|
Uluslar arası banker ve CFR üyesi Pul Warburg 17 Şubat 1950 tarihinde ABD Senatosu’nda
“Baylar !” diye haykırmıştı.“Hoşunuza gitsin ya da gitmesin, bir dünya hükümetine sahip olacağız. Tek sorun bunun işgal ile mi, yoksa gönül rızası ile mi kurulacağı sorunudur.”
Muhtemel ki elli beş yıl önce birileri Paul Warbur’un histeri’den muzdarip bir hayalperest olduğunu iddia ederken, çoğu aydın ve sanatçıların ise daha öncelikli gündemleri vardı. İkinci paylaşım savaşı henüz bitmişti ve bireyin büyük yıkım sonrası “var oluş” sorunu, kurulması tasarlanan bir “Dünya Hükümeti”nden daha öncelikliydi.
Paul Warburg bu gün bizlerin yüzleştiği ve yarın çok daha ağır “var oluş” sendromuna sebep olacak kıyamet tasarısını haykırırken, T.Williams Kızgın Damdaki Kedi’yi, A.Miller “Satıcının Ölümü”’nü yazıyordu ve ihtimal ki aynı günlerde CIA Laboratuvarları’nda yürütülen “MK-ULTRA” kodlu zihin kontrol operasyonları hakkında hiçbir bilgileri yoktu.
Tanrının yeni bir kıyamete henüz zorlanmadığı bu süreçte, dünya tiyatro yazınında klasikleşmiş sanatçılara “görevlerini yapmadılar” yönlü eleştiriler yapmamız hem onlara, hem sanatın onurlu tarihine haksızlık olur. Dünyanın geri kalan bir yığın gizli servislerinin bile o günlerde bilmediği bir bilgiye ulaşmalarını ve bu bilgiden hareketle bu gün adına “aydın sanatçı” görevini yapmalarını beklemek insafsızlık olur. A. Miller, savaşın kentler üzerindeki dumanı hala tüterken “Bütün Oğullarım” adlı eserini yazmış ve bu görevini hakkıyla yerine getirmiştir.
Aydın ve ilkeli sanatçının tarihsel süreçte, genel anlamda tüm insanlığa ve özel anlamada ulusuna karşı tarihsel sorumluluğunu yerine getirip getirmemesinin, getirememesinin ölçütü, onun görece yeteneği ve ruh haliyle değil, bilgilenme olanakları ve bilgiyi doğru analiz edip etmemesiyle sınırlıdır. İki sıcak paylaşım savaşı ve ardından otuz yıl süren soğuk savaş boyunca bilgilenme olanaklarının neredeyse gizli servisler ve onların üst ve yan ilişkileriyle sınırlı olduğu düşünülürse kimi zaman bir zafiyet boyutunda görülen yanılgılarını anlamak mümkündür.
Ancak yazıda söz konusu edilmek istenen sanat tarihine eserleriyle yazılmış olan aydın sanatçıların yaşadıkları döneme ilişkin toplumsal tavırlarını yargılamak değil, bu günün sanatçılarının üretim ilişkilerini ve toplumsal tavırlarını bilgilenme olanaklarıyla birlikte değerlendirmektir. Bu değerlendirme ulusal varlığımızın devamının tartışıldığı bir dönemde gerekli ve ivedidir.
Çünkü; uluslar üstü sermayenin oluşturup yürürlüğe koyduğu “Küreselleşme” kodlu yeni paylaşım savaşının tüm dünyaya deklare edilen adı bilindiği üzere “Büyük Ortadoğu Projesi” dir. Ulus devletleri tüm değer ve kazanımlarıyla birlikte tasfiye edip parçalayarak “asıl” devletin eyaletlerine dönüştürmeyi amaçlayan bu emperyalist tezgahın en önemli silahı ise Psikolojik Harp’tir. Psikolojik Harbin bir ve en önemli ayağı da sanat ve onu üreten sanatçılardı.
