“GERİ KAFALI HERİF”

Coşkun Irmak

Devlet Tiyatrosu Dramaturgi Bürosu, bir süredir, yazarların incelenen oyunlarının dramaturgi raporlarını, yazarlara veriyor. Bilindiği gibi, eskiden bu yapılmazdı. Dramaturgi Bürosu’nun bu tutumu olumlu. Nasıl ki bir yazar, yazdığı oyunla kamuoyunun önüne çıkıyor ve övgüsünü ya da yergisini alıyorsa, dramaturglar da raporlarıyla bu kulvarda açıkça yer almalı. Başdramaturg’un belittiğine göre, Edebi Kurul Üyelerinin kararları da bu şeffaflık politikası uyarınca, açıklanacakmış. Bu iş için bir internet sitesi kuruluyormuş. Çok iyi. İnşallah kısa zamanda bu da gerçekleşir.

Bu çerçevede, ben de yazmış olduğum ve (DT Gn. Md. Lemi Bilgin, Başdramaturg Füruzan Tercan, Edebi Kurul Sanatçı Temsilcisi Erdal Küçükkömürcü, Bakanlık Temsilcisi Tuncer Cücenoğlu, Bakanlık Temsilcisi Refik Erduran, Bakanlık Temsilcisi ve Edebi Kurul Başkanı Özdemir Nutku ve Başrejisör Erhan Gökgücü’nden oluşan) DT Edebi Kurulu’u tarafından oybirliği ile red edilen “GERİ KAFALI HERİF” adlı oyunumun raporlarını alıp, okudum.

“Hamama giren terler” diye bir söz vardır ya, bu Dramaturgi Bürosu ve Edebi Kurul için de geçerli elbette, yazar açısından. DT’ye bir oyun teslim eden yazar, ister istemez oradaki değerlendirme ölçütleriyle ve değerlendiren kişilerle baş başa kalıyor. Beğenilse de, beğenilmese de, gerçek, bu. Oyunlarımı DT’ye verirken bunu bilirim. O yüzden, niyetim, “vay benim oyunum red edildi...” diye feveran etmek değil. Nasıl ki, Edebi Kurul’da kabul edilen oyunlarım için havai fişek patlatmadıysam, oyunum red edildi diye bayrakları yarıya indirecek değilim.

Yalnızca, yanıt hakkımı kullanacağım.

Şunu da belirtmek isterim; “GERİ KAFALI HERİF”ten önce, “CUMHURİYET DRAM KUMPANYASI” adlı bir oyun yazmıştım. Bu oyuna Haluk Işık ve Füsun Ataman rapor yazmışlardı. Füsun Ataman’ın olumlu raporu ve Haluk Işık’ın olumsuz raporu vardı. Edebi Kurul, oyunu yeniden yazmamı istedi. Bunu isterken de bana, “şunu şunu, şundan şundan dolayı...” diye bir bildirimde bulunmadı. Yalnızca, “yeniden yazılsın...” dedi. Aradan zaman geçti. Başka işler nedeniyle, oyunu yeniden yazmaya elim varmadı. Doğrusunu söylemek gerekirse, daha önce, Haluk Işık ve Füsun Ataman’ın raporlarını değerlendirmem gerekirdi. Haluk Işık’ın raporu, dramaturgi disiplini açısından fecaatti.

Arada geçen zamanda, oyunu yeniden ele alma gereğini hissettim. Bunda dramaturg raporlarının ya da Edebi Kurul’un kararının rol oynadığını söyleyemeyeceğim. Yaptığım çalışma sonucunda, “GERİ KAFALI HERİF” çıktı ortaya. Bu oyuna da Gökhan Akçura ve yine Füsun Ataman rapor yazdılar. Bu sefer, Gökhan Akçura oyunu teknik açıdan yeterli bulmuş ama DT’ye alınamaz olduğunu düşünmüş; Füsun Ataman da aynı şekilde oynanabilir bir oyun olduğunu belirtip, “eğlencelik bir oyun olarak kalması olasılığına” dikkat çekmiş...

Haluk Işık ve Füsun Ataman’ın iki raporununun değerlendirmesine; bu türden başka değerlendirmelerimin de yer alacağı kitabımda yer vereceğim.

Ama Gökhan Akçura’nın raporunu şimdi yanıtlayacağım. Tamamını. Bunu da kitaba bırakırsam, ara açılacak. Oysa konunun güncel değeri de var.

Bu yanıtlamayı yaparken, sayın Gökhan Akçura’ya ait olan ve rapordan alıntıladığım bölümleri sayfa ortasından, iki çizgi arasında ve italik yazacağım. Benim yanıt bölümlerimdeki alıntıları da “(...) ve (...)” arasında göstereceğim.

