ULUSAL TİYATRO PARADİGMASINA DOĞRU–2

Mesut Yüce

Cumhuriyetin ütopyası , muasır medeniyetler seviyesine ve daha da ötesine ulaşmak olarak tanımlanmıştı.XX.yüzyılın başında ,parçalanmış ,yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış bir toplumu(kültürü) böylesi bir gaye etrafında birleştiren,yüzyıllardır geri kalmış bir topluma bu nitelikte bir hedef gösteren yaklaşım, içinde bulunduğumuz tarihi koşullarda da bizlere önemli sorumluluklar yüklemeye devam etmektedir.Bu sorumluluk öncelikle meselelere yaklaşımımızda kendini gösterecek,yaşadığımız topluma bakışımızda ikame olacak, nihayetinde yarına ilişkin çıkarsamalarımızda bize yol gösterecektir.

Nasıl anlamalıyız?

Bu gün modern sosyoloji, altyapının zorunlu olarak üstyapıyı belirlediğini, ekonomik süreçlerin kültürel, sanatsal süreçlerde belirleyici bir unsur olduğunu, sanatın ve sanatçının da iktisadi olanla, politik olanla, ideolojik olanla ilişki içinde olduğunu kabul etmektedir. Öyleyse kültür sanat işiyle bilimsel bir zeminde uğraşan düşünüşlerin, meselelere bu anlayışla yaklaşmaları, sanatsal tasarımlarını bu realite üzerine kurmaları, ‘doğru’ olacaktır. Bu doğru üzerine kurulacak bir estetik algı, aynı zamanda sanatın ve sanatçının politikayla birlikte anılmaması gerektiğini, sanatın politikadan bağımsız bir kategori olduğunu savlayan tüm o ‘yanlış’ düşünüşlerin de eleştirisini ve yeniden üretimini gerektirecek bir anlayışa yönlendirecektir bizleri. Bu doğrultuda sanatçının toplumsal, sosyal bir iş ile meşgul olduğu, bu meşguliyetin bir sorumluluk taşıdığı herhalde hepimizin akıl karışıklığına yol açmadan idrak edebileceği bir gerçekliğe işaret etmektedir. Politik olanın açığa çıkarılması, ideolojilerin deşifre edilmesi uğraşılarının; politikanın ve siyasetin etkisinde kalmamak için öncelikli yol oluşu, olduğu hepimizin malumu olmalı değil midir?

… Kültür üretiminin tüm aşamaları, ekonomik belirlenim yasasına tabidir. Kültürel kurumların işleyişi, sanat politikalarının oluşturulması, kültür üretenlerin, gişe hâsılatlarını dikkate almalarına neden olmaktadır. Sanatın toplumsal üretimi, kültürel üretimin ekonomi politiği aracılığıyla anlaşılabilir... (1)

Öyleyse ilk işimiz, göreceli olarak ulusal tiyatroyu temsil eden, ödenekli sanat kurumlarının yönetici ve sanatçılarının siyasal olandan ve onun ürettiği bilimsel, sosyal, kültürel koşullardan nasıl etkilendiğini anlamaya çalışmak olmalıdır. Bu mealde ülkenin en büyük sanat kurumu olan devlet tiyatrosu( diğer ödenekli sanat kurumlarına genelleştirilmelidir ) ve sanatçılarının, bugününü ve karşılaştıkları sorunları anlayabilmek için hem geçmişten aldıkları mirasın niteliğini oluşturması, hem de sanatsal üretimlerinde karşılaştıkları önkoşullar olmaları dolayısıyla, bilimsel düşünce ve sosyal-siyasal sorumluluk nosyonlarının incelenmesi gereklidir.Bu anlamda anılan konuların belirtilmesine,vurgulanmasına yönelik bir tutum çıkış noktamızı oluşturacaktır.Bu konuların kurumsal açıdan bilimsel bir zeminde incelenmesine katkıda bulunabilmek öncelikli amacımızdır.

Bilimsel düşüncemiz ve ideolojik yapılanması
…Batılılaşma içinde uygulanan programlarda Batının objektif, bilimsel düşünce sistemine hiçbir dönemde ciddi olarak yer veremedik. 1400'lerde hep aynı seviyede bulunan dünya düzeninde Batıdaki bazı bölgelerin ve devletlerin yaptığı çıkışın gerçek dinamosunu hala göremedik. Hep Batılı kurumların yarım yamalak kopyelerini kurup yaşatmaya çalışmakla vakit geçirdik. Eğitimde bilimsel zihniyet ve metodu yerleştiremeyince de demokrasi, laiklik, ekonomi, hukuk gibi toplumsal kavramları ancak şekil olarak ve çok güç şartlar altında yaşatabiliyoruz…(2)

