan yönetim; “huzuru sağlamak” adına yayınlar bu bildirileri ardı ardına. Askeri komutan olarak ılımlı General Campis’in yerine geçen Milliyetçi komutan Leon Maestre’nin 21 Temmuz 1936’da yayınladığı şu bildiride de sağlanmak istenen “huzur”un ne tür bir huzur olacağı açıkça görülmektedir:

“ Eşsiz, soylu ve şanslı İspanya’yı seven bütün Granadalılar’a sesleniyorum ve kendilerine gönülden ve tam bir itaatla emirlerimi yerine getirmelerini istiyorum:

1. Merkez ve taşra artık sıkıyönetim idaresi altındadır ve her türlü suç askeri mahkemelerde yargılanacaktır.

2. Orduya, güvenlik kuvvetlerine karşı şiddet eylemlerine başvuranlar seri mahkeme usulleriyle yargılanıp idam edilecektir.

3. Silah taşıyanlar ya da üç saat içinde silahlarını Sivil Muhafızlara, Hücum Muhafızlarına ya da Polis’e teslim etmeyenler seri mahkeme usulleriyle yargılanıp idam edileceklerdir.

4. Üç kişiden fazla gruplar halinde dolaşmak yasaktır ve askerler tarafından uyarılmadan dağıtılacaktır.

5. Bu bildirinin yayımlandığı andan başlamak üzere sivillerin her çeşit taşıt aracı kullanması yasaktır.

6. Grev hakkı kaldırılmıştır ve grev komiteleri idam edilecektir.

7. Herhangi bir sabotajda, özellikle haberleşme alanında bir sabotajda bulunanlar seri mahkeme usulüyle yargılanıp idam edilecektir.

Yaşasın İspanya, Yaşasın Cumhuriyet, Yaşasın Granada!....”[20].

Milli ve hamasî sözlerle Cumhuriyetçi-Sosyalist işçilere karşı yapılır bu darbe aslında. Falanjistlerin gazetesi İdeal’de belirtildiği üzere; “ modern silah kudreti ” nin bir zaferidir bu ayaklanma. Böylece katliam başlar Granada’da yine “huzur”u temin etmek adına. Ian Gibson’ın Lorca’nın öldürülüşü üzerindeki perdeyi kaldırdığı araştırmasında da belirttiği gibi işçilerin elinde bir avuç cephane vardır: “ Ertesi sabah, 23 Temmuz tarihinde, top ateşi daha çok şiddetlendirilince başarı kazanıldı. Pencerelerde, balkonlarda beyaz bayraklar belirdi, top atışları azalmış, arada bir parlayıp sönüyordu. İşçilerin elindeki bir avuç cephane bitmişti, direnmeyi sürdürmek imkansızlaşmıştı. Beklemekte olan asker ve Falajist sürüleri o anda Albaicin’e daldı, az sonra her şey bitmişti. Fırsatını bulan işçiler, şehrin arka yollarından kaçarak Guadiks yakınındaki Cumhuriyetçi saflarına katıldı; şansı yardım etmeyenler kaçmaya çalışırken ele geçti, bir çokları da evlerinde kıstırıldı. Hepsi sorguya çekilmek üzere resmi merkezlere götürüldü, çoğu az sonra öldürüldü ”[21].

Gerek düşüncelerinden, gerekse cinsel tercihinden ötürü “erkek(!)” Falanjistlerce; “iğrenç ve tehlikeli bir asalak” olarak nitelenen Lorca’nın Granada’sı, 5 Haziran 1898’de köylerinden Fuente Vaqueres’da doğduğu, o zambak kokan Endülüs’ün tarihi şehri Granada Lorca’yı üne kavuşturur kavuşturmasına. Ama mezarı da olur aynı zamanda. Çok sevdiği ve onsuz yapamadığı bu şehir için Lorca, 1912 yılında Mariana Pineda’nın sahneye konulduğu zaman şöyle der: “ Tanrı’nın bağışıyla bir gün üne kavuşursam bu ünün yarısı, beni yetiştiren, beni ben yapan –doğuştan şair- Granada’ya ait olacaktır ”[22].

Ayşe Emel Mesçi’nin Bernarda Alba yorumundaki “duende”yi kavrayabilmek ve oyunda kullandığı simge ve motifleri anlamlandırabilmek, oyun kitapçığında da vurgulanan; Adela odağındaki kadın tragedyasınından insanlık tragedyasına uzanan o Endülüs duende’sini kanatan ölüm kamyonlarının anlayabilmek için, Granada’da başlayan gerici ayaklanmanın nedenlerine uzanmak gerekir belki de. O zaman Mesçi’nin oyunu tanımladığı şu tümceler de yerli yerine oturacaktır: “ Bernarda Alba’nın Evi, ve ozanın, ozanın ve insanlığın çarmıha gerilişidir kurtlar sofrasında. Bernarda Alba’nın Evi paramparça insanlıktır yangınlarında Guernica’nın. Ve aşktır, umuttur, öfkedir. İnsanlığın öfkesi…”[23].