Ama önce, yapacağım alıntılarla bölünmeye uğrayacağı için, anlam kaybına sebebiyet vermemek adına, sayın Gökhan Akçura’nın raporunu olduğu gibi veriyorum:

_________________________________________________________________

T.C.

KÜLTÜR BAKANLIĞI

DEVLET TİYATROLARI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Badramaturgluk

DRAMATURJİ RAPORU

Hizmete Özeldir

Sayı: 04/355

ESERİN KİMLİĞİ

1. Oyunun adı: Geri Kafalı Herif

2. Yazan: Coşkun Irmak

3. Çeviren:

4. Türü: Oyun

5. Kaç Bölüm Perde: İki Perde

6. Olayların geçtiği çağ:

7. Dekor sayısı: 9 ayrı mekan varsa da, yazarın üslubu sayesinde bunların küçük aksesuarlarla halledilmesi mümkün.

8. Sayfa sayısı ve tahmini süre: 60 sayfa, iki saat

9. Kişiler

a) Toplam: 18 (gerçek olarak 14)

b) Kadın: 2 (aynı kişi oynadığı için 1)

c) Erkek: 16 (bazı rolleri aynı kişi oynayacağı için 12)

d) Çocuk: 1

e) Figüran: Yaklaşık 20

Genel Müdürlüğe verildiği tarih: 26.10.2004

Dramaturgi raporunun düzenlendiği tarih: 15.12.2004

II/içeriğe ilişkin öğeler:

Oyun Kurtuluş Savaşı yıllarında, Kuvayi Milliye için çalışan bir grubun, seksen küsur yıl sonra bir anlamda “yeniden doğuş”larını ve savaşı bıraktıkları yerden yeniden sürdürmelerini anlatır. Düşman geçmişte işgal güçleri, şimdi ise Avrupa Ekonomik Topluluğu’dur.

Oyun tematik olarak “vatanı satın alanlara ve işbirlikçilerine karşı savaşmalıyız” görüşünü savunmaktadır.

Dramatik olay gerçeküstü bir trükle yeniden canlanan Celal Bey’in ve sevgilisi Makbule’nin; Karen Fogg’un e-maillerine ulaşarak ülkenin iç işlerine nasıl karışıldığını keşfetmeleri ve buna karşı mücadele vermeleri biçiminde gelişir.

III/Biçime ilişkin öğeler:

Özet:

Oyun 1919 yılında, işgal İstanbul’unda, İngiliz Muhipler Cemiyeti reisi Sait Molla’nın evinde başlar. Sait Molla bir fahişe çağırmıştır, onunla yalnız kalmak için hizmetçisi Hasan’ı dışarı yollar. Ama fahişe aslında Makbule adında bir komitacı, Hasan ise Kuvayi Milliye subayı Celal’dir (ve birbirlerini sevmektedirler). Sait Molla saf dışı edilip gizli belgelerine ulaşılır. (Rahip Frew’ya yazılan işbirlikçi mektuplar). Celal’in Makbule’ye yazdığı mektuptan, gizli belgeleri Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa’ya bizzat teslim ettiğini öğreniriz. Mustafa Kemal kongrede bu belgeleri açıklar. Yeni sahne 1921 yılında Polatlı’da açılır. (27. Topçu Fırkası Komutanı Miralay) Celal, sıradan asker giysileri içinde (Çanakkale şehidi ırgat Memet’in oğlu 12 yaşındaki) Memet’in kahvesine girer. Memet biraz palavracıdır, Mustafa Kemal’le tanıştığınığ söyleyerek övünür. Ama bir süre sonra içeri Mustafa Kemal girer. Celal’in askerlerini ve techizatını geri çektiğini ve bu nedenle tebdil kıyafet içinde olduğunu anlarız. Memet ise yalanı ortaya çıkmış olduğu için utanmış ve üzülmüştür. Celal beyi bu kez Sakarya cephesinde, Ateş İdare Merkezi’nde görürüz. Fırkası köşeye sıkışmış durumdadır. Celal herkesi zorla geri hatlara yollar, kendi ise ilişkiyi kurmak için telefonun başında kalır. Fırka kurtulur ama Celal Bey kurtulamaz.