O halde ulus devletinin bekası üzerinde kara bulutlar dolaştığına inanların, anti-emperyalist cephe için ihtiyaçların öncelik sıralamasını yaparken sanat ve onu yaratan sanatçılar üzerinde epeyce düşünmeleri gerekir.
Ulus devletin birliği ve dirliği adına stratejik konsept belirlemekle yükümlü olan kurumlar veya gönüllü vatansever yapı ve kişilerin anti-emperyalist cephede saf tutacak olan ulusal ve ulus değer kaygısı olan sanatı ve sanatçıyı örgütlemeye katkı sunmak ve örgütlü yapıları desteklemek de görevleridir.
Bu bağlamda Köy Enstitüleri ve Halk Evleri’ni kimler, kimlerin adına; hangi neden ve amaçlarla kapattılarsa ve bu ülkemize nelere mal olmuş ise, bu gün Devlet Tiyatroları gibi ödenekli sanat kurumlarını kapatmak isteyenlerin de aynı neden ve amaçla çabaladıkları ve amaçlarına ulaşırlarsa ödenen bir önceki bedelin kat be kat fazlasını ödeyeceğimiz gerçeği hatırlanabilir.
Bilinmelidir ki karşımızda, ulusal birliğimize kastetmek için hazırlananların en önemli savaş karargahları Psikolojik Harbin en etkili silahları haline dönüştürülmüş sinema platoları, tiyatro sahneleri ve televizyon dizileridir.
Öyle ise emperyalistler ve onun yerli işbirlikçileri için ulusal sanat kurumları hedef ise, milli cephe için sahiplenilmesi gereken hayati önemde mevziler olmalıdır. Bu mevziler AB fonlarıyla, CIA, MOSSAD gibi gizli servislerin örtülü operasyon ödenekleriyle, SOROS’un yeşil dolarlarıyla finanse edilen televizyon ve gazetelere karşı en önemli mevzilerdir. Halka kendi değerlerine yabancılaşmayı, tarihini yargılamayı, atalarından utanmayı, ahlaki dejenerasyonu, umutsuzluğu, yabancı hayranlığını, aşağılık kompleksini, korkuyu ve teslimiyeti pompalayan bu işbirlikçi ihanet yapılarına karşı ulusal sanat kurumları ulusal bilincin gelişmesine katkı sunacak en etkili alanlardır.
Bütün dünya emperyalistlerin Irak’ı hangi gün ve saatte vuracağı üzerine tartışırken, Irak halkının önemli bir kısmının popüler bir arabesk “sanatçısının!” gayri meşru ilişkisini tartışıyor durumuna düşürülmesi onlar adına acı bir tecrübe olmuş ise, bir toplumun psikolojik harp silahlarıyla ne hale düşürülebildiğinin sınırlarının görülmesi adına bizler için de ürpertici bir ders olmalıdır.
Artık emperyalist silahlı saldırıların insanlara televizyonlardan sanki gerçek olmayan bir savaş filmi gibi, bir simülasyon gibi izlettirilerek duruma yabancılaştırıldığı unutulmamalıdır.
Tarihte eşine az rastlanır Kızılderili katliamını, yıllarca Hollywood projeleriyle tüm dünyaya “Kovboy filmi” olarak izletip, üç yüz yılı geçmeyen tarihindeki birkaç banka soyguncusu ve katili de ulusal kahramanlar olarak servis eden ABD değil midir.?
İşte bu savaşın adı Psikolojik Harp, silahın adı sanat, hedefi “diğerleri” ve sonucu ise soykırım gibi bir toplumun anlındaki kara lekeyi “özgürleşme savaşı”,vatanseverlik olarak yutturabilme becerisidir.
ABD Emperyalizminin elindeki en güçlü silahın B2 bombardıman uçakları veya kıtalar arası menzilli füzeler değil, Hollywood olduğu gerçeğini kabul etmeliyiz.
Emperyalistler savaşlarını B2 bombardıman uçaklarını havalandırmadan önce kazanmış oluyorlar artık.