Türkiye’de bilimsel bilginin özellikle kültür ve sanat dallarını kapsayan sosyal bilimler alanındaki tarihi,alıntılanan pasajla özetlenebilir.Özellikle yurtdışından gelen sosyolog , antropolog ve sanat adamlarının katkılarıyla ,devlete bağlı kurumlar ülkenin modernleştirilme çabasının bir sonucu olmuş ve fakat bu girişimler kurulduğu günden itibaren siyasal ve ideolojik alanın içine hapsolduğu için nicelik açısından gelişse de nitelik olarak istenen düzeye erişememiştir.Batının bilgisini kendi kültürüyle sentezleyememiş,taklitçi ve kestirmeci yaklaşım yapısal özelliklerine bakıldığında ülkenin kurum ve kuruluşlarının temel karakteristiğini oluşturmaktadır.

…Toplumların gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, bilimsel bilgi ve iktidar (güç) ilişkilerinde iktidarın belirleyiciliği kaçınılmazdır; ama bu belirleyicilik de gelişmişlik düzeyine göre biçimlenir. Bilimin kurumsallaştığı ve bilim politikasının mevcut olduğu gelişmiş ülkelerde siyaset ve bilim arasında dengenin kurulduğu bir etkileşim söz konusudur. Politikanın ağırlığı bilimsel bilgi üretimi ve bulguların ortaya çıkış sürecinde değil; bulguların pratik hayatta kullanımı sürecinde başlar. Gelişmekte olan ve demokrasinin kurumsallaşmadığı toplumlarda ise, siyaset ve ideolojiden bilime doğru tek yönlü bir belirleyicilik vardır…(3)

Bu determinist yaklaşım ülkede bilimsel bilgi taşıyıcıları olarak aydınlara içkin süreci açıklıkla görmemizi kolaylaştırabilir. Antonio Gramsci’nin(4) kavramsallaştırdığı ‘organik aydın’ tanımı, Türk aydını üzerine eleştirel bir yaklaşım sergileyen düşünüşlere temel çıkış noktası oluşturmuştur. Bu kavram, bilimsel bilginin yerine siyasal erkin, devletin, ve yönetici sermayenin ideolojisini taşıyan ve bu ideoloji doğrultusunda fikir üretip, halka mensubu olduğu bu kesimlerin çıkarına dayalı bilgi ileten, yayan, aydın tipini anlatmaktadır. Bu tipoloji sanıyorum devlete() ve ( anılan mahiyette bir bilgi taşıyan ) kurumlarının aydın ve sanatçısına indirgenebilir bir ideolojik yapılanmayı gözler önüne sermektedir.

… Gelenekçi-tutucu burjuva ulusallık anlayışın, halka bağlılık ve halka yakınlığı ele almayışı da zaten kendi sınıfsal özelliğinden kaynaklanmaktadır; başka bir deyişle, kendi sınıfsal özelliğini tanımak istemediğinden, geniş halk kitlelerinin ulusal-sınıfsal özelliğini de tanımak istememektedir. Onun için, gelenekçi-tutucu burjuva anlayış, ne denli Türkçü olursa olsun, ulusallığın toplumsal yönünü görememekten ötürü, ulusal kültürü maddi (temel) kültürden soyutlamış, sonunda, Batı'nın maddi kültürünün egemenliği altında manevi kültürümüzde ulusallığın niçin korunamadığını anlamaktan aciz düştüğü kadar, tam bir "kısır döngü" içine de düşmüştür. Ama "dışa bağımlı az gelişmiş" gelenekçi-tutucu burjuva anlayışın kendi kaçınılmaz yazgısıdır bu.(5)

1960’lı yıllardan itibaren siyasal-sosyal tarihimizde sık tanık olduğumuz sıkıyönetim ve darbe uygulamaları, temelde bilgi kaynaklarını da sıkmış ve bilimsel (siyasal ) düşünüşlerin özgürce yayılmasına engel olmuştur.( bugün sanatın siyaset etkilenimini göz ardı eden düşünüş bu tarihsel olguya dayanmaktadır ) Başta eğitim sistemi olmak üzere diğer alanlarda da bilgi tek kanaldan ve genellikle resmi ideolojinin uygun gördüğü ve istediği şekliyle dağıtılmıştır ve bu bilgi, mahiyeti açısından ezberci ve dogmalaşmış bir yapıdadır.

Özellikle yukarıda andığımız modernleşme sürecinin içselleşemeyen mantığıyla taklitçilikten ve daha sonra siyasal tarihimizdeki baskılardan,

sansürden,tecritten,sürülmeden ve dolayısıyla yabancılaşmadan ötürü kendini bir siyasal güç olarak ortaya koyamayan Türk aydını ve aynı kategori içinde yer ayırdığımız devletin yöneticileri ve sanatçıları , böylesi bir bilgi malzemesiyle ve bu bilginin ürettiği siyasa ya da estetik ile nasıl bir varoluş içindedirler ?

