KARADENİZ, TUNA, KARADENİZ

Coşkun Irmak

Son birkaç ayım hareketli geçti. Trabzon DT’de Sermet Çağan’ın “Ayak Bacak Fabrikası” adlı oyununu sahneye koydum. Oyun, 17 Kasım’da ilkgösterimini yaptı, Ankara’ya döndüm. On gün sonra İstanbul’a gittim, oradan Budapeşte’ye uçtum. Yine İstanbul üzerinden Ankara’ya dönüş ve ardından Zonguldak. Kısa bir dönemde yoğun bir gözlem olanağı ve bunun yarattığı düşünceler...

“Ayak Bacak Fabrikası”, ulusal tiyatro sürecimizin önde gelen eserlerinden ve belki de en önemlisi. Egemen sınıfın, halkı, her türlü maddi ve manevi değeri kullanarak ve onu kandırarak nasıl sömürdüğünün; bilimsel gerçekler üzerinde ve estetik bir çerçevede etkili bir sunumu. Böyle bir oyunu, ABD’nin YDD (Yeni Dünya Düzeni) ortamında, BOB (Büyük Ortadoğu Projesi) rüzgârları altında ve AB (Avrupa Birliği) ile olan bağımlılık zincirinin halkaları arasında sahneye koydum. Bu oyun kırk yıl önce yazıldığı zaman da Türkiye’nin yaşadığı sıkıntılar (nitelik olarak) aynıydı, özde değişen bir şey yok. Ama, halkın, Sermet Çağan’ın deyişiyle, “özçıkarının farkında olmamışlığı” da aynıyle sürüyor. Oyunda, “Aydın”, “sanatçı”, “okumuş” geçinen (ama “geçinen”) kesimin simgeleştirildiği “Öküz” kişiliği, bugün, oyunun yazıldığı döneme oranla daha revaçta. Ama sahip olduğu popülerlik, medya tekellerinin pompaladığı ve halkın özçıkarına taban tabana zıt pırıltılı düşünceler, onun yine de ve yalnızca “öküz” olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Gerçeği, halkın özçıkarını halka basit, açık ve yalın bir şekilde anlatmak, gerçek aydınların, sanatçıların görevi. Bu görevi yalansız dolansız ve içtenlikle; bir maske, kostüm, makyaj olarak kullanma alçaklığından uzak olarak üstlenmek gerek. Bu görev; kişisel yetersizlikleri, kompleksleri, hesapları örtmek adına kullanılamayacak kadar önemli. “Öküz”lüğün önemli bir göstergesi de, “özgürlük” ile “şımarıklık” arasındaki kalın çizgiyi yok etmek. Her türlü şımarıklığı ve kişisel kompleksi “özgürlük” olarak adlandırmak ve ölçü  tanımaksızın körlemesine, sağırlamasına saldırmak da bir “Öküz”lük göstergesi. “Öküz”ün günümüzde binbir çeşidi var. Küçük gölün büyük balığıdır, “Öküz”.

Budapeşte, tarih dolu bir kent. Macarca, uzaktan duyulduğunda Türkçe konuşuluyor hissi uyandıracak kadar dilimizle fonetik benzerlik içinde. Aynı dil grubuna ait Türkçe ve Macarca arasında, ortak sayılacak kadar benzer sözcükler var. Cepken (Cep), gestenye (Kestane), alma (Elma) gibi. Bu şekilde, ikiyüz civarında sözcük varmış.

Kentin ne kadar düzenli olduğundan, tarihin ve mimarinin nasıl bilinçli bir şekilde korunduğundan, sosyalist dönemin toplumsal ve kültürel etkisinin hâlâ sürdüğünden, tren, tramvay ve metro ağının kentin her yanını nasıl birbirine bağladığından ve ulaşımın kolaylığından söz etmeyeceğim. Sözünü etmek istediğim iki konu var. Birincisi, tiyatroyla ilgili.

Budapeşte’de iki oyun izledim. Oyunlarda yer bulabilmek için mutlaka birkaç gün önceden bilet almak gerekiyor. Yalnızca Budapeşte’de otuzdan fazla özel tiyatro var. Ve bir de “Ulusal Tiyatro”. “Szin”, Macarca’da “oyun” anlamına geliyormuş. “Haz”, “ev”. “Szinhaz”, “oyunevi” anlamında ve “tiyatro” karşılığı kullanılıyor. “Radnoti Szinhaz”, küçük bir salonu, küçük bir balkonu olan ve sahnesi de pek büyük olmayan bir özel tiyatro.