12 Nisan 1931: İspanya’da yerel seçimler yapılır. İçinde Granada’nın da bulunduğu büyük kentler kral aleyhtarı ve Cumhuriyetçi’dir. Bu nedenle Kral XIII. Alfonso ülkeden ayrılmak zorunda kalır. 1923-30 yılları arasında General Primo de Rivera tarafından yönetilen İspanya artık bir değişim ister. 1931-36 yıllarını kapsayan Cumhuriyet parlamentolarındaki süreçler şöyledir:

- Haziran 1931- Kasım 1933: Temsilciler Meclisi’nde-(Cortes) Manuel Azana başkanlığında kuvvetli bir Cumhuriyetçi hükümet.

- Kasım 1933- Ocak 1936: Sağ Kanat Koalisyonu (İki Kara Yıl).

- Şubat 1936- Temmuz 1936: İç savaşın başladığı döneme dek Halk Cephesi.

Cumhuriyetçi hükümetin iki yıl sonra görevden uzaklaşmasının nedeni gelenekçiler ve ilericiler arasındaki çatışmadır. Gelenekçilere göre İspanya Katolik Kilise’yle özdeştir: “ İspanya Tanrı tarafından, düşman bir dünyada Dinin meşalecisi ve Hristiyan değerlerinin bekçisi olarak seçilmiştir ve erdemli olmak, Kastil’le Aragon’u birleştiren, Granada’da Mağrıbîleri yenen, Yeni Dünya’nın keşfedilmesini ve Hristiyanlaştırılmasını destekleyen, Katolikliği devlet dini olarak zorlayan ‘Katolik Hükümdarlar’ Ferdinand ve İsabella’ya sadık kalmak demektir ”[24]. Nitekim İspanya İç Savaşı sonucunda Faşist darbenin (C.A.F.E., İspanyolca kahve şifresiyle -Camarades! Arriba Fallange Espanola!, Arkadaşlar! İspanyol Falanjı Geliyor!- başlatılan ayaklanma) başına getirilen General Franco da; “ Katoliğiz biz. Ya Katolik olunur İspanya’da ya hiçbir şey! ” diye haykırırken, İspanya Ruhani Meclisi’nin başı kardinal Goma Y. Yoma: “ Olaylar ancak silah gücüyle yatışır. Bu kokuşmuş laik hukuk düzenini kökünden söküp atmak caizdir ” diye fetvalar verir.[25]

Bu nedenle İspanyol kilisesine bağlı varlıklı sınıf her zaman koyu milliyetçi ve gelenekçi otoriter yönetimi tercih etmiştir. Kilisenin görüşüne göre liberal olmak İspanya’nın düşmanı olmak demektir. Ancak ülkenin çoğunluğunu oluşturan köylüler ve emekçiler Katolik olmalarına karşın, kilisenin sosyo-ekonomik sorunlarına eğilmemesinden ötürü kiliseye karşı görevlerini yerine getirmeyi bırakmışlardır. Dolayısıyla bu iki görüş; Katolik Milliyetçilik ve Liberal Cumhuriyetçilik sürekli çatışmıştır İspanya’da. Bir tarafta, ülke servetinin çoğunu elinde tutan kilise ile varlıklı azınlık. Diğer tarafta çoğunluğu teşkil eden liberaller. “ Politika rakkasının her sallantısı yeni şiddet ve karışıklıklar getiriyor, iktidara gelen parti kendinden önce iktidarda olan partinin her yaptığını bozuyordu ”[26]. Bu nedenle İspanya; bütün zamanını nakış işleyip sökmekle geçiren Penelope’ye benzetilir.[27]

Dünya ekonomik bunalımının yansımaları, Rivera’nın totaliter yönetimiyle de birleşince ülke işsizlik, düşük ücretler, toprak dağıtımı girişimine milliyetçiler ve ordunun muhalefeti, solun kendi içindeki çekişmeler ve liberal cumhuriyetçilerin deneyimsizlikleri gibi pek çok sorunla karşı karşıya kalır. Bütün bunlarla baş edemeyen Azana Hükümeti, kendi çıkarttığı seçim yasasının da yardımıyla iktidarı sağa teslim eder adeta. Sağ, cepheler oluşturarak, seçim yasasının getirdiği çoğunluk şartını yerine getirir ve yüzde kırk barajını aşar. Sol ise çekişmelerden ötürü bir cephe oluşturamaz.

