"O"

FADİK ATASOY

Londra'nın, dinmeyen yağmuruna meydan okurmuşcasına, Thames nehrinin "karşı" yakasında tarihi soluyarak kurulmuş, kimi zaman bir krallığın alnında parlamış, kimi zaman aşıkları büyülü ormanında saklamış Globe Tiyatrosu'nun şemsiyeleri kapattırıp, seyirciyi kelime yağmuruna davet ettiği zaman dilimi ne yazık ki sadece Mayıs ile Eylül ayları arasında.

2002 repertuar yılı, aşk tanrısı Cupid'in oklarının uçuştuğu, saplanmasıyla aşıkları şaşkına çevirdiği, ele geçirdiği ruhları değişkenliğe sürüklediği bir yıl olarak seçilmiş. Benim de bu oklar arasında payıma düşen, kuzey güneşinin gölgemle adımlarıma rota çizdiği Milenyum köprüsü üzerinde, bu parlak güneşi kutlayan Helena, Lysander, Demetrius ve Hermialar'ın öpüşen sözcükleri, nehirden lavanta çiçeklerine sıçrayan perileri arasından Globe'a doğru "Shakespeare"yen bir eda ile süzülerek, nefis 'Bir Haziran Dönümü Akşam Üstü Rüyası' oldu. "Ey güneş, içinde döndüğün o koskoca alemi yak da ( II.richard)....." bu yazının sonuna varmayalım.

İlki 1599'da talihsiz bir yangınla küllere karıştıktan sonra 50 renkli ilustrasyondan ve fotoğraflardan yola çıkılarak 1997 'de orijinaline en yakın bir biçimde inşa edilen tiyatro binası, oyuncuları çevreleyen her yaştan seyirciyle, Shakespeare'in ucu bucağı olmayan dipsiz düşleriyle buluşmaya gelenlerle doluydu. Tiyatronun söz büyücüsü Shakespeare'in "Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası" adlı oyunu nice farklı biçimlerde sahneye konuldu, sinemaya uyarlandı; ama her defasında "ustanın isminin cazibesi", konuluş biçimine merak uyandırdı.

Prodüktörlüğünü Mike Alfred'in üstlendiği oyun, cast bakımından sinemayı dikkatle takip edenler için aşina oldukları isimlerin yanısıra (Richard Katz: Lysander - Enigma, John Ramm: Bottom - Shakespeare in love) genç bir ekipten de oluşmakta idi. Sade bir yapı üzerinde ustaca modernize edilmiş oyun, son zamanlarda açık hava partilerinde sıkça rastladığımız "hani şöyle bir oturdun mu" şekerlemelere daldığımız yastıklar üzerinde uyuyan, kampçı gençlerin rüya alemindeki karmaşası üzerinden yola çıkıyor. Uçuşan şifon geceliklerle oynayan ekip, yer yer karaktere göre çizgili pijamalarla karşımızda. Gün dönümünde sergilenen temsilin gece sahnelerini aktarabilmek için orijinal zamanının fikrinden yola çıkılarak, oyuncuların üzerlerinde taşıdıkları ışıldaklar kullanılmış.

Metin dilinin sakin ama ritmik ve sade bir üslupla aktarımı ustaca idi. Sahnede kullanılan aksesuarların bir bölümü, günlük hayatta başka bir işlevselliğe yarayan araçların anlam değiştirmesi, (Bottom'ın eşek kulaklarının kadın terliğinden yapılması, sakal için traş köpüğünün kullanımı...) çocukluğumuzdaki yaratıcı ruhun keşfettiği oyun bahçesi tadını verdi. Her türlü abartı ya da teknik donanımdan kaçınan reji, oyuncuyu hiç boş bırakmamış. Sahnede, neyi, nerede, niçin, yaptığını bilen sakin bir ekip mevcut.