Siyasal alanda durum ayan beyan ortadadır. Yıllar yılı ekonomik sorunlara çözüm bul(a)mayan,yıllar yılı sosyal sorunlara çözüm bul(a) mayan ve ülkenin geri kalmışlığında siyasetçilerden hemen sonra gelen aydın ,Cumhuriyet ütopyasını, Avrupa’nın en geri kalmış ülkesi olarak gerçekleştirmiş bulunmaktadırlar.

Egemen sistemin sanatçı algısı

Kültür ve özelde sanat adı altında üzerine düşündüğümüz konularda ise bize yol göstermesi gereken eleştirel, yorumlayıcı, özgürlükçü, demokratik düşünceden ( bilgiden ) mahrum bir eğitim ve icra sürecinden geçen biz ödenekli sanat kurumları sanatçıları ve yöneticilerinin genel anlamda geleneksel olandan, verili olanı taklit etmekten,ezber tekrar etmekten ziyade bir zorunluluğu ve sorumluluğu yok görünmektedir. Bugün Kurumlardaki eğitsel süreçlere bakıldığında geçmiş yılların eğitim amaçlı kurum içi sanatsal yayınları dahi ortadan kaldırılmıştır, kurumlarda demokratik süreçler işlememektedir, sanat üretiminde bir orijinallik arayışı, teorisi ve pratiği üzerine hiçbir girişim yoktur. Dolaysızca söylenecek olduğunda; önceki kuşakların ve sonra kuşağımızın eğitiminin, anlatılan içeriği dolayısıyla, bir geri kalmışlık içinde olduğunu, özgür, demokratik, nesnel bir bilgi türüne yabancı olduğumuzu ve hem siyasal olanı ve hem de sanatsal olanı alımlarken, onu anlamaya çalışırken eksik, yanlış ve ‘yanlı’ baktığımızı ortaya koymaktadır bu tablo.
Tüm bu süreçlerle birlikte tarihinde anılan eksikliklerine rağmen batılı kültürü ve değer yargılarını toplumlara tanıtmada öncelikli rol oynayan,cumhuriyet kurumları olarak ödenekli sanat kurumları sanatçısı , son zamanlarda sanatçılık vasfından yavaş yavaş mesleki kategorilere indirgenmek zorunda kalmıştır.Aydın’lık,okur-yazarlığa,sanatçılık,oyunculuğa,yönetmenliğe,dekorculuğa,ışıkçılığa vs..Bunun sebebi nedir? Artık devletin biçtiği payelerle sanat üretiminde bulunan kimselerin sanatsal,,estetik becerileri azaldığı için mi? Bir yeteneksizlik mefhumuyla karşılaşıldığı için mi? Sanatçılık tanımı ve misyonu günümüz değerleriyle çeliştiği için mi?

Egemen kültür, üretim aracına sahip olduğu gibi ,üretim biçimine de sahiptir ve bu biçimin profesyonelleşme ve iş bölümü anlayışı , bugün devlet tiyatroları sanatçısının sadece bir oyuncu ya da yönetmen,sahne tasarımcısı,dekor tasarımcısı olduğunu söylemekte , içinde bulunduğu yapıyı,kültürel işlevini,siyasal işlevini görmesini istememekte, buna engel olmaktadır.Bu biçimin ürettiği değer de tabiidir ki egemen sisteme ve onun çıkarına işlemektedir. Parçası olduğu bütünü göremeyen, bu bütünün yönetimine katılamayan( kendi kendini yönetemeyen ) bütünün misyonuna! ilişkin bilinçlilikten arındırılmış günümüz oyuncu,yönetmen,dekorcu,kostümcü,ışıkçısının egemen siyasal ve sanatsal tahakkümlerin altında iş görmekten başka yapacak neyi kalmıştır?

Praxis ?

 

İçinde bulunduğumuz koşulları, siyasal alan başta olmak üzere, bir geçiş dönemi koşulları olarak tanımlamak mümkündür.Türkiye geçen yüzyılın başındaki gibi bir değişim süreci yaşamakta,bu değişim , sosyal, toplumsal süreçlerin de değiştiği,değişeceği anlamına gelmektedir.Böyle bir ortamda kültür üretme ,sanat üretme uğraşıları geçtiğimiz yüzyılın dinamiklerine terk edilemeyecek denli önem arz etmektedir.