1933 seçimlerinde başta giden sağcı yeni orta sınıf Katolik partisi CEDA (Confederacion Espanola de Derechas Autonomas) dır. 1931’de kurulan Accion Popular Partisi’nin çevresinde toplanan bir çok Katolik örgütün koalisyonundan oluşur. Accion Popular’ın beyni Angel Herrra Oria adlı Madrid’li bir avukattır. Cizvitlerin idare ettiği Katolik gün gazetesi El Debate’yi çıkarır. Gazetesinde çalışan genç bir adam Jose Maria Gil Robles’i Accion Popular Partisi’nin başına geçirir. Bir Hitler hayranı olan Robles en iyi yönetim biçiminin Dollfuss Avusturyası’ndaki Korporatif Devlet olduğuna karar verir. Örnek bir İspanyol gelenekçisidir Robles ve CEDA. Vurdumduymaz gericiliğin temsilcileri.

Sağ Kanat Koalisyonu Azana Hükümeti’nin bütün yaptıklarını yıkar. Sağın yararına emekçi haklarını gasp eder. Sol kanattan sendikalar CNT (Confederacion Nacional del Trabao, Anarko Sendika) ve UGT (Union General del Trabao, Sosyalist Sendika) misilleme grevler düzenler. Bu grevler İspanyol Fası’ndan getirilen General Franco’nun öncülüğündeki Mağrıbî askerler ve çeşitli uluslardan gönüllü askerler tarafından kanlı bir şekilde bastırılır.

1932’de Falange Espanola (İspanyol Falanjı), İtalya ve Almanya’daki Faşizm’in etkisiyle José Antonio Primo de Rivera tarfından kurulur. 1936 seçimlerinde CEDA’nın yeterince güçlü çıkmaması üzerine Falange önem kazanır. Böylece, özellikle Granada’da şeker sanayini elinde tutan zengin toprak sahipleriyle, köylülerin örgütlendiği UGT’nin çatışmalarında belirleyici rol üstlenmeye başlar Falange Espanola. 1933 seçimlerinde de, sol merkezde güçlü olmasına karşın, Granada’nın köylük yerlerinde, toprak sahiplerinden ötürü sağ zafer kazanır. Ancak Granada’da belediye seçimlerinde Cumhuriyetçiler ve Halk Cephesi üstün gelir. Meclis üyeleri de Cumhuriyetçilerden oluşur. Yine de Granada’daki çatışmaları engelleyemez be yerel yönetim. Sendikalar Falanjist saldırılara karşı grev kararı alır. Defensor adlı solcu gazete 10 Mart 1936’da CNT, UGT, Sendikalist Parti ve Komünist Prt’nin yerel başkanlarının bildirisini yayınlar. Grevin nedenleri anlatılır bu bildiride ve bütün sağcı örgütlerin derhal dağıtılması istenir. Bu bir günlük grev kararı Granada’da görülmemiş şiddet olaylarına yol açar. İşçiler tarafından Falanj Merkezi, Katolik gazete İdeal’in binası, Falanjist Parti Accion Popular’ın lideri Rodriquez’in çikolata fabrikası, Albaicin’de iki kilise, tenis kulübü gibi pek çok sağcı merkez ateşe verilir. Bütün bu olaylarda ajan provokatörlerin rolü olduğu söylenir. Nitekim birkaç ay sonra Milliyetçiler Granada’yı ele geçirdikleri zaman şehrin en yaygaracı komünist ve anarşistlerinin Falanjist olduğu ortaya çıkar.

Böylece Temmuz 1936’daki Milliyetçi ayaklanmanın Granada’da yönetimi ele geçirmesine dek uzanan süreçte sağ ile solun anlaşması olanaksız hale gelir. Sivil idare ile Cumhuriyet düşmanı ordu arasındaki çelişki giderek keskinleşir. 3 Mayıs 1936’da yapılan seçimlerden zaferle çıkan Halk Cephesi’ne karşı Milliyetçilerin tek seçeneği kalmıştır: Savaş! Bütün sonuçlarıyla ve ihtişamıyla SAVAŞ! 20 Temmuz 1936’da nihayet Milliyetçi ayaklanma başlar. Lorca’nın kız kardeşinin eşi Granada’nın sosyalist belediye başkanı Dr. Manuel Fernandez Montesinos ve pek çok solcu meclis üyesi tutuklanır.

