TARİHTE “İLERİ” VE “GERİ”


Coşkun Irmak

“Aziz Nesin, sen nesin”, gerici özdeyişinde somutlanan bir ders var: Kitleler yanılabilir. İşçi sınıfı da yanılabilir. Bazan doğruyu bir kişi görür. Oysa “Aziz Nesin, sen nesin” diye bağıranlar, devrimcilerdi.

Aziz Nesin’in “Büyük Grev” adlı öyküsü yayınlanmasının ve işçi sınıfı örgütlerinin, devrimcilerin, Aziz Nesin’e “Aziz Nesin, sen nesin” diye haykırmalarının üzerinden kaç yıl geçti... Bugün, “Büyük Grev” adlı öykü, ciltlerle kitap yazılsa yine de tam olarak anlatılamayacak sosyolojik bir olguyu “tam olarak” anlatmanın onuru ve haklı gururuyla dimdik duruyor. “Aziz Nesin, sen nesin” diye bağıranlar nerede? Bugün, sanmıyorum ki o günlerde işledikleri ayıbı utançla anmıyor olsunlar...

Diyalektik ve tarihsel materyalizm nedir?

Dan diye oldu, farkındayım da; öyle gerekti. Çünkü hayatın akışı içinde, kimi olaylar dan diye ortaya çıkar, kimi olaylar da yavaş yavaş şekillenir. Konuyu Devlet Tiyatrosu’ndaki son genel müdür değişimine getireceğim. Çok kişi için bu olay da dan diye oldu; birdenbire.

Diyalektik açıdan, bir olayın dan diye olması olanaklı mı?

Konuyu dağıtmak pahasına da olsa, şöyle çayıra çimene yayılarak, acele etmeden ele almak niyetindeyim.

Şans nedir? Şans diye bir şey var mıdır?

Diyelim, bir piyango bileti aldınız ve büyük ikramiye size çıktı. Bu şans mıdır? Genel anlayışa göre, evet, şanstır. Çünkü şans dağıtan topların dönüşüne ve sizin biletinizdeki numaranın sıra sıra toplar üzerinde dizilmesine hiç bir katkınız olmamıştır. Hatta bunun nasıl gerçekleştiğinden haberiniz bile olmamıştır. Oysa, örneğin; topların küreye konulması sırasında, bu işi yapan adam, o gün sevgilisinden ayrılmıştı. Sevgilisi balık etinde, kısa boylu, top gibi bir kadındı. Adam topları küreye koyarken, toplarda ayrıldığı sevgilisini gördü. Topları olması gerektiği gibi yumuşacık bırakmadı da, kürenin içine hırsla fırlattı. Topların üzerinde çizikler oluştu. Bir tanesi de kürenin kapağının kenarına çarptı, yere düştü. Yerle temas eden nokta, ezildi, düzleşti. Piyangonun çekilişi sırasında, toplar kürenin içinde dönerken, çizik olan toplardan birinin dönüşü, sırf bu yüzden, maruz kaldığı merkezkaç gücünün yarattığı normal dönüş rotasından saptı, sola doğru meyletti. Fakat o sırada, başka bir topa çarptı, onun da yörüngesini değiştirdi. O da gitti başkasına çarptı, o da başkasına... Yere düşüp, ezilmiş olan top da, ezik noktanın yarattığı aksama yüzünden ha bre zıplıyordu. Her zıplayışında; eğer zıplamasa, ona çarpacak olan başka topların altından geçtiğini görüyordu. Bu süreç sonucunda, büyük ikramiye rakam dizisi ortaya çıktı. Burada şans var mı? Yok. Ama bu süreci kim biliyor? Kimse. Gelişimini bilemediğimiz süreçler sonunda ortaya çıkan sonuç; şanstır. Şans, kendi gerçekliği içinde şans değildir. O gerçekliği bilmeyen öznelerin, o gerçekliğin yaşandığı süreç sonunda ortaya çıkan sonuca verdikleri ad, getirdikleri tanımlamadır.