Yazar bu noktada bize bir şaşırtmaca vererek, sahneye Yunan ve Türk askerlerinin sıcak çatışmasını çıkarır. Ama kısa sürede bunun “Polatlı’nın düşman işgalinin seksenbirinci yıldönümü törenleri” olduğunu, çatışmanın ise temsili olduğunu anlarız. Anlatıcı bize bu temsili olaya katılan, hepsi doksan yaşın üzerinde İstiklal Savaşı gazilerini tanıtır. İlk tanıttığı, Polatlı’da 1921’de kahve işletirken gördüğümüz Memet’tir ve şimdi 95 yaşındadır. (Oyundaki şimdiki zaman 2002’dir). Diğerleri ise Satılmış ve Ramazan’dır. Bu arada Anlatıcı, seyirciye bu zaman aşımını anlatırken yazarın isteğini de aktarır: Seyircilere: “2083 yılında yaşıyorsunuz ve tiyatrodasınız, şu anda seyretmekte olduğunuz oyunu seyrediyorsunuz” denilir.

Üç “İstiklal Savaşıgazisi” aralarında çocuk gibi şakalaşırlar. Bu arada Satılmış bir gazete haberini farkeder ve arkadaşlarına okur: “Polatlı’da bir Frig höyüğünde mumyalaşmış bir ceset bulundu. Ceset hastanenin morguna kaldırıldı.” Haberde yer alan fotoğrafa bakan Memet, arkadaşlarına “Kalkın, Polatlı Devlet Hastanesi’ne gidiyoruz,” der.

Yeni sahne Memet’in evinde açılır. Gecenin bir yarısında eve gelen Memet’i (1921’deki Makbule’nin torununun çocuğu olduğunu anlayacağımız ve bilgisayar mühendisliği okuyan) Makbule karşılar. TV izlerken Polatlı Devlet Hastanesi’nden, mumyalaşmış cesedin, kimliği belirsiz kişilerce kaçırıldığını öğreniriz.

İki gün sonra İstiklal Savaşı Gazileri Derneği’nde Memet, Satılmış, ve Ramazan toplantı yapıyorlar. Mumyayı kaçırdıklarını, bunun Miralay Celal olduğunu ve adamcağızın yaşadığını öğreniriz. İçeri giren Makbule onlardan kuşkulanır. Birden içeri koşarak Celal Bey girer. İlk duyduklarımız cephede onu son gördüğümüz an yarım kalan sözleridir. Bu arada Makbule’yi (tabii büyük ninesi sanarak) tanır. Bunun üzerine Makbule bayılır. Birinci perdenin sonu.

İkinci perdenin başında Celal beyin günümüze ayak uydurma çabaları anlatılır. Celal evden yalnız çıkarak bir fast food dükkanına giderek (Dc Ronald’s), zamandışı istekleriyle ortalığı birbirine katar. Karakola düşer, gazetelerde adı “deli” olarak geçer. Makbule gidip onu kurtarır. Eve gelen Celal Bey, Türkiye’deki “Avrupalı”laşma heveslerini eleştirir. Gidişata dur denilmelidir. İstiklal Savaşı Gazileri Derneğinde toplanırlar. Celal manifestoyu okur: Cumhuriyet sahipsiz değildir ve gün bağımsızlık meşalesini yakmanın günüdür! Kongre ve sonuçlarını basına yansıtırlar. Ama olay gazetelere bir grup meczupun girişimi olarak yansır. Bu duruma çıkar yol bulabilmek için düşünürlerken, Celal Bey Avrupa Birliği Türkiye Temsilcisi’nin faaliyetlerini (Makbule hemen adını dile getirir: Karen Fogg) açığa vurmanın gerekliliğini vurgular. Makbule bilgisayar eğitimi sayesinde Fogg’un e-maillerine ulaşır. Bunlar incelenince, Fogg’la işbirliği yapanlar ortaya çıkar. Yazışmalar vatanın satıldığını göstermektedir. Celal, bir ay sonraki Pirinç Han randevusuna gider. Kendisi gibi randevuya gelen biri daha vardır: Ali Kemal. O da (Celal’in, Miralay Celal’in torunu olduğunu söylemesi gibi) Yüzbaşı Ali Kemal’in torunudur. Celal Bey ona Karen Fogg’un yazışmalarını ele geçirdiklerini açıklar. Disketi Ali Kemal’e verir. Emin bir yere gitmek üzere sahneyi terkederler.