Göz yaşı Çeşmesi Granada

Halk Cephesi’ni gerek oyunlarıyla, gerek siyasal duruşuyla destekleyen aydınların arasında Lorca da vardır. Kendini asla bir politikacı gibi görmeyen, ama İspanya’da daha insani bir toplum kurulmasını arzu eden bir devrimci olarak niteleyen Lorca, Madrid gazetelerinden birinde İspanya’nın aktüel durumuna karşı tutumunu şu sözleriyle belirtir: “ Dünyada iktisadi eşitsizlik hüküm sürdükçe, düşünmek diye bir şey olmayacaktır. Ben şöyle bir benzetme yapıyorum. İki adam bir nehir kıyısında yürüyorlar. Biri zengin, öteki yoksul. Birinin işkembesi dolu, öteki esneye esneye havayı kirletiyor. Zengin adam konuşuyor: ‘Suyun üstündeki küçük sandal ne güzel! Kıyıda çiçeklenen zambağa bak!’ Yoksul adam bağırıyor: ‘Açım, hiçbir şey göremiyorum. O kadar açım ki!’ Tabii. Açlık kökünden sökülüp atıldığı gün, dünyanın görmediği bir manevi coşku olacak. Büyük ihtilal geldiği zaman kopacak sevinci gözümüzün önüne getiremeyiz. Gerçek bir sosyalist gibi konuşuyorum değil mi? ”[28].

Gelenekçi zihniyetten nefret eden Lorca baskı altındaki İspanyol halkı ile kendini özdeşleştirir ve bu yüzden tiyatroyu tercih ettiğini belirtir. Ölümünden önce basınla yaptığı son konuşmada sanat ve tiyatro üzerine düşüncelerini; “ Sanatın sanat için olduğu düşüncesi neyse ki bu kadar gülünç, yoksa çok insafsız olurdu. Artık kendini bilen hiç kimse arı sanat, sanat için sanat saçmalarına inanmıyor. Bu dramatik anda sanatçı, halkla gülüp halkla ağlamalıdır. Zambak demetini bir tarafa bırakıp zambak arayanlara yardım için yarı belimize kadar çamura batmalıyız. Bana gelince, başkalarıyla bağlantı kurmaya gerçekten ihtiyacım var. Bu yüzden tiyatronun kapısını çaldım, şimdi bütün yeteneklerimi tiyatroya adıyorum ”[29].

Granada’ya ve İspanya’ya sevgisini sıklıkla vurgulayan Lorca bu sevgiyi derinlemesine bir yaklaşımla trajik bir yaşama duygusuyla harmanlayarak evrensele taşır. Granada’yı sevmeliyiz ama Avrupalı bir anlayışla diyen Lorca İspanyol olduğu kadar enternasyonaldir de; “ Ben tam bir İspanyol’um, benim için coğrafi sınırlarımın dışında yaşamak imkansızdır. Aynı zamanda sırf İspanyol olarak doğduğu için İspanyol olanlardan tiksinirim. Ben bütün insanların kardeşiyim; sırf gözleri bağlı olarak yurdunu sevdiği için kendini soyut, milliyetçi bir ideal uğruna feda eden kişiden nefret ederim. İyi bir Çinli bana kötü bir İspanyol’dan daha yakındır. İspanya’yı eserlerimde dile getiririm, onu iliklerimde duyarım; ama, bundan da önce, hiçbir milli bağnazlığım yoktur. Herkesin kardeşiyim ben. Siyasal sınırlara inanmadığımı söylememe bile gerek yok ”[30] diyen Lorca’nın Milliyetçi ve Falanjistlerin hışmından kurtulması olanaksızdır. Ülkenin bir iç savaş uçurumuna geldiğini gören Lorca safça bir iyi niyetle, sonradan Falanjist olduğu ortaya çıkan Granada’lı dostları Rosales ailesi tarafından katillerine teslim edilir. Hem de kopacak fırtınadan uzaklaşmak amacıyla gittiği o tutkunu olduğu Granda’da. Önceleri CEDA’nın lideri Gil Robles’in arakadaşı olan ve Katolik İşçi Partisi’nden Kasım 1933’de milletvekili seçilen, sonrasında parlamentoyu da reddeden koyu Katolik, demokrasi düşmanı ünlü İspanyol faşisti Ramon Ruiz Alonso tarafından tutuklanır Lorca. Kanarya ve İspanyol Fası’ndan başlayarak yönetime el koyan, şiddet olaylarının ve baskının en yoğun biçimde yaşandığı Granada’daki faşist isyancılar tarafından ortadan kaldırılır ozan. Askeri komutanlık, Sivil İdare, Falanjistler, Espanoles Patrotas, Requetés (Carlistler), İspanyol yabancı Lejyonu, Pérez del Pulgar Taburu, Defensa Armada de Granada (Yeşil Kollar), Sivil Muhafız Gücü, Hücum Muhafızları, Polis ve Kara Müfrezeler gibi çeşitli faşist örgütlerce Lorca’yla birlikte pek çok Cumhuriyetçi ve Halk Cephesi’nden aydın, işçi ve emekçiye dar edilir Granada.