Martin McDonagh’ın “The Criple of Inishmaan” adlı oyununun birçok sahnesi suyun içinde ve oyunun tamamı ıslak bir ortamda geçiyor. Oyuncuların hiçbirinin yüzünde “aman yahu, şimdi ne gereği var? Sanki bu oyunu kuru zeminde oynayamaz mıydık? Üf, sırılsıklam oldum...” gibisinden yakınma, oyuna küsme, oynarken muhalefet etme, oyuna direnme gibi bir şımarıklığa rastlamadım. Tam tersine, o kadar içtendiler ki! Van DT’de “Palto”yu sahnelediğim zaman, oyunculardan saçlarını kazıtmalarını istemiştim. Uğur Çavuşoğlu’nun söylediklerini unutmuyorum: “Benim saçımı kazıtmamın bir fiyatı vardır, biliyor musun? Bir film için benden saçımı kazıtmamı istediler. Bunun için dünyanın parasını verdiler ama kabul etmedim”, demişti. Sonra, sanki Uğur Çavuşoğlu’nu duymuş gibi, Profesör ve Eleştirmen Sevda Şener, “Palto” için yazdığı eleştiride şu cümleleri kullanmıştı: “Oyuncuların saçlarının kazıtılmasına alışıncaya kadar bir süre zaman onlara oyuncu olarak acımakla geçti. Oyun kişilerinin dazlak olmasının oyunun içsel gereği, organik tamamlayıcısı olduğunu sanmıyorum. Hatta bunun maksadı aşan abartılı bir gösteri, hatta işgüzarca bir özveri sayılma riski taşıdığını söylemek zorundayım. Bu tür gösterilere, tıpkı bir zamanlar sahicilik mazeretiyle ağzının içine gerçekten tükürülen oyuncuya acıdığım, hatta bu uygulamaya isyan ettiğim gibi tepki gösteriyorum.” (“Palto” ve Günümüz Tiyatro Sanatının Gelişimi Üzerine/Sevda Şener/Tiyatro Tiyatro Dergisi. Sayı:139. Şubat 2004)

Acaba Sevda Şener hocamız, “Radnoti Szinhaz”ın “The Criple of Inishmaan”ını izleseydi, elinde battaniye ve sıcak ıhlamur bardağıyla sahneye fırlar mıydı? Sanmam. Oyunun reji yorumunda, oyuncuların icraatında hiçbir olağanüstülük yoktu. Bütün olağanüstülük, disiplin, mesleğe gerçek bir saygı ve alçakgönüllü bir sanatçılık anlayışındaydı. Bizde az rastlanan, bu. “Palto”yu bir Macar Yönetmen, aynı yorumla “Radnoti Szinhaz”da sahnelemiş olsaydı, sanırım kimse de oyunculara acımazdı. Bir kehanette (!) bulunayım: onlara “Helal olsun” denirdi. 

İzlediğim iki oyunun da sonunda, seyircinin abartısız ama içten ve neredeyse önceden organize edilmiş, çalışılmış kadar uyumlu ve sorumlu alkışından çok etkilendim. Yerli yersiz ayağa fırlayan, abartılı ve içtenliksiz, hafif beğeni gösterilerine kalkışan yoktu. Ama bu şekilde dakikalarca alkışladılar. Oyuncuları kutladılar, şereflendirdiler. Oyuncuların bu alkışa verdikleri karşılık, yine abartısız ve alçakgönüllü tavırlarıyla verdikleri selam oldu.

Şimdi Türkiye AB’ye giriş (!) sürecinde ya; bizim işbirlikçilerin, yabancı maşalarının beynimizin üzerinde tepinirken ha bre söyledikleri, dillerine pelesenk ettikleri bazı sözler var: “Uyum”, “çağdaşlık”, “demokrasi”, “insan hakları”... Macaristan beni şaşırttı. Ne kadar geri kafalı, tutucu, çağdışı uygulamaları var? Biliyorsunuz, Macaristan AB’nin son üyelerinden biri. AB üyesi yani. Öyle “ayrıcalıklı üye” filan değil; diğer üyelerle eşit, aynı haklara ve olanaklara sahip bir üye ülke. Ama adamlar resmen ve alenen ulusalcı!