Sahne aydınlandığında Celal’in bir sandalyeye bağlandığını görür, Ali Kemal’in de aslında Sait Molla’nın torunu olduğunu öğreniriz. Morgdan kaçırıldığından beri onun peşindedirler.: “Avrupa Birliği Bütünleşme ve İşbirliği Vakfı” olarak. Celal onun elinden kurtulursa da, Ali Kemal silahını çekerek yeniden duruma hakim olur. Ama içeri giren Makbule Ali Kemal’i bayıltarak Celal’i kurtarır. Celal ve Makbule kaçarlarken, birbirlerine aşklarını ilan ederler. İki sevgili bir sonraki sahnede gaziler eşliğinde evlenirler. Törene katılan TV ekibiyle yaptığı konuşmalardan Celal’in Fogg’un yazışmalarını basına açıkladığını, bu nedenle büyük bir hayran kitlesi edindiğini öğreniriz. Açıklamaları sonucu aleyhinde dava açılmıştır ve soruşturma sürmektedir. Oyun burada biter.

Düşünceler:

Oyunun önemli açmazları var. Bunlardan en önemlisi inandırıcılığının olmaması. Seksenbir yıl öncesinden (ki gerçek zaman habire ilerlediğinden oyun bugün oynansa bu seksen üç olacak) gelen Miralay, 95 yaşın üzerindeki gaziler... Hani bunu bir fantezi, bir absürd olarak düşünsek derken... İkinci perdedeki olaylar o kadar gerçek, o kadar güncel ki... Bu iki olgunun yanyana, içiçe olması oyunun en önemli zaaflarından.

Oyunun çok yakın tarihte yaşanmış (gerçek kahramanları da adıyla sanıyla belli) bir olayın (Karen Fogg olayı) üzerine kurulmuş olması, birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Yazarın kahramanları, hepimizin tanıdığı güncel kişilerle özdeşleşiyor ister istemez. Bu tiyatro sanatına uygun bir olgu değil. Ayrıntılarını bildiğimiz bir olayın, yazarın kurduğu biçimde geliştiğini öğrenmek de (en azından oyun gerçeğinde) kolay kabul edilecek birşe değil. Bunu bir fantezi olarak almak mümkün mü? Niye alınsın ki? Hepsini zaten yaşadık. Ayrıca Fogg olayı şöyle ya da böyle yaşandı ve geride kaldı. Bu kadar güncel olgular üzerine drama kurmak kanımca pek olanaklı değil..

Oyunun savunduğu tez ise çok tek taraflı. Bugün Avrupa Birliği’ne girmeyi istemek doğru ve yanlış yanlarıyla tartışılmakta. Bırakın bu işten bireysel, sınıfsal çıkarları yönünde sonuçlar elde etmeye çalışanları; Türkiye’nin aydınları da farklı farklı düşünüyor. Oyun, Avrupa Birliği olan herkesi “işbirlikçi” olarak niteliyor. Düşünsel açıdan olayın bu kadar berrak, safların açıkça belirlenmiş olduğunu hiç sanmıyorum. Evet, Tükiye’de bugün Avrupa Birliği’ne külliyen karşı olan bazı kesimler vardır. Bunları, “sağ ve soldaki ‘milliyetçi’ yaklaşımlar olarak niteleyenler de olabilir, “ulusal ruha sahip çıkanlar” diye değerlendirenler de... Ama şöyle ya da böyle, Ulusal Kurtuluş Savaşı ile, bu kesimin yaklaşımlarını aynı kefeye koyanın (kendileri dışında) pek çıkmayacağını düşünüyorum. Böyle bir durumda, bir tiyatro metni de yazarın savunduğu düşünceleri bu kadar açık, kalın hatlarla ortaya koymamalıdır. Seyircinin herhangi bir konuda kendine özgü bir düşünceye ulaşması için biraz daha özgür bırakılması gerektiği kanısındayım.

Ayrıca yazarın kendi tezine de pek doğru bir yerden baktığına inanmıyorum. Ulusal Kurtuluş Savaşı güçlerinin ne kadarı “Avrupa Birliği” düşüncesine karşı çıkardı acaba? Karşı çıkmamız gereken şey “onursuz ilişki” olmasın? Ama oyun külliyen Avrupa Birliği düşüncesine karşı. Ayrıca yazar bu işi savunmayı, biraz da komedi havasında, seksen yıldır mumya halinde kalmış bir “geri kafalı” ile 95’ini geçmiş üç ihtiyara bırakıyor. Her “kurtuluş” aynı kurtuluş mu? Mesele bu kadar basit, cevap bu kadar belirli mi acaba?

IV. Nesnel Değerlendirme (Sonuç)

Oyun teknik açıdan oynanabilir, ama yukarda belirttiğim zaafları yüzünden problem taşımakta.

Gökhan Akçura

__________________________________________________________________

Rapor, bu. Şimdi, bakalım...