Bahçesindeki yasemin ve yabani üzümlerinden ötürü sabahları lirik baş ağrılarıyla uyandıkları, beyaz duvarlı evleri Huerta de San Vicente’ye sivil muhafızların gelişinden taciz olan Lorca, ailecek Falanjist olan şair dostu Luis Rosales’in evine sığınır ve Ruiz Alonso tarafından bu evden alınıp vilayete teslim edilir. İki gün vilayette tutulan Lorca, vali Valdes’in emriyle Ağustos 1936’da kurşunlanır. Lorca’nın katledildiği Viznar köyü hakkında şunlar söylenmekte: “ Köy, Granada’da ekmeği ile ün yapmıştır ama ilgi çeken başka bir yönü yoktur. Viznar canayakın, dik sokaklı küçük bir köydür. Ön duvarlarında asılı kırmızı biber dizeleri ile sardunyaların parlak bir karşıtlık yarattığı bembeyaz evleri vardır. Granada yaz sıcağında bunalırken Viznar meltemlerle serinler. (…) Gerçekte Sivil Muhafızlar tarafından sindirilen Viznar halkı bir yabancıyla açık açık konuşmaktan korkar. Viznar sadece bir askeri mevzi olmakla kalmıyordu. Öyle olsaydı bugün adı hatırlanmazdı. Viznar her şeyden önce Milliyetçilerin idam yeri, öldürdükleri yüzlerce kadın ve erkeğin Golgota Tepesi (Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yer) olduğu için unutulmamaktadır ”[31].

Viznar vadisinde Acequia deresi boyunca sıralanan bir küme tek katlı evlerin karşısında, Arapların Ainadamar (Gözyaşı Çeşmesi) olarak adlandırdıkları Acequia deresinin kaynağı Fuente Grande’nin Granada’nın en büyük şairi Lorca’nın katledildiği yer olduğu söylenir. Sierra dağının eteklerinde yer alan bu bölgenin gün batarken görünüşünü şöyle betimler Lorca: “ Güneş batar, sayısız uyumlu renk çağlayanları Sierra’dan şehre ve tepelere inen ve müzikli renkler ses dalgacıklarına karışır… Her şey melodi, asırlık elem, hıçkırıklarla inler. Albaicin’in küme küme evlerine elhamra ve Generlife’nin kızıla kaçan yeşil yamaçlarına dehşetli, önüne geçilmez bir hüzün çöker…renk ve renkle sesler her an değişir…Pembe sesler, kırmızı sesler, sarı sesler, ses ve renk terimleriyle anlatılamayacak sesler vardır… Sonra büyük mavi bir kiriş…. Çanların gece senfonisi başlar ”[32].