Oyundan aldığım keyfi sorgularken, acaba şu "Milenyum köprüsü üzeri etkisi" mi var, dememe kalmadan, bir grup beyaz güvercin sahneyle örtüşen bir anı bulup süzülünce, Shakespeare'in doğa ile anlaşmasına, ondaki sofistike yanın doğal hayatla içiçe kurgulanmasına şahitlik ettik. Sahne gerisinde kurulu olan kuartet, İngiliz geleneksel müziğinin tınıları ile oyuna eşlik etti. Müzik seçimi ve kullanım biçimi, ne oyunun önünde ne de gerisinde kalmadan onunla içiçe harmanlandı. Bütün oyuncuların, görevini başarı ile yerine getirdiğini düşünürken, elbette ki favorilerim olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. İngiliz tiyatrosununun tanınmış isimlerinden son derece profesyonel ve deneyimli bir oyuncu olan John Ramm( Bottom), bizlere çok keyifli anlar yaşattı. Louise Bush (Helena )'un çok doğru bir seçim olduğunu düşünüyorum. Vücut dilini iyi kullanan aktris, Helena'nın o meşhur tiradını ("Kimi insanlar ne kadar da mutlu oluyor..") seyirciye bütün doğallığı ile yakınarak oynaması, tanıdık bir durumun sempatisini yaşattı. En büyük favorim Pac, oyuncu dinamizmi ile civa gibi olan bu yaramaz peri, kah sütunlara tırmandı, kah saklandığı yerden ışınlanarak sahneye düştü ve sahne önüne yaslanmış bir seyircinin yanağından makas alıyorken, gözlerimizi menekşe özü ile süsledi.

Turist çekmek adına yapılmamış olan bu oyun, şirin ve tatlı bir Shakespeare komedisi olarak ustaca sahnelendi - ki - daha sonraları Brighton'da izlediğim "Romeo ve Juliet"i düşündükçe, (Diğeriyle kıyaslama yapmak bile mümkün değil) sahnelendiği The Royal Pavilion parkının o mistik manzarasını, yemyeşil çimenleri, tatlı şampanyamın buruk tadını ve aşk dolu sözcüklerini Shakespeare'in ziyan eden bu oyun üzerine maalesef tüm emeğe rağmen söylenecek olumlu tek bir söz dahi bulamıyorum. İngilizlerin bir dönem o çok popüler olan "Neighbours" dizisi oyuncularından Hannah Martin'in sözüm ona starlığını kullanan kumpanya, reji hataları ve yanlış oyuncu seçimi yüzünden birçok bilinçli seyirci ile birlikte beni de terk etmeye mecbur etti. Sonuç itibari ile oyun ne yazık ki ülkemde de birçok alana yayılmış popülizm salgınının bir örneği olmaktan öteye gidemeyip, alıcısı tarafından da kabul görmedi.

Bu örneği göz ardı edip, izlediğim diğer iyi örneklere dayanarak bir kanaatte bulunursam: İngilizlerin ,Shakespeare' i, kendi yazarları olmanın verdiği cesaret ve o hoş arsızlıkla, ustaya saygıyı yitirmeden, üslubuna uygun, her kesimden insanı buluşturan yapısı içinde, sadece altın oymalı salonlara hapis etmeyip "O,dokunulmazlığı olan yabancı bir klasik yazardır" adı altında, ağdalı ve abartılı bir anlayışla ona yakışmayan bir yere koyan bazı ülke repertuarlarına karşı; etten, kemikten, nefes alan, Britanya'nın havası gibi sürekli değişim gösteren karakterleri ile yaşatmaktalar

Globe oyuncularına sapasağlam bir zemin ve bizim de gurur duymamızı sağlayan çok sevdiğim sayın hocam Engin Uzmen ve hanımı Nur Uzmen'in binbir fedakarlıkla orijinal yapısına aynen uyum sağlayabilmesi için Türkiye'den Globe Tiyatrosu'nun sahne tabanına gönderdikleri fındık kabukları ve bu emeğin hikayesini, dilerim, bir gün sizlere onların anlatımı ile aktarma şansına nail olabilirim.