Öncelikle; “GERİ KAFALI HERİF”, sayın Gökhan Akçura’nın raporunda bildirdiği gibi 60 sayfa değil, 61 sayfadır. Küçük bir ayrıntı ama derler ya; “Şeytan ayrıntıda gizlidir”. İlerde bazı küçük ayrıntılıklar da var çünkü. Ayrıca bu türden atlamalar, oyunun ne kadar dikkatle okunduğunu da gösteriyor.

____________________________________________________II/içeriğe ilişkin öğeler:

Oyun Kurtuluş Savaşı yıllarında, Kuvayi Milliye için çalışan bir grubun, seksen küsur yıl sonra bir anlamda “yeniden doğuş”larını ve savaşı bıraktıkları yerden yeniden sürdürmelerini anlatır. Düşman geçmişte işgal güçleri, şimdi ise Avrupa Ekonomik Topluluğu’dur.

Oyun tematik olarak “vatanı satın alanlara ve işbirlikçilerine karşı savaşmalıyız” görüşünü savunmaktadır.

Dramatik olay gerçeküstü bir trükle yeniden canlanan Celal Bey’in ve sevgilisi Makbule’nin; Karen Fogg’un e-maillerine ulaşarak ülkenin iç işlerine nasıl karışıldığını keşfetmeleri ve buna karşı mücadele vermeleri biçiminde gelişir.

___________________________________________________

Ortada bir “keşif” yoktur. Türkiye, Osmanlı’nın son günlerindeki gibi bir “sömürge” görüntüsü vermektedir. Celal Bey ve Makbule, bu duruma karşı mücadele verirler. Bu mücadeleye ivme kazandırmak ve halkı da mücadeleye katmak için, Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal gerçekliği tamamen açığa vuracak bir kanıt peşindedirler. İşte, Karen Fogg’un e-mailleri, aradıkları kanıttır. Celal Bey’in Türkiye’nin durumu hakkındaki kararı, Karen Fogg’un e-maillerine ulaşmadan önce de oluşmuştur zaten... Küçük ama bir ayrıntı gibi görünse de; iki ifade arasında fark var. Doğru olan, benim ifadem.

___________________________________________________

III/Biçime ilişkin öğeler:

Özet:

Oyun 1919 yılında, işgal İstanbul’unda, İngiliz Muhipler Cemiyeti reisi Sait Molla’nın evinde başlar. Sait Molla bir fahişe çağırmıştır, onunla yalnız kalmak için hizmetçisi Hasan’ı dışarı yollar.

___________________________________________________

Sait Molla “bir fahişe çağırmış” değildir. Dışarda bir fahişeyle yemiş içmiş, gezmiş tozmuş, sonra da ikisi birlikite Sait Molla’nın evine gelmişlerdir. Eve birlikte girerler. Oyun böyle başlar. Hani şimdi, “n’olmuş yani? Ha eve çağırmış, ha eve birlikte gelmişler, ne fark eder?..” denecek olursa; olmaz. Böyle küçük küçük, ayrıntıdaki sapmaların/saptırmaların sonunda nereye varacağı belli olmaz. Bir bakmışsınız, sonunda, farkında bile olmadan, kocaman, sapmış/saptırılmış/sapıtmış bir değerlendirmeyle karşı karşıya kalmışsınız...

_________________________________________________

Ama fahişe aslında Makbule adında bir komitacı, Hasan ise Kuvayi Milliye subayı Celal’dir (ve birbirlerini sevmektedirler).

____________________________________________________

“Komitacı” terimi sayın Gökhan Akçura’ya aittir. Oyunda, Makbule Hanım ve Celal Bey’in, Kuvayı Milliye’nin istihbarat örgütü olan “Karakol Cemiyeti” içinde görev yaptıkları açıkça belirtilir. “Komitacı” terimi, Makbule Hanım ve Celal Bey’in örgüt ve eylem yapısını genel olarak tanımlayabilir; ama, oyun içindeki özel durumlarını, kişilik yapılarını anlamak ve değerlendirmek için, onların “Karakol Cemiyeti” içinde yer aldıklarını ve eylemlerini bu örgütsel yapı içinde gerçekleştirdiklerini bilmek gerekir. Sayın Gökhan Akçura’nın da raporunda bunu bildirmesi gerekirdi. Yani Makbule Hanım “komitacı”, Celal Bey “Kuvayı Milliye subayı” değildir. Her ikisi de “Karakol Cemiyeti” içinde görev yapan, Kuvayı Milliye içinde yer alan insanlardır. Yanısıra, Celal Bey “subay”dır.

____________________________________________________

Sait Molla saf dışı edilip gizli belgelerine ulaşılır. (Rahip Frew’ya yazılan işbirlikçi mektuplar). Celal’in Makbule’ye yazdığı mektuptan, gizli belgeleri Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa’ya bizzat teslim ettiğini öğreniriz. Mustafa Kemal kongrede bu belgeleri açıklar.