Çok Katmanlı ve zengin Bir Seyirlik, Haç-Adela-İç Savaş-Lorca

Bernarda Alba’nın Evi’nde iyi bir rejisör, dramaturg ve ekip iş birliği sağlanmış olmalı. Çünkü gerek oyunun atmosferi ya da İspanyolca deyişle “duende”si, kadınların ve Adela’nın tragedyası, Lorca ve iç savaş atmosferiyle örtüştüğü gibi fonksiyonel de. Sahnedeki her parça tüm ayrıntısına dek özenle seçilmiş. Yapılan dramaturgi ve tarihsel araştırma rejisörün dünya görüşüyle de birleşince çok katmanlı bir seyirlik çıkmış ortaya. Lorca’nın deyişiyle gece senfonisine başlayan çanlar, Katolikliği, töreyi ve baskıyı simgeleyen bir anlatım aracı olarak çok da yerinde kullanılmış. Katolik inancının ve törelerin baskısı ve ağırlığı hemen fuayede başlamakta. Seyircinin de farkında olmadan içinde yer aldığı bir Katolik cenaze töreniyle başlıyor oyun. Ortada bir tabut, ölen Bernarda’nın ikinci kocasıdır. son derece ayinsel ve ağır bir ortam. Aynı zamanda olacakları da imliyor bu tabut ve ayin. Mumlarla ve mistik bir ortamda sergilenen bu cenaze töreni ve bu tabut, gerçekte kocanın tabutudur. Aynı zamanda oyunun sonunda kendini asacak olan Adela’nın, linç edilen kadının, Lorca’nın ve de tüm İspanyol halkının tabutudur. İnsanları baskıyla, şiddetle susturmaya çalışan totaliter rejimle iş birliği içinde olan Katolik Kilise’nin paradoksunu da sergiliyor bir yandan. Ayine bir süre sonra Bernarda Alba ve Kızları, diğer oyuncular da katılıyor. Siyahlar içinde, yüzleri tülle kapalı, ağır bir devinimle katılıyorlar bu ağır atmosfere. Kadınların bu baştan ayağa simsiyah halleri aynı zamanda grotesk bir ürküntü veriyor insana. Tören bitiyor ve seyirciyle birlikte tören sahipleri de salona giriyorlar. Oyuncular sahnede, seyirciler salonda yerlerini alıyorlar. Seyirci salona girer girmez, salonda kendi içine uzanmış devasa haçla ve arka fonda tülün ardındaki devasa isa’nın Çarmıha gerilmiş heykeliyle karşı karşıya kalıyor. Arka fonu kaplayan çarmıha gerilmiş İsa heykeli din ve onun alt kodu Katoliklik adına yapılanları imlediği gibi, ironik bir paradoksu da vurguluyor; Aslında yoksul İsa adına bu eziyetlerin yapılmaması gerektiğini. Yüzlerce insanın katledildiği Viznar’daki İsa’nın çarmıha gerildiği Golgota Tepesi’ni de çağrıştırıyor. Oyunda belli aralıklarla, yeri geldiğinde duyulan çan sesleri, Katolikliği vurgulamak açısından çok isabetli kullanılmış. Beyaz ve keskin hatlı sandalyelerin yerleştirilmesiyle tören sonrası atmosfer devam ediyor. Beyaz ve keskin hatlarıyla bu sandalyeler saflığı simgelediği gibi sertliği, katılığı da simgeliyor böylece. Hizmetçilerin ölen efendiyi çekiştirdikleri konuşmaların ardından otoriteyi simgeleyen güçlü ve büyük bir müzikle birlikte Bernarda Alba, kızları ve tören konukları kadınlar dolduruyorlar sahneyi. Siyah yelpazeler açılıyor ve belli bir tartımla sallanıyor, Bernarda’nın töresel ve dinsel öğretileri eşliğinde. Töre-Katolik inancı-Varlıklı feodalite üçlüsüne de vurgulayan bu sahnenin ardından Bernarda Alba’nın sekiz yıllık yas ilan etmesiyle arka fonu kaplayan büyüklükte demir kapı kapanıyor ve bir hapishaneye dönüşüyor salon, sahne, oyuncular, seyirciler…Artık her yer İspanya’dır, her yer Bernarda Alba’nın evidir ve her yer hapishanedir. Tutkuların, duyguların, coşkuların, gerçeklerin, doğruların içine tıkıldığı bir hapishane.

Oyunda İspanyol duendesini oluşturan flamenko, dans ve pek çok folklorik öğe kullanılmış. Bunlardan biri de; kış için kurutulmak üzere ipe dizilen acı biberler. Kızlar kendi aralarında Pepe el Romano ve Angustias’a düşen miras ve Pepe’nin bu mirastan ötürü onu istemesi üzerine konuşurlarken bir yandan da ipe acı biber diziyorlar. Pepe ve Angustias ilişkisi, sekiz yıllık yas üzerine dönen ve Adela’yı son derece rahatsız eden bu sohbete eşlik eden ipe dizilen acı biberler Vizard-İspanya foklorunun bir göstergesi olarak kullanıldığı gibi mutfak-kadın-kapalılık ve ardından gelecek acıyı da düşündürtmekte insana. Bernarda Alba’nın annesi aklını yitirmiş ve Bernarda Alba tarafından bir odaya hapsedilmiş Nine Maria Josefa Ayşe Emel’in yorumunda yerin altından sahneye çıkıyor. Böylece aslında ölüme mahkum edildiği, yaşamdan kopartıldığı anlatılıyor Maria’nın. Josefa mahzende, diğer kızlar demir kapının üzerlerine kapandığı duvarların ardında, otorite ve törelerin temsilcisi Bernarda Alba tarafından yaşamdan, yani doğal olandan çekilip alınmışlardır. Yerin altında, ya da üstünde veya seyirciler gibi salonda otorite tarafından kapatılmış birer mahkumdurlar. Nine kapak açılır ve mahzenden çıkar yukarıya, doğal olanla iç içeliği simgeleyen beyaz ve renkli bir görüntüyle denize özlemini haykırır. Özgürlüğe özlemi vurgulayan bir simgedir Maria Josefa. Törel-Dinsel-Cinsel baskının kadını ne hale getirdiğinin bir simgesidir. Erkek egemen, otoriter ve totaliter bir toplumun kurbanlarının simgesidir. Bu nedenle Nazım’ın Varna’dan Kordoba’ya şiiriyle dillendirilen ve Zülfü Livaneli’nin ezgisiyle anlam kazanan içli ve özlem dolu bildik bir şarkıya dönüşür Maria’nın özgürlük haykırışları.