Devlet Tiyatrosu’nda Lemi Bilgin genel müdürlük görevinden alındı, Mine Acar göreve getirildi. Ama zannetmeyin ki, bu yazının konusu bu gidiş ve geliştir. Ben, tarihsel değeri olan toplumsal bir olguyu tartışmak niyetindeyim. Şans meselesininden ve diyalektik ve tarihsel materyalizmden dem vurmamın sebebi de bu. Yoksa, piyangoyla, şansla, bir ironi ve allegori yaratmak gibi bir düşüncem yok. Vurgulamak istediğim, şu: Diyalektik ve tarihsel materyalist bakış açısı, toplumsal olaylarda; olaya taraf olanların ilişkileri, bulundukları konum açısından gösterdikleri davranışları aşarak, onların kendileri açısından getirdikleri açıklamaları da analitik bir değerlendirme süzgecinden geçirerek irdeler. Bunu yapmaya çalışacağım.

Devlet Tiyatrosu’nun kuruluşundan bu yana, konservatuvar orijinli tutucu bir yapılanması olduğu hemen herkesçe bilinir. Bu geleneğin mensupları, kendilerini “seçkinler” olarak görürler. Tiyatro sanatına bakışları, doğruları, gerçekleri, güzellikleri, çirkinlikleri, hep bu bakış açısıyla belirlenir. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda Nazım Hikmet’in “Ferhad ile Şirin”ini sahneye koyduğum sırada, oyunda rol alan stajiyer sanatçı ve konservatuvar mezunu Sanlı Baykent, şöyle demişti: “Oyuncu tiyatronun Allah’ıdır”. Böyle olunca, Devlet Tiyatrosu’nun bir türlü dinginliğe ulaşamamasının sebebi anlaşılıyor. Horozun çok olduğu yerde sabah erken olurmuş, adım başı (tövbe tövbe) Allah’a rastlanan bir kurumun da derdi çok olur elbet.

Bu tanrısal düzenin başına bir gün Turgut Özakman diye bir insan geldi. Oyuncu değildi. Konservatuvarlı değildi. Kazanlar kalktı. Kulisler, imzalar, beyanlar... Neydi mesele? Devlet Tiyatrosu’nun gelenekleri çiğnenmişti.

Turgut Özakman, o zamana kadar yalnız konservatuvar mezunlarının, sınava tâbi tutulmaksızın, doğrudan alındığı Devlet Tiyatrosu’nun kapılarını, Türkiye’nin her yerinde oyunculuk eğitimi veren okullara açtı ve sınav sistemini getirdi. Yine kazanlar kalktı. Kulisler, imzalar, beyanlar. Mesele neydi? Devlet Tiyatrosu’nun gelenekleri çiğnenmişti.

Dönemi anımsayalım: 12 Eylül sonrası. Konuya düz demokrasi açısından bakacak olursak, baskıcı bir dönem, demokrasi ve özgürlük fakiri bir dönem. Fakat Turgut Özakman, 12 Eylül yönetimi tarafından, Devlet Tiyatrosu yasasının ilgili maddesi değiştirilerek atandı. Yoksa, atanamazdı. Çünkü Devlet Tiyatrosu’na, Devlet Tiyatrosu dışından biri atanamazdı. Hangisi demokratik? 12 Eylül yönetiminin tutumu mu, yoksa Devlet Tiyatrosu yasası ve gelenekçi anlayış mı? Devlet Tiyatrosu bütün Türkiye vatandaşlarının vergileriyle yaşayacak ama yalnızca konservatuvarlı seçkinler tarafından yönetilecek! Hindistan’daki kast sistemi gibi. Oysa, Devlet Tiyatosu dışında da bir tiyatro dünyası var?..

Turgut Özakman’ın başlattığı bu açılım, sonra “ister istemez” devam etti. Çünkü Devlet Tiyatrosu büyüdü, genişledi, oyuncu gereksinimi arttı ve bu gereksinimin de bir yerlerden karşılanması gerekiyordu; konservatuvar yetmiyordu artık.