Türkiye’de, bakanlıklara bağlı müze, kütüphane gibi kuruluşların özelleştirilmesi gerektiği, AB ve IMF yanlılarınca “olmazsa olmaz” bir zorunluluk olarak, ulusal devleti savunan geri kafaların tepesine vuruluyor epeyi bir zamandır. Yasal altyapı hazırlandı, bu yönde uygulamalar da başladı. AB üyesi bu kendini bilmez Macaristan’ın Budapeşte’sinde, ulusal müzeler ve kütüphaneler ısrarla ve tam bir geri kafalılıkla devlet elinde tutulduğu gibi, BEDAVA hizmet veriyorlar. Müzeye gidiyorsunuz, size istatistik gereklilik olarak bir bilet veriyorlar, sonra da bütün o tarihsel birikimi BEDAVA geziyor, görüyorsunuz. Profesyonel rehber hizmeti almak isterseniz, onun ücretini ödüyorsunuz. Gelen turistin ya da kendi yurttaşının o müzeyi gezmekle, Macaristan’un ulusal varlığının ve tarihinin daha bir kökleştiğinin bilinci içindeler.

Ulusal Müze’yi gezdiğiniz zaman, Macar ulusunun tarih sahnesine çıkışından, bugününe kadar geçirdiği bütün süreçleri görüyor ve somut olarak izleyebiliyorsunuz. Çok iyi düzenlenmiş bir müze.

Ulusal Tiyatro’nun özelleştirilmesi gibi bir tartışma, didişme konuları yok. Dediğim gibi, Yalnız Budapeşte’de otuzun üzerinde özel tiyatro olmasına ve bu tiyatroları yaşatacak kadar geniş bir seyirci kitlesi (“pazar”) olmasına karşın!

Macarlar, günlük ekonomik işleyiş içine AB’nin ortak para birimi “Euro”yu sokmuyor. Bizde, Euro ya da Dolar’la alışveriş yapılabilir. Orada, kendi paraları “Forint”ten başka bir parayla alışveriş yapamıyorsunuz. Forint taşımak zorundasınız. Ne geri kafalılık!

Uğur Gebeş’ten söz etmem, yönlendiriciliği için O’na teşekkürlerimi belirtmem gerekir. Uğur Gebeş, turizm sektöründe çalışan bir Türk. Eşi Macar. Öğrenci olarak Macaristan’a gitmiş, turizm okulunu bitirmiş.

İstanbul üzerinden Ankara’ya dönüş. Başka bir Uğur, Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçısı Uğur Keleş Telefon ediyor: “Zonguldak Karaelmas Üniversitesi bu yıl ikincisi yapılan bir tiyatro yarışması düzenliyor. Ben geçen yıl jürideydim, bu yıl da olacağım. Sen de gel, hem jüride yer al, hem de Zonguldak’ı, üniversiteyi gör. Hocalarla, öğrencilerle tanış...”

Yol yorgunuyum, birikmiş işler, yazılar var...

19 Aralık sabahı, Zoguldak’a hareket ediyorum. Kar yağıyor.

Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Rektörü Prof Dr. Bektaş Açıkgöz çok cana yakın, çalışkan ve öğrencilerine inanan, onların önünü açan bir insan. Tiyatro Kulübü Başkanı Akif Emiroğlu, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Turgay Atalay, aydınlık yüzlü, güleç ve enerjik insanlar. Emre İnal ve Burç Kümbetlioğlu, hem bize mihmandarlık ettiler, hem de arkadaşımız oldular. Binnaz, Ali, Burak... Yeni ve genç arkadaşlar edindik. Gelecek yıl yine buluşmak üzere sözleştik. Müzik Bölümü kurulmuş olan konservatuvarda Tiyatro Bölümü’nün kurulması için ne gibi çalışmalar yapılabilir, hangi adımlar atılmalı, bunları konuştuk. Konuşmanın da ötesinde, planlar yaptık ve ilk adımı da attık. Gerisinin gelmesi ve tamamına ermesi için elvereceğiz.

Uğur dedi ki; “Madene inmek ister misin?” Doğrusu ya, önce çekindim. Fakat yazar ve sosyolog merakı bir araya gelince, bunun kolay kolay karşılaşılmayacak bir fırsat olduğunu düşündüm.

T.T.K. Kozlu Müessese Müdürlüğü Kömür Madenleri’nde görevli maden mühendisleri Hüseyin Bükülmez, Erdinç Günay, Faik Alp, Hasan Yanık, Ercüment Temeller ile tanışıyoruz. Uğur’un yeğeni ve maden mühendisliği son sınıf öğrencisi Burak Uçar da bizimle birlikte. Şanslıyız, çünkü bu mühendis arkadaşlarla ineceğiz madene. Bize rehberlik edecekler...