Kadınların özgürlük talepleri ama baskıdan kurtulamayışları oyunda çoğunlukla tüllerle simgelenmiş. İspanyol ruhunu da canlandıran bu tül simgesi kızların çeyiz hazırlıkları için nakış işledikleri sahnede, dışardan orakçıların seslerine yönelişlerinde de son derece işlevsel olarak kullanılmış. Orakçılar erkektir, onların türküleri adeta doğal olana, yaşamsal olana çağırır onları. İçleri gider o seslere. Çünkü onlar birer kadındır. Ama içgüdülerinin, duygularının ve doğal olanın isteğini yerine getiremezler. Amelia’nın ve Magdalena’nın sözleriyle simgelenir bu baskı ve mahkumiyet; Kadın doğmak cezaların en ağırıdır. Gözlerimiz bile bizim değildir.[33] Dışarıdaki orakçılar türküsüne yönelirken yürekleri ve tenleri doğal olanı ister. Tam da burada yine kızlar birbirine ince uzun tüllerle bağlanmış. Gitmek isterler bedenlerinin arzusunu yerine getirmek için, ama gidemezler. Bağlıdırlar tüllerle birbirlerine.

Adela’nın tutkusu da büyür bir yandan Pepe’ye karşı. Tüm yasaklara ve baskılara karşın. Ve Martirio’nun yalanı üzerine asar kendini İsa’nın çarmıha gerilmiş heykeli önünde. Cansız bedeni yine tüllerin ardında sallanır . Bu arada linç edilen kadının ardından Lorca’nın Falanjistler tarafından kurşunlandığı da gösterilir sahnede. Aslında baskı altında olanın tüm İspanya olduğu da imlenir böylece.

Ayşe Emel duende’yi oluşturmak için pek çok simge ve göstergeden yerli yerinde yararlanmış sahnede. Tüm ekip, oyuncular, müzikçiler ve diğer teknik ekip bu duende’nin yaratılmasına gönülden katkıda bulunmakta. Flamenkonun ezgileri, dansların tartımları, grotesk, fantastik ve simgesel pek çok zenginlik Ayşe Emel’in deyişiyle ruhumuzu kanatan ölüm kamyonlarına dönüşüyor sahnede. Ancak şunu da yüksek sesle düşündüm oyunu izlerken bir yandan: Gebe kadının linç edilişinden sonra kurşunlanan kişinin Lorca olduğunu ve bütün bu olanların sorumlusunun İspanya’yı kana bulayan totaliter düzen olduğunu seyirciye daha iyi anlatmak için –çünkü kimi seyirci Pepe olarak algılayabiliyor- öncesinde ve sonrasında İspanya İç Savaşı ve Lorca’ya ilişkin başka ip uçları da verilemez miydi diye. İspanya, Lorca, Falanjistler ve Franco Rejimi, kısaca İspanya tarihi ve o tarihin yarattığı Lorca hakkında önbilgisi olmayan bir seyirci böyle bir bağlantıyı kurabilir mi? Gerçi sürekli Katoliklik, töreler ve baskıya vurgu yapılıyor oyun boyunca ama sanki birkaç anımsatma daha gerekiyor gibi geldi bana.

Tüm oyuncular ve müzisyenler yoruma hizmet etmek için ellerinden gelen çabayı gösteriyor. Bu yüzden tek tek oyuncuların oyunculuğuna dair bir eleştiride bulunmayı gerek görmüyorum. Çünkü oyunda herkes görevini yapmış diye düşünüyorum. Sanıyorum çalışmalar esnasında tüm ekip o duende’nin ortaya çıkartılması gerektiğine inanmış. Ben oyunu sezon sonunda izleyebildim. Ve oyunun sezonunu tamamladığını duydum. Her ne kadar Bursa seyircisi tarafından güldürü türünde oyunlar tercih edildiği iddia edilse de, bu türde (ama böyle bir yorumla) oyunların devam etmesini diliyorum. Bernarda Alba’nın Evi’nin içerdiği evrensel ve güncel düşüncelerle her zaman yeni ve işlevsel bir oyun olduğunu düşünüyorum. Üstüne üstlük Bursa’nın oyunu ruhumuzu kanatacak nitelikte tam bir seyirlik gösteriye dönüşmüş. Dolayısıyla oyunun önümüzdeki sezonda da yinelenmesini diliyorum. Hiç olmazsa arada bir. Töre cinayetlerinin hala güncel olduğu ülkemizde, baskının, dayatmaların ve gücün şiddete dönüştüğü dünyamızda böyle bir oyunun yinelenmesi gerektiği inancındayım.

Çünkü dünyamızda hala ölüm kamyonları ruhumuzu kana boyamayı sürdürüyor!.. Ve bu kanın bedelini en çok da kadınlar ödüyor…

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ayşe Emel MESÇİ, “ Ruhumuzu Kanatan Ölüm Kamyonları ”, Bernarda Alba’nın Evi Oyun Kitapçığı, Bursa Devlet Tiyatrosu 2005, Bursa, s: 3.