“Pus em pus momentum”. Yani, “etki, aynı şiddetle tepki görür” gibi bir anlamı var bu latince sözün. Fizikte bir yasadır bu, bilinir. Bir duvarı 50 kg.lık bir kuvvetle iterseniz, duvar da size 50 kg.lık bir kuvvetle karşı koyar. Diyalektik bir gerçektir bu. Toplumsal olaylarda da bu durum görülür. Her toplumsal etkiye, toplum içindeki karşıt tarafından aynı şiddetle tepki gösterilir.

Devlet Tiyatrosu’nu yöneten konservatif seçkinci gelenek; tıkız, içine nüfuz edilemeyen, kendinden olmayanı içine kabul etmeyen; kendi kapasitesi ve olanaklarının sınırını, evrenin kapasitesinin ve olanaklarının sınırı kabul eden öldürücü bir kapalılığa sahiptir. “Dışardan gelen” ve Devlet Tiyatrosu’nun içine girmek isteyen herkesi, seçkinci geleneği yok edecek bir tehlike olarak görür ve antikorlarını üretir, tehlike yaratan “mikrop”u yok etmek ister.

Turgut Özakman’ın genel müdürlüğünden başlayarak, Devlet Tiyatrosu’nun seçkinci tıkızlığı çatlamaya başlamıştır. Ve o günden bu yana, gelenekçi yapı kendini koruma refleksiyle davranırken; “dışardan gelenler” de, yapıyı kendilerini var edecek şekilde değiştirmenin mücadelesindedirler.

Peki ama, bu “dışardan gelenler”in sanatsal yeteneği, kapasitesi yeterli mi? Yapıyı zorlarken kullandıkları yöntemler demokratik mi, ahlâkî mi?

Görünen, şu: İçeri girmek için mücadele eden “dışardan gelenler”in kullandıkları yöntemler, yapıyı korumak ve “dışardan gelenler”i dışarda tutmak isteyenlerin kullandıkları yöntemlerle aynı. Biri demokratikse, ahlâkîyse, öteki de demokratik, ahlâkî. Değilse, öteki de değil. İfrat ve tefrit kantarının topuzu çıkmış bir kere.

Kapalılık bir yöntem ve yönetim sistemi olursa; o sistem içinde kanbağına eş değerde seçkinci bir oligarşik iktidar yapılanması bulunursa; o sistemin ve o sistemin değerlerinin dışında kalanlar da, çok doğal olarak o yapıyı yıkmaya babalarlar. Sistem, kendi değerlerine uymayanlara hayat hakkı tanımazsa, “dışardan gelenler” de seçkincilere hayat hakkı tanımaz. Burada nesnel olarak, yeterlilik-yetersizlik, yeteneklilik-yeteneksizlik diye bir sorgulama yapma olanağı kalmamıştır ve bu durumu yaratan, seçkinci gelenektir. “Dışardan gelenler” de, “içerdekiler”in yetenek ve yeterliliklerini sorgulamaktadırlar çünkü.

Bu seçkinci geleneğin kendi içinde sağı, solu, ortası, osu busu vardır: Ama seçkincilikleri tektir. Değişmez.

Örn; Mine Acar’ın göreve atanmasından önce, kulislerde Devlet Tiyatrosu rejisörü Ensar Kılıç’ın boş olan Başrejisörlük makamı için adı geçiyordu ve O’nun, bu makama atanmasından sonra da, Genel Müdürlük görevine atanacağı konuşuluyordu. Şimdi Mine Acar’a yüklenen ve nedense Ensar Kılıç’ı bir anda unutanlar, o günlerde Ensar Kılıç’a yükleniyordu. Ve en önemlisi, O’nu adı geçen makamlar için yetersiz buluyordu. Oysa, Mine Acar’da eksik bulunan özellikler, Ensar Kılıç’ta vardı: A kadrosundaydı, sanatçıydı, rejisördü, mesleki hizmet süresi yasaya uygundu, vs... Ne oldu? Şu oldu: Seçkinlerin de seçkini vardır. O zaman öyleydi, şimdi böyle. O zaman seçkinlerin hedefi olan Ensar Kılıç, hedef değişince seçkinciler tarafından bağıra basıldı. Gündemden düştü. Bütün bu değişimlerin ortasında değişmeyen, “seçkin” olma durumu ve olgusudur.