Madene girmeden önce, bir kağıt imzalıyorsunuz. Madene kendi isteğiniz ve iradenizle indiğinize, başınıza gelebilecek olan bir olumsuzluktan kimsenin sorumlu olmadığına ve herhangi bir zarara sebep olursanız tazmin edeceğinize dair bir belge... Günlük giysiler çıkıyor, madencilerin kullandığı giysilerden giyiliyor. İç çamaşırdan çoraba, pantolondan cekete varıncaya kadar. Lambahane’den maske ve akülü lambalarımızı alıyor, kemerimize takıyoruz. Maske ve lambanın nasıl kullanılacağına dair küçük bir brifing aldıktan sonra, kaskımızı takıp, ocağa doğru yürümeye başlıyoruz. Yürürken, Çinli işçiler görüyoruz. Yeni bir kuyu açılıyor, Çinli işçiler bu kuyunun inşaatında çalışıyorlarmış. Sayıları yaklaşık ikiyüz civarında. Yakın zamanlarda, bu yeni kuyunun inşaatında yaşanan bir kazada iki Çinli işçi ölmüş. Biriken ve sıkışan metan gazı patlamış. Ölen işçilerden birinin ailesine telefonda sorulan “yakınınızın cenazesini gönderelim mi, yoksa burada defnedip, cenaze parasını mı size gönderelim” sorusuna, “cenazeyi orada defnedin, bize parasını gönderin” diye karşılık verildiğini anlattılar. 5.000 Dolar Çin’e gönderilmiş. Aklıma geldi, biraz daldan dala olacak ama... Macaristan’da nüfusun % 10’u oranında Çinli azınlık var. Evet, “Çinli azınlık” var... Sosyalist dönemde işçi olarak Macaristan’a gelen Çinliler, geri dönmemiş ve yerleşmişler. Hatta, Uğur Gebeş’in anlattığına göre, bu Çinliler’in ölmediklerine dair bir şehir efsanesi varmış. Uğur Gebeş şöyle dedi: “Bu esprili düşüncenin oluşmasına zemin hazırlayan gerçek, bu Çinli azınlığın, olması gerektiği oranda mezarlığa sahip olmayışı. Çinliler birbirlerine benzedikleri için (Batılılar’ın gözüyle tabii. Y.n.), yasadışı yollardan Macaristan’a giren yeni Çinliler’in, ölen Çinliler’in yerine geçip, onların kimlikleriyle Macaristan’da yaşamaya devam ettikleri yolunda bir teori var. Ölenler gizlice gömüldüğü için, belirgin bir mezar yerleri olmuyor...”...muş, bu teoriye göre.

21 Aralık 2005 saat 12.00 sularında, “Uzun Memet 2” kuyusunun asansöründe, toprağın derinlerine doğru iniyoruz. 300 metre aşağıda asansörden iniyoruz. Önce işçilerin “otoban” diye adlandırdığı geniş tünellerden yürüyoruz. Giderek, tüneller daralıyor. Geniş ve duvarları betonla sağlamlaştırılmış, uzun kullanımlı (Elli, yüz yıl...) “otoban”dan, duvarları demir ve ağaç malzemeyle tahkim edilmiş, daha dar ve daha kısa kullanım amaçlı tünellere geçiyoruz. Bu tüneller, bizi kömürün çıkarıldığı noktalara götürüyor. Tüneller git gide daralıyor, hava ağırlaşıyor, tavan alçalıyor. Derken, bir insanın yatar durumda ancak geçebildiği genişlikte, çevresi çam kerestelerle tahkim edilmiş kırkbeş derece eğimli dar bir tünelden aşağı yüzelli metre iniyoruz. Artık, “Arın”dayız: Kömürün bulunduğu ve çıkarıldığı yer; uç nokta.

Birgün kömüre hayran olacağım ve siyahın güzelliği karşısında dilimin tutulacağı bana söylense, inanmazdım... Çevremde en kalitelisinden, kalorisi en yükseğinden kömür duvarları var. Pırıl pırıl parlıyor. Boşuna “karaelmas” dememişler!..