Gecenin, hızla güneşi kovaladığı, adeta her yeni günde bir ölçü daha da hızlanan zaman akışı içinde, sanki bir an bile durdurmamak için bu hyper-ritmik senfoniyi, herşeyin tablete dönüştüğü bir dünya gezegeninde, üreteni ile tüketeninin bir olduğu hangisinin hangisinden önce orada olduğunun fark etmediği, sabır, zaman, emek isteyen, bir "an"dır tiyatro sanatı. Sadece ülkemizde değil, anavatanı İngiltere'de bile mesleki sorumluluk taşıyan bir oyuncu için, "seyirci kaybına uğruyor mu endişesi" taşımakta. "Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası" adlı oyunu izlerken bana eşlik eden yüzdeyüz İngiliz kuzenim Seb'le oyun çıkışı ortak favorimiz Puc' tı. Tiyatro sonrası, kuzenle Camden town' da buluşmak üzere birbirimizden ayrılmaya karar verdik. Zaten bilenler bilecektir, Londra'da genç nüfusun hayli yüksek olduğu bir semt olan Camden'da beni bekleyen yüzdeyüz İngiliz kuzen Seb, Pac'ı oynayan Simon Trinder'la karşılaşır, sanki tanıdık bir dosta rastlamışçasına gayri ihtiyari bir samimiyet ile "Selam Pac" demekle yetinen kuzenin üzerine, "Hey Pac favorimiz sendin" diye meslektaşımı kucaklamam, hepimizde kocaman bir gülümseme yarattı. Yanındaki arkadaşı ile daldığı hararetli konuşmayı yarıda kesen Simon, "Arkadaşlar, bütün tezimi mahfettiniz, ben de tam bu genç nüfusun yüzde kaçı acaba tiyatroya gitmeyi alışkanlık haline getirmiştir ki diye dert yanmaktaydım" dedi. Onu bütün içtenliğimle kutlarken, bizdeki yerleşimi onlardan saymaya bile gerek duymadığım yıl farkına dayanan tiyatro sanatı, bütün dış etkilere rağmen birkaç iyi adamın mücadelesi ile varolma çabası gösterirken, onun bu kaygısını kendi koşullarımla kıyaslayınca şımarıkça bulma haksızlığını duymama rağmen, iç sesim ne kendi ülkem seyircisi, ne de dünya seyircisi adına kötümser düşünmeme izin vermiyordu; en azından o birkaç iyi adam için.

Ben bunları uzun uzun Simon'a anlatamadım. İşte bu yüzden: "Ey, uzak ülkedeki meslektaşım! Buradan sana selam olsun; ne olursa olsun, insanın insana uzansa dokunacak kadar yakın, aynı havayı soluyabileceği, eşzamanlı gülüp ağladığı tiyatro sanatı tükenmeyecektir. Biliyorum, bu yazı sana ulaşacak, bu yazının kopyasını göndereceğime dair söz verdiğim Globe Tiyatrosu'nun Basın ve Halkla İlişkiler Departmanı!na ve Sayın Patrick Spotiswoode'a, ilgileri ve davetiyeleri için bu yazı vesilesi ile teşekkürlerimi sunuyorum.

Çağların, sistemlerin, güçler dengesinin değiştirdiği herşeye rağmen, insanoğlu var oldukça, hep bekleyecek kendine bile itiraf edemediklerini anlatacak 'O' hikayeciyi. İtiraf ediyorum sanıp da kendimi o hikayeci yerine koymak ne haddime. Bu hyper-ritmik yazımla da elbette ne haddime "Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası" yaşatmak sizlere. Bütün o öpüşen kelimeler doldurmasa da bir fındık kabuğunu, akça değil, ama Pacça bir eda ile bir nebze olsun menekşe özü sürebilmekti amacım, kirpiklerinize.

Kimbilir ,belki siz de birgün Aspendos'ta, Perge'de meydan okuyup Nemrut dağı eteklerinde, adı saklı kimbilir nerelerde, belki, birgün...

Ben de..

Fadik Atasoy
Antalya Devlet Tiyatrosu Sanatçısı

yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.