____________________________________________________

Mustafa Kemal bu belgeleri kongrede açıklamaz. Tam tersine, bu belgelerin kamuoyuna açıklanmasını stratejik nedenlerle, ileriki bir zamana bırakır. Ve bunu, “Komutanlar toplantısında”, yalnızca birkaç üst düzey komutana bildirir. Sayın Gökhan Akçura “Komutanlar Toplantısı” ile “Kongre”yi aynı şey sanmış. Hadi bunu yanlış anlamış da, Mustafa Kemal’in oyundaki repliklerini de mi okumamış? Mustafa Kemal Sait Molla’nın gizli belgelerini açıklıyor değil: açıklamıyor! Oyunun 10 ve 11. sayfalarından alıntı:

(...)

ANLATICI: (Seyircilere.) Mektupta yazılanları size okumak zorundayım. Bunu terbiyesizlik saymayın. Kimsenin özel hayatını kurcalamak niyetinde değilim. Ancak, oyunun devam edebilmesi için mektupta yazılanları sizin de bilmeniz gerekiyor. (Celal Bey'in omuzu üzerinden uzanarak, yazılanları seyircilere okur.)

"Gözümün nuru Makbule'm...

İstanbul'dan ayrıldıktan sonra, vapurla Canik'e, oradan da kâh at sırtında, kâh kağnı üzerinde, bazan da yaya olarak yol almak suretiyle, Sivas'a vasıl oldum. Sivas'a Erzurum'dan gelmiş ve burada da bir kongre toplamış bulunan Mustafa Kemal Paşa'nın ziyade iltifatlarına mazhar olmak bahtiyarlığına eriştim. Sait Molla alçağının ihanet vesikalarını Mustafa Kemal Paşa'ya bizzat takdim ettim... O da bu vesikaları komutanlara açıkladı...

(Celal Bey ve Anlatıcı’nın olduğu alan karırken, M. Kemal’in ve komutanların bulunduğu alan aydınlanır.)

M. KEMAL: Efendiler!.. İngiliz Muhipler Cemiyeti Reisi Sait Molla'nın, Mister Frew'ya gönderdiği mektuplar elimizdedir ve tarafımızca okunmuştur. Mektuplar, Sait Molla'nın evinden ve mektup müsveddelerinin yazılı bulunduğu bir defterden, olduğu gibi kopya edilmiştir. Mektupların elimize geçtiğini anlayan Sait Molla, imtiyaz sahibi olduğu "Yeni İstanbul" gazetesinin 8 Teşrinisani 1919...

ANLATICI: 8 Kasım 1919...

M. KEMAL: ...tarihli sayısında, bu mektuplardan söz açarak uzun ve sert bir dille yazılmış bir yalanlama yayımlamış olsa da, hakikatin inkarı mümkün değildir. Şimdilik, bu ihanet vesikalarından yalnızca sizleri haberdar etmeyi ve Dersaadet'teki arkadaşlarımızın takibatlarında müşkülata düşmemelerini temin maksadıyla, alenen neşredilmesi hususunun zamana terkini münasip görüyorum. Ancak hiç şüphe edilmemelidir ki, Türk milletinin bu kabil vatan hainlerinden er ya da geç hesap sorma hakkı mahfuzdur!

(...)

____________________________________________________

Yeni sahne 1921 yılında Polatlı’da açılır. (27. Topçu Fırkası Komutanı Miralay) Celal, sıradan asker giysileri içinde (Çanakkale şehidi ırgat Memet’in oğlu 12 yaşındaki) Memet’in kahvesine girer.

____________________________________________________

“GERİ KAFALI HERİF”in raporunu yazarken, Sayın Gökhan Akçura’nın canı biraz sıkkınmış galiba. Belki de yoğun geçmiş bir günün akşamıydı, yorgundu. “Celal, sıradan asker giysileri içinde...” Böyle bir tanım oyunda yok. Celal, subay olduğu halde, er giysileri giymiş durumda. Oyunun 12. sayfasında şu parantez içi açıklama var:

(...)

“(Celal Bey, oyun alanına girer. Üzerinde er giysisi. Yorgun, bitkin.)”

(...)

“Sıradan asker” deyimi, geçiştirici, oyunun içeriğindeki ayrıntıları “sıradanlaştıran” bir yaklaşıma işaret ediyor. Neden böyle geçiştiriyor sayın Gökhan Akçura? Canı sıkıldıysa, yazmaya biraz ara versin, sonra devam etsin. Öyle canının istediği gibi kesip biçerek rapor yazmaya hakkı yok. “Yahu, ne fark eder? Ha Ali Veli, ha Veli Ali...” diyenler varsa; demesinler lütfen. Şeytan ayrıntıda gizli.