Mühendisler, işçilerle selamlaştı. Tokalaştılar. Ast ve üst var, ama saygı esas. İşçilerin arasında birkaç tanesi marangoz. Arında, yeni açılan bölümlerin kerestelerle sağlamlaştırılması işini yapıyorlar. Bir keser ya da benzeri birkaç küçük aletle, keresteleri biçimleyip, birbirine geçme yöntemiyle, duvar ve tavanları sağlamlaştırıp, göçüğü engelliyorlar. Bir marangoz, kömür duvarının dibinde, kereste dikmek üzere kazdığı çukurun içine eğilmiş, kolu omuzuna kadar çukurun içine uzanmış, avucuyla kazarak, çukuru derinleştiriyordu. Oyuncular arasındaki bir efsaneyi hatırladım: “Oyunculuk, maden işçiliğinden sonra dünyanın en ağır mesleğiymiş...” Çok komik. Şu anda yaklaşık dörtyüz metre aşağıdayız.

Maden işçileri sekizer saatlik üç vardiya halinde çalışıyorlar. İkişer haftalık periyodlarla vardiya zamanları değişiyor. Ortalama maaş 1. 300. 000. 000 TL civarında. Bu iş, para için yapılacak iş değil. Verilen emeğin para olarak karşılığı olamaz. Yukarda taşınan ve madene pompalanan hava rüzgâr yaratıyor. Yürüyüş ve iniş sırasında ter içinde kalıyor insan ve rüzgâr terli bedene çarpıyor. Havada yoğun olarak kömür tozu var.

Uğur ve ben, milyonlarca yıllık damarından kömür indiriyoruz. Anı olarak birer parça kömürü yanımızda götüreceğiz...

Arından, bu sefer daha da dik bir eğimle, yine yatar ya da oturur durumda, daracık bir tünelden geçerek daha aşağıya doğru iniyoruz. Artık, dörtyüzelli metredeyiz. Geri dönüş yürüyüşüne başlıyoruz. Tünel giderek genişliyor, sonunda “otoban”a çıkıyoruz. Asansör ve yukarı çıkış. Üç saati aşkın bir süre yerin üçyüz ile dörtyüzelli metre derinliğinde yürüdük, süründük, emekledik ve on kilometre civarında yol katettik.

Çıkışta bizi istavrit tava, salata, ekmek ve tahin helvası bekliyor. Kömür tozundan kapkarayız hepimiz. Hemen ellerimizi yıkıyoruz ve yemeğe oturuyoruz. Gelenek buymuş, kömür tozuna bulanmış olarak yenirmiş yemek. Aslında, bizi “Cumhuriyet Lokantası”nda ağırlamak istediklerini söyledi rehberlerimiz. Ama yemek saatinde madende olamayacağımız için bu fırsatı kaçırmışız. “Cumhuriyet Lokantası”, madencilerin çıkınlarında getirdikleri yiyecekleri ortak bir sofrada toplayarak, hep birlikte yedikleri yemeğe verilen ad. Yerin yüzlerce metre altında, yolu oraya düşen herkese açık, ortak bir sofra! Adı, “Cumhuriyet Lokantası”. Cumhuriyetimizin ve emeğin değeri ancak bu kadar ifade edilebilir, ancak bu kadar uyuşabilir.

Uğur’a ve bana, maden kazıları sırasında bulunmuş olan, her biri ortalama 50. 000. 000 yıllık ağaç ve yaprak fosilleri hediye etti mühendislerimiz. Bu, özel misafirlere gösterilen bir davranışmış. Bunu öğrenmek bize gurur verdi. Aramızda oluşan sıcak dostluğun nişanesi olarak kabul ettik.

Duşlarımızı aldık, üzerimizdeki kömür tozu suya karışıp gitti. Ama gözlerimizin çevresinde günlerce çıkmayacak kalın sürmeler bırakarak!

Yarışmadaki bütün oyunları izleyip, ödüllerin sahiplerini belirledik. Ankara’ya döndüğümde yeni bir ruh içinde olduğumu, içimde daha yoğun bir enerji hissettiğimi farkettim.

Yine Trabzon... “Ayak Bacak Fabrikası”nı provaya aldım, o akşam oyunu Hayati Asılyazıcı ve Erbil Göktaş’la beraber izledik. Oyundan sonra sohbet ettik ve ertesi sabah Ankara’ya döndüm.

Şimdi önümde yeni bir hedef var: “Tek Yol”. Aziz Nesin’in romanını Osman Özkan oyunlaştırmış. Ankara DT’de sahneye koyacağım. Altındağ Sahnesi’nde. İlkgösterim tarihi, 14 Mart 2006.

Coşkun Irmak

yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.