[2] Federico Garcia LORCA, “ Çileli İspanya’nın Gizli Ruhu ”, Çev.: Gül IŞIK, Milliyet Sanat Dergisi, Sayı: 219, Yıl: 1989, s: 10.

[3] Federico Garcio LORCA, A.g.e., s: 11.

[4] Özdemir NUTKU, “ Uzatmalı Gerçekler ”, Remzi Kitapevi, 1985, İstanbul, s: 166.

[5] Mukadder YAYCIOĞLU, “ Lorca ve Tiyatro ”, Bir Sahne Üç Oyun, A.Ü. DTCF/Tiyatro Bölümü Oyun Dergisi, 2001-2002, Ankara, s: 28.

[6] Türel Ezici ŞENAY, “ Şiddet, Düzen ve Tragedya ”, 1990 Oyunları Kitapçığı, A.Ü. DTCF/Tiyatro Bölümü, 1990, Ankara, s: 14.

[7] Türel Ezici ŞENAY, A.g.e., s: 14.

[8] Selda ÖNDÜL, “ Yerma ”, Ankara Deneme Sahnesi, 41. Yıl Tanıtım Kitapçığı, A.Ü. Basımevi, 1996-97, Ankara.

[9] Ian GIBSON, “ Lorca’nın Öldürülüşü ”, İng. den Çev.: Murat BELGE, Kavram Yayınları, Ağustos 1998, İstanbul, s: 18.

[10] Mukadder YAYCIOĞLU, A.g.e., s: 29.

[11] Mustafa ÖNEŞ, “ Işığa Özenen Bir İmge Terzisidir Lorca ”, Milliyet Sanat Dergisi, Eylül 1976, Sayı: 196, İstanbul, s: 4.

[12] Gül IŞIK, “ Flamenco, Endülüs Yüreğinin vuruşu ”, Milliyet Sanat Dergisi, Yıl: 1989, Sayı: 213, s: 3-4.

[13] Mukadder YAYCIOĞLU, A.g.e., s: 32.

[14] Mustafa SEKMEN-Nusret ŞENAY, “ İspanya’nın Kırgın Çocuğu ”, A.Ü. DTCF-Tiyatro Bölümü Oyunları Kitapçığı, s: 12-13.

[15] Federico Garcia LORCA, “ Bütün Oyunları I ”, Çev.: Turan OFLAZOĞLU, Adam Yayınları, Şubat 1982, s: 7-13.

[16] Levent SUNER, “Bernarda Alba’nın Evi ya da Tutkunun Ölümü ”, Bir Sahne Üç Oyun Kitapçığı, A.Ü. DTCF Tiyatro Bölümü, 2001-2002, s: 22.

[17] Cezmi KOCA, “ Federico Garcia Lorca’nın Tragedyalarında Kadın ”, Sanatta Kadın Semineri, 7-9 Nisan 1994, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Yıl: 1994, Sayı: 11, A.Ü. DTCF- Tiyatro Bölümü Yayınları, Ankara, s: 77.

[18] Cezmi KOCA, A.g.e., s: 78.

[19] Ayşe Emel MESÇİ, “ Ruhumuzu Kanatan Ölüm Kamyonları ”, Bernarda Alba’nın Evi Oyun Kitapçığı, Bursa Devlet Tiyatrosu, Bursa, 2005, s: 3.

[20] Ian GIBSON, A.g.e. s: 67.

[21] Ian GIBSON, A.g.e., s: 68

[22] Ian GIBSON, A.g.e., s: 22.

[23] Ayşe Emel MESÇİ, “ Ruhumuzu Kanatan Ölüm Kamyonları”, Bernarda Alba’nın Evi Oyun Kitapçığı, Bursa Devlet Tiyatrosu, 2005, Bursa, s: 3.

[24] Ian GIBSON, A.g.e., s: 25.

[25] Devrimler-Karşıdevrimler Ansiklopedisi, Fasikül: 28, 14 Ekim 1987, Gelişim Yayınları, İstanbul, s: 888.

[26] Ian GIBSON, A.g.e., s: 25.

[27] Gerald BRENAN, The Spanish Labyrinth, Cambridge 1960, s: 53.

[28] Ian GIBSON, A.g.e., s: 46.

[29] Ian GIBSON, A.g.e., s: 48.

[30] Ian GIBSON, A.g.e., S. 48.

[31] Ian GIBSON, A.g.e., s: 110.

[32] Federico Garcia LORCA, “ Obras Completas ”, Madrid Aquilar, 5. Baskı, 1963, s: 1573.

[33] Federico Garcia LORCA, “ Bütün Oyunları I ”, Çev.: Turan OFLAZOĞLU, Adam Yayınları, Şubat 1982, s: 175.



yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.