Seçkincilerin ikinci idolü (Birincisi mâlum) Devlet Sanatçısı Ayten Gökçer, şöyle demiş: “Bir genel müdür görevden alınabilir. Ancak, görevden alınan kişinin yerine, tiyatronun da nabzını yoklayarak daha tecrübeli, işini daha sağlıklı yürütecek biri getirilmelidir. Bir sanatçı yerine neden dramaturji bölümünden bir hanım atandı, bunu anlayamıyoruz. Dramaturjiden sonra sıra vezneye mi gelecek? İnanıyorum ki sanatçılar tavrını koyacak ve bu düzeni değiştirecekler. Tavır koymak için geç bile kalındı.” *

“Dramaturg”tan sonra “vezneci”nin gelişinden; “sanatçı”nın (“seçkin’in” okuyun siz bunu) bulunduğu konum anlaşılıyor. “Nabız yoklamak” söz konusu olunca da, kime danışılması gerektiğini çıkarsamak zor değil. “...anlamıyoruz” sözcüğü de önemli. Konuşan kişi bir topluluğun seçilmiş sözcüsü de; bu yetkiyle mi çoğul konuşuyor? Yoksa bu deyiş biçimi aristokratik bir klişe mi? Hani, “Âlicenap haşmetmeapları zat-ı âlilerini kabul buyuracaklar...” filan gibi mi? Galiba daha çok, mahalle kabadayılarının, mahallelerinden geçerken “yamuğunu” gördükleri yabancılara hitabı gibi duruyor: “Şşşş, allo! Ne iş? Yav-vaş geeel. Burada biz racon keseriz, annaşıldı mı...”

Melih Aşık, yazısında Ayten Gökçer’in şöyle dediğini aktarıyor: “Ne yazık ki, tiyatroda ayaklar baş olmak üzere.” **

Turgut Özakman’ın bile aynı tavırla karşılaşmış olduğunu anımsatırım. Bu anımsatmayı, kişilere özgü niteliklerin farklılık yaratmadığını vurgulumak için yapıyorum. Turgut Özakman’la Mine Acar arasında, seçkinci anlayış bakımından fark olmadığı, tarihsel ve güncel veriler ışığında, anlaşılıyor.

Devlet Tiyatrosu’nun geçmişinde, görece ileri nitelik taşıyan istekler temelinde yapılan hareketler olmuştur, örn; yasa çalışmaları olmuştur. Bu yasa taslakları, bu hareketin sahipleri tarafından TBMM’ne taşınmaya ve yasalaştırılmaya çalışılırken; TBMM’ne arka kapıdan giren ve bu hareketlere karşı kulis yapan ekibin başında Lemi Bilgin’in bulunduğu, bizzat kendisi tarafından topluluk içinde açıklanmıştır. (Haddi zâtında, o olaylar da seçkinlerin iç savaşıydı.)

Bu herc-ü merc içinde; diyalektik ve tarihsel materyalizm ve bu analiz sistematiğinin ölçütleri, bu meselenin Turnusol kâğıdıdır.

Son demlerini yaşayan Roma imparatorluğu’nun soyluları, imparatorluğa saldıran Germen kabilelerini hep “barbarlar” olarak değerlendirdi, küçümsedi. O barbarlar, sarayların tarihsel ve diyalektik anti-teziydi aslında. Sonra Roma yıkıldı. Küçümsenen barbar Germen kabilelerinin şefleri, soylulukları ya parayla satın aldılar ya da kılıç zoruyla gasp ettiler. Soylu oldular.

“Şans”a inanan tarihçiler için (Batı) Roma İmparatorluğu, İ.S. 476’da, İmparator Romulus’un, Odoaker adlı bir kabile başkanı tarafından tahttan indirilmesiyle yıkıldı. Bu tarihçilere göre, Roma İmparatorluğu Germen kabilelerinin saldırısı yüzünden, “dış sebepler”le yıkılmıştı.