____________________________________________________

Memet biraz palavracıdır, Mustafa Kemal’le tanıştığını söyleyerek övünür. Ama bir süre sonra içeri Mustafa Kemal girer. Celal’in askerlerini ve techizatını geri çektiğini ve bu nedenle tebdil kıyafet içinde olduğunu anlarız.

____________________________________________________

“Tebdil kıyafet” deyimi de bir sıradanlaştırma ve geçiştirmedir. Durum, 4. Murat’ın “tebdil kıyafet” halkın arasına karışmasıyla aynı mıdır? Değildir. Ayrıntılar önemli.

____________________________________________________

Memet ise yalanı ortaya çıkmış olduğu için utanmış ve üzülmüştür.

____________________________________________________

Aslında, Memet ve Celal Bey arasındaki konuşmanın anlamı, ortaya çıkan yalan yüzünden utanmanın, üzülmenin üzerindedir. Orada daha önemli bir taraf var. Ama, bu “ayrıntı” da sayın Gökhan Akçura’nın gözünden kaçmış ya da öemsememiş. Sayfa 17:

(...)

MEMET: İşin doğrusunu demek lâzım gelirse, benim gafam pek çalışmaz. Yalanın da bini bir para, gördün işte kendi gözünlen.

CELAL BEY: Sen yalan söylemiyorsun ki?

MEMET: Ne yapıyom peki?

CELAL BEY: Hayal kuruyorsun. Mustafa Kemal Paşa’yı görmemiştin ama görmeyi çok istiyordun. O yüzden de, hayal ettin. Bu kötü birşey değil. Artık O’nu tanıyorsun. Şimdi, savaştan sonrasını hayal et. Buna ihtiyacımız var. Yollar hayal et. Trenler, okul... Oğretmen...

MEMET: İneklerle goyunlar için ayrı ayrı evler...

CELAL BEY: Traktör, barajlar...

MEMET: Ekilmiş tarlalar, altın gibi buğday başakları...

(...)

____________________________________________________

Celal beyi bu kez Sakarya cephesinde, Ateş İdare Merkezi’nde görürüz. Fırkası köşeye sıkışmış durumdadır. Celal herkesi zorla geri hatlara yollar, kendi ise ilişkiyi kurmak için telefonun başında kalır. Fırka kurtulur ama Celal Bey kurtulamaz.

Yazar bu noktada bize bir şaşırtmaca vererek, sahneye Yunan ve Türk askerlerinin sıcak çatışmasını çıkarır. Ama kısa sürede bunun “Polatlı’nın düşman işgalinin seksenbirinci yıldönümü törenleri” olduğunu, çatışmanın ise temsili olduğunu anlarız.

____________________________________________________

“Polatlı’nın düşman işgalinin seksenbirinci yıldönümü törenleri” olduğunu anlamayız canım, “Polatlı’nın düşman işgalinden kurtuluşunun seksenbirinci yıldönümü kutlamaları” olduğunu anlarız. Polatlılılar deli mi, işgal edildikleri için tören yapacak değil ya! Oyunun 22. sayfasından alıntı:

(...)

SPİKER: Evet sayın seyirciler, Polatlı'nın düşman işgalinden kurtarılmasının seksenbirinci yıldönümü törenlerle kutlanıyor. Görüntülerimize yansıdığı gibi, temsili Türk kuvvetleri, Yunan ordusuyla savaşıyor...

(Temsili Türk askerleri, temsili Yunan askerlerini öldürür. Sağ kalan Yunan askerleri teslim olur. Seyirci kalabalığı, gazileri alkışlayarak, girer; ellerinde, üzerinde “Sakarya Zaferi Kutlaması ve Gordion Şenliği/13-18 Eylül” yazılı bir pankart.)

(...)

____________________________________________________

Anlatıcı bize bu temsili olaya katılan, hepsi doksan yaşın üzerinde İstiklal Savaşı gazilerini tanıtır. İlk tanıttığı, Polatlı’da 1921’de kahve işletirken gördüğümüz Memet’tir ve şimdi 95 yaşındadır. (Oyundaki şimdiki zaman 2002’dir). Diğerleri ise Satılmış ve Ramazan’dır. Bu arada Anlatıcı, seyirciye bu zaman aşımını anlatırken yazarın isteğini de aktarır: Seyircilere: “2083 yılında yaşıyorsunuz ve tiyatrodasınız, şu anda seyretmekte olduğunuz oyunu seyrediyorsunuz” denilir.