* *
Sanatta ulusalcılık mı, evrensellik mi gibi yıllardır boş bulundukça tartışma malzemesi yapılan bir konuyu burada tekrar gündeme getirerek sayfa işgal etmenin hiçbir anlamı ve yararı yoktur. Ancak ülkemiz, tarihte eşine rastlanmamış yoğunluk ve kapsamda ve oldukça tehlikeli bir psikolojik harp operasyonu tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu tehdit, emperyalistlerin kimi “haydut devlet” kim “hedef ülke” olarak tanımladıkları bizler için çok boyutlu ve yakıcıdır. Ulusun her kesimindeki kişi ve yapıların kendisini soyutlayamayacağı kadar lokal ve hayati bir sorundur. Kendisine rağmen, kendisi ve üretimi hedef seçilmiş sanatçı, bu koşullarda yazdığı her satırdan, söylediği her replikten, tuval’e vurduğu her fırçadan, okuduğu her notadan, yurtseverlik –hainlik katında sorumludur.
Ulus bir kez daha ateşle imtihan edilmektedir. Vebali vardır ve büyüktür.
Kaldı ki, emperyalistler kazandıkları savaşın final şovunda, ağır bombardıman uçaklarını havalandırdıklarında, sinema, tiyatro salonu, resim galerisi, müze, kütüphane ayrımı yapmadan “hedef ülkeye” ait ne varsa bombaladıkları bilinmektedir. Irak işgalinde insanlarla birlikte yerle bir edilen bir çok müze ve tarihi eser katliamı unutulmamalı. Sanatçılar hiçbir milli değere ve kazanıma değilse bile en azından sanatlarını icra ettikleri binalara karşı sorumludurlar.
“Diğer” ulusların sanatçıları batı kültür emperyalizminin komplekslerinden sıyrılmak ve özünde ulus değerleri barındıran bağımsız, anti-emperyalist sanat formunu oluşturmak tarihi gerçeğiyle yüz yüze dirler. Kuşatılan, imha edilmek istenen yalnızca o ülkenin askeri gücü ve milli sermayesi değil bir bütün içinde sanat ve sanatçılarıdır da. O halde “hedef ülke” sanatçıları yetenek ve uğraşlarını ulusunu kuşatan bu emperyalist çemberi yarmak için mücadele veren ulusalcı cepheye sunmak zorundadırlar.
Bir ulusun varlığının tehdit edildiği bir ortamda hiçbir sanatçının kişisel hırs ve egolarını “ saf sanat”, “sanat için sanat” peçesi ile kamufle etme hakkı ve ayrıcalığı yoktur. Böyle günlerde bu “hakkın” adı; havasını soluduğu vatanına, ekmeğini yediği toprağına, alkışını aldığı milletine karşı ihanettir.
Ulusal cepheye sanatını sunması beklenen sanatçının “bilmiyordum, göremiyordum, değerlendiremedim” gibi mazeretleri olamaz. Bilmesi, görmesi ve değerlendirip durumdan vazife çıkarması için her türden bilgi, belge ve olanak vardır.
Bu günlerde Ulusal Tiyatrosunun tasfiye edilmek istendiğini düşünenler, savunmalarının ulus devleti savunmaktan geçtiğini bilmelidirler.
Kıbrıs da susanlar, milli onurumuzu kırmak için askerimizin başına çuval geçirip aşiret mahallelerinde dolandırıldığında susanlar, Cumhuriyet devrimlerinin savunma mekanizmaları bir-bir tasfiye edildiğinde susanlar, milli sermayenin uluslar üstü sermayeye peşkeş çekilmesine susanlar, misak-ı milli ile sınırları çizilen coğrafyamızı parçalara bölmüş haritaları servis eden emperyalist ülkeler karşısında susanlar ulusal tiyatrolarını hangi güçle savunacaklar.
Yarın ekmeğini ve alkışını onlardan esirgemeyen millet önünde düşen yüzlerini hangi spot aydınlatacak.
Halil Ayan
yazar@tiyatrokeyfi.com |