“Şansa” inanmayan tarihçilere göre ise, Roma üçyüz yıldan uzun süren bir süreçte “çözüldü”. Köleci bir toplumsal ve siyasal sisteme sahip olan Roma’da; emek veren, üreten kesim kölelerdi ve köleler karın tokluğuna çalışıyorlardı. Ürettiğinden pay almayan köle; üretim araçlarını ve tekniklerini geliştirmek için hiç bir çaba harcamıyor, enerjik çalışmıyordu. Özgür olmak istediği için, sık sık isyan ediyordu. Bu isyanlar kanlı iç savaşlara yol açıyordu. Ürettiğinden pay alamayan köle, Roma’yı içten çürüterek; ekonomisini, toplumsal yapısını bozarak, yüzlerce yılda yavaş yavaş yıktı. Bu, kölelerin intikamıydı.

Fransa’da ise, burjuva-köylü ittifakının giyotine gönderdiği soyluların kelleleri üst üste yığılıp dağ oldu. Ekim Devrimi’nde sonra Sovyetler Birliği’nde soylular, saraylarının ve konaklarının bir odacığında misafir oldular. O güne kadar evsiz barksız, sokaklarda sefil yaşayanlar, konakların ve sarayların odalarına, salonlarına yerleştiler. Pus em pus momentum.

AKP iktidarı, Türkiye’nin seçkinci ve bürokrat kadrolarının yıllarca küçümsediği, ezdiği küçük esnaf ve zanaatkâr kesimin oylarını alarak iktidara geldi. Bu hükümetin büyük burjuva kesimlerinin, banka hortumcularının -önceki dönemlere göre- daha çok üzerine gitmesinin altında, oy aldığı ve temsil ettiği kesimlerin intikam duygusu var. Türkiye’de hangi esnafın dükkanına girdiğinizde “Bismillahirrahmannirrahim”i çerçevelenmiş görmezsiniz? “Allah’ın dediği olur” ve “Benim için ne düşünüyorsan, Allah sana daha fazlasını versin”i? AKP, bu anlayışın oylarıyla iktidara geldi.

Devlet Tiyatrosu da bu gelişimden kendine düşen payı alacaktı, almaktadır ve daha da alacaktır. AKP hükümetinin, Devlet Tiyatrosu’ndaki seçkinci gelenek temsilcilerine itibar etmemesi, kendi içinde tutarlıdır. Devlet Tiyatrosu içinde, kendi politikasına inançla bağlı kadroları olmadığı için; Devlet Tiyatrosu içinde seçkinci geleneğin dışından ve bu geleneğe -bir nedenle- karşı olan kesimlerle ittifak yapması, yine kendi içinde tutarlı ve kaçınılmazdır. Devlet Tiyatrosu’nun “dışlanmış”larından bir kesimi, “Benim için ne düşünüyorsan, Allah sana daha fazlasını versin” anlayışını -tabela yapıp duvarlarına asmadan- kendilerine karşı uygulayan seçkincilere aynı ilkeyi -açıkça- uygulamaya kararlı görünüyor. Bunun için, onların da kendilerine destek verecek siyasi iradeyle (hükümetle; hangi parti olursa olsun farketmezdi/etmedi) ittifak yapması, kendi süreçlerinin gelişimi bakımından tutarlı. Hatta, zorunlu. Onlar, “Benim için ne düşünüyorsan, Allah sana daha fazlasını versin”i iri puntolarla yazıp, çerçeveletip, duvarlarına asacaklar. Çünkü hükümetlerle iç içe olarak iktidar olmayı ve buna karşı çıkanları sindirmeyi ve de bunu yöntem olarak kullanmayı seçkinci gelenekten öğrendiler.

Sosyolojik olarak, “ileri” ve “geri” tutumların, bazan “ilerici” ve “gerici” kesimlerin öz nitelikleriyle çelişen zaman ve zemin üzerinde gerçekleştiği; “ileri” gibi görünenlerin “geri”; “geri” gibi görünenlerin “ileri” olabildiği; bazan da bu niteliklerin iç içe, yana yana bulunduğu veya yan yana, iç içe olması gerekenlerin karşıt taraflara düştüğü, görülmüştür. Sanayi Devrimi’nden sonra makinaları kıran işçilerin tutumu gibi. “Aziz Nesin, sen nesin” gibi. Turgut Özakman’ın Devlet Tiyatrosu’na genel müdür olması ve Devlet Tiyatrosu’nun kapılarını konservatuvar dışındaki okul mezunlarına açması gibi.