Bu anlamda ödenekli sanat kurumlarına büyük sorumluluklar düşmektedir. Daha kendi otonomisini sağlayamamış,kendi demokrasisini yaşayamayan,bilimsel ve estetik ulusal bir altyapıdan yoksun bir kurumsal yapı, topluma özgürlüğü,ilericiliği,çağdaşlığı nasıl aşılayacaktır?. Yıllar yılı anlatıldığı üzere bir bilgi muhtevasıyla ve bu bilginin tuzağına düşülmüş ideolojisiyle bürokratik oligarşik yapıya teslim olmuş bir zihniyetin ,kendini dönüştürebilmesi de elbette kolay olmayacaktır.Bu anlamda kurum, misyonunu sürdürebilmek için geleceğini tasarlayacak ideologlara,sosyologlara,estetikçilere ihtiyaç duymaktadır,duymalıdır. Kurumsal yapıya yıllarını vermiş sanatçıların ve bilim adamlarının bir araya gelip kurumsal ontolojiyi yeniden tanımlamaya,kurumsal sanatçılığın ne anlama geldiğini yeniden açıklamaya zorunlulukları vardır.Aksi, kurumların sistem içinde eriyip gitmesine yol açacak değil midir?. Ülkede mevcut politik polemiklerin düzeysizliğinden kurtulabilmek için,kuruluş ütopyasının yol göstericiliğinde ,başta bu ütopya üzerinden halkını sömüren siyasal faktörlerin radikal bir eleştirisi, sonra da, bugünün kayıtsız şartsız bir batıcılık ideolojisi taşıyan süreçleriyle mücadele edebilecek bir kurumsal politika oluşmadığı sürece, kendimizi avutmaktan öteye gidemeyen,egemen politik ve dolayısıyla sanatsal süreçlerin etkisinde kalmış bir var oluş içinde kalmamız kaçınılmaz olacaktır.

Ulusal bir sanat algısının ,ulusal siyasi,kültürel,sosyal bir zeminde yapılanacağı artık açıklık kazanmaktadır. Bu da(kurumsal) tarihimizle,bilimimizle ,kültürümüzle samimi bir yüzleşmeyi gerektirmektedir.Bir kültür taşıyıcısı ve yayıcısı olarak ödenekli sanat kurumları yöneticileri sayılan değerleri dikkate almak,kendilerine düşen sorumluluğu bir öncelik olarak yerine getirmek mecburiyetindedirler. . Geçen yüzyılın başındaki modernleşme ,çağdaşlaşma hareketini ,insanlığın ürettiği eşitlikçi,özgürlükçü,paylaşımcı değerlerle buluşturmak devletin ve kurumlarının esas görevi olmalıdır. Bu görevin gerçekleşmesinde bilimsel bilgiye ve onun üreteceği değerlere ihtiyacımız vardır.İdeolojiye ve siyasal olanın baskısına maruz kalmayan bir bilim de ancak özgür,özerk ve dolayısıyla toplumsal değerleri ön planda tutan bir yapılanma ile mümkündür .

…O halde, şu sonuca varmamız yanlış olmayacaktır sanıyoruz: Ulusal kültürümüzün ve sanatımızın gerçek temsilcisi toplumumuzdaki demokratik, halkçı ve ilerici kültür öğeleridir. Çünkü daha en başından bu yana, böylesine kültür öğeleri, kültür anlayışı ve ürünleri gerçek ulusal özgünlüğümüzü korumaya yönelik olmuştur. Ulusal kültürümüz ancak demokratik, halkçı, ilerici bir yönde gerçek kimliğine oturtulabilir. Çünkü ancak böylesine bir anlayış hem gerçekten anti-feodaldir, hem de gerçekten anti-emperyalisttir. Çünkü, ulusallık konusunda hem "bağımsız" olmayı, hem de "gelişmiş" olmayı öngörürken; kültür mirası yoluyla hem geleneksel kültürümüzün, hem de çağdaş kültürün bir bireşiminin oluşturulmasını öngörür. Çünkü böyle bir anlayış, ulusallığı kendi toplumsal-kültürel içeriğiyle ele alırken, ne mutlakçı bir değerlendirmeye, giderek "milliyetçiliğe" kayar, ne de görelikçi bir değerlendirme içinde "kozmopolitliğe" düşer.(6)

Mesut Yüce
Trabzon Devlet Tiyatrosu Oyuncusu
Sanatçı Temsilcisi

 

Kaynaklar

1- Sanatın Toplumsal Üretimi. Janet wALFF
2-  Batılılaşma Dönemi Osmanlı Eğitim Sistemine Mukayeseli Bir Bakış- Mustafa Ergün 
3-  Cumhuriyet Döneminde Sosyal Bilimlerin Dünü ve Bugünü- Prof. Beylü Dikeçligil
4-  İtalyan düşünür.
5-  Ulusal Kültür Ve Ulusallık- Aziz Çalışlar.( halksahnesi sitesinden alıntılanmıştır.)
6-  Aziz Çalışlar.( a.g.m.)


yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.