____________________________________________________

Burası önemli. Oyunun anlaşılması, yazarın kurgusu ve bunu yapmaktaki amacı bakımından önemli. Geçiştirilecek yerde, oyundan alıntı yapılabilirdi. Sayın Gökhan Akçura yapmamış, ben yapayım. Oyunun 23 ve 24. sayfalarından:

(...)

ANLATICI: (...) (İç cebinden katlanmış bir kâğıt çıkarır. Açar.) Oyunun yazarından, siz sayın seyircilere bir not var. Oyunun tam burasında okumam gerekiyor. Elçiye zeval olmaz, mecburen ve aynen okuyorum:

"Sayın seyirciler... Oyun bu aşamada, 1921'den, 2002'ye atlamış bulunuyor. Tam 81 yıl. 2002'yi yorumlamak için, hiç değilse bu kadar zaman ileri gitmek ve oradan bakmak gerekmez mi? Bu kadar beklemeye tahammülünüz olmadığını biliyorum. Bunun için, size bir çözüm öneriyorum. Oyuncular zaman içinde nasıl bir çırpıda 81 yıl atladılarsa, siz de aynı işi oturduğunuz koltuklarda yapın. Rolünüzü bildiriyorum: "Seyirci". 2083 yılında yaşıyorsunuz ve tiyatrodasınız. Şu anda seyretmekte olduğunuz oyunu seyrediyorsunuz."

(...)

Yazar, nasıl ki bir fantezi yaratıp, oyunda 81 yıllık bir atlama yaratıyor; seyirciyi de bulunduğu tarihten 81 yıl ileri taşıyarak, aradaki mesafeyi korumak gibi estetik bir uzaklık yaratmak istiyor. Hem içinde bulunulan “an”ı yaşamak/yaşatmak, hem de 81 yıl öteden (miş gibi), içinde yaşanılan “an”a eleştirel bir bakış yaratmak için. Bu eleştirel yaklaşım ile de, oyunda işlenen düşünce doğrultusunda toplumsal, düşünsel ve estetik bir ortaklık yaratmayı hedefliyor. Celal Bey’in 81 yıl öncesinden kopup gelmesini inandırıcı bulmayan sayın Gökhan Akçura’nın, seyircinin 81 yıl sonrasına gönderilmesine neden hiç ses çıkarmadığını da anlayabilmiş değilim. İkisi, aynı estetik yaklaşımın ürünü oysa.

____________________________________________________

Üç “İstiklal Savaşıgazisi” aralarında çocuk gibi şakalaşırlar.

____________________________________________________

Evet, çocuk gibi şakalaşırlar. Ama bu arada gazilerin günümüzdeki ekonomik ve sosyal durumu da sergilenir ve kendilerine reva görülen davranış vurgulanır. Bu manzara, Kurtuluş Savaşı’nın bugün bir müsamereye; gazilerin de birer folklorik ögeye indirgendiğinin göstergesidir. Oyunun bütünü içinde bunun önemi vardır. Oyunun 25. sayfasından:

(...)

RAMAZAN: Kaç para verdiler Memet?

MEMET: Verdiler... (Memet, cebinden kağıt para çıkarıp, gösterir.)

SATILMIŞ: (Parayı alı, sayar.) Hepsi bu gadarcık mı?

MEMET: Bu gadarcık ya!

RAMAZAN: Belediye Başkanı da pintinin tekiymiş.

MEMET: Öyle emme ne yapcan? Belediye Başkanı'yla oturup pazarlık edilmez ki? "Ulan, şimdi senin tiyatro gibi seyrettiğin şeyin hakikisini yaşadık biz, insaf et lavuk" mu diyeydim? Elbisemi sıyırıp da sırtımdaki, bacağımdaki kurşun yaralarını mı göstereydim? (Madalyasını gösterir.) Herif şu madalyadan utanmıyorsa ben ne diyeyim?

RAMAZAN: Götümüzü patlatıyoz emme, gine de avucumuzu yalıyoz. Hakiki savaşta bu kadar kurtarmadık şu vatanı, gine de kazandığımız yetmiyo. Şu külüstür minibüsün benzin parasını çıkarıyoz anca.

(...)

____________________________________________________

Bu arada Satılmış bir gazete haberini farkeder ve arkadaşlarına okur: “Polatlı’da bir Frig höyüğünde mumyalaşmış bir ceset bulundu. Ceset hastanenin morguna kaldırıldı.” Haberde yer alan fotoğrafa bakan