Şu sözleri sosyaldemokrat ya da demokratik sol kültür bakanlarından veya demokrat, ilerici ve hatta devrimci geçinen DT sanatçılarından hiç duymadım: “ (...) Yükselmek Herkesin Hakkı: Devlet Kurumlarında olduğu gibi çalışanların alt kademelerde göreve başlayarak üst makamlara yükselmeleri konusunda hiçbir hukuki engel bulunmamaktadır. Yönetim anlayışları açısından bu yaklaşım tenkit değil, aksine takdir edilecek bir tutumdur. (...)” * **

DT sanatçısı Ayten Gökçer’in yaklaşımıyla, AKP Milletvekili ve Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un yaklaşımını yan yana koyduğunuzda; hangisi “ileri” ve “demokratik”?

Lemi Bilgin’in görevden alındığı sırada, “Yine Bir Gülnihal” adlı bir oyunun prodüksiyon hazırlıkları içinde olduğu biliniyor. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda oynanması düşünülen ve Ayşenil Şamlıoğlu’nun yöneteceği açıklanan bu oyunda, kamuoyunda sanatçı kişiliği dışında dinsel ve siyasal bazı özellikleriyle de tanınan Ahmet Özhan’ın oynatılacağı da biliniyor. Ne taraftan bakılsa, ilginç bir durum...

Şimdi, küçük bir şok veriyorum: “(...) Emperyalist baskı koşulları içinde ulusal hareketlerin devrimci niteliği, harekette kesenkes proleter unsurların varlığını, hareketin devrimci ya da cumhuriyetçi programının varlığını, hareketin demokratik bir temelinin varlığını gerektirmez. Afgan emirinin Afganistan’ın bağımsızlığı için savaşımı, emirin ve yandaşlarının kraliyetçi niteliğine karşın, nesnel olarak ‘devrimci’ bir savaşımdır; çünkü bu savaşım emperyalizmi zayıflatır, parçalar ve baltalar. (...) Aynı nedenlerle Mısırlı tüccarların ve burjuva aydınların Mısır’ın bağımsızlığı için savaşımı, Mısır ulusal hareketinin önderlerinin burjuva kökenine, burjuva niteliğine ve sosyalizme karşı olmalarına karşın, nesnel olarak ‘devrimci’ bir savaşımdır.(...) ****

Bu şoktan sonra, yazımı bitiriyorum.

Sosyolojik açıdan, toplumsal oluşumlarda “haklılık”, “doğruluk”, “yeterlilik” gibi ögeler rol oynamaz. Bugüne kadar ve bugün olduğu ve bundan sonra da olacağı gibi; “Güç” rol oynar, diyalektik birikimin yönlendiriciliği rol oynar.

Bilmem ki, genel toplumsal ve tarihsel ölçekte pek de önem taşımayan bir olayı çok mu abarttım; olayın encamını aşan sonuçlar mı çıkarttım? Öyle de olsa, zararı olacağını sanmıyorum. Sonuçta, bazan küçük olaylar; bütün bir toplumun içinde bulunduğu genel manzaranın mikroskobik fotoğrafıdır. Karmaşık bir canlının bir hücresine yakın bakıştır. Bir hücrenin, parçası olduğu canlının tamamına ait temel özellikleri içerdiğini unutmadan, o fotoğrafı anlamak, ders çıkarmak gerekir.

Asıl mesele, Türkiye’yi algılamak ve saf tutmaktır.

Coşkun Irmak

* Cumhuriyet gazetesi-27 Ağustos 2005

** Melih Aşık-tiyatrom.com-28 Ağustos 2005

*** Hürriyet Gazetesi-29 Ağustos 2005

**** Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu/Ulusal Sorun/Sverdlov Üniversitesinde Verilen “Leninizmin İlkeleri” Adlı Konferanstan/Nisan 1924-J. Stalin-Çev: Muzaffer Erdost-Sol Yayınları-Ankara-1994

 


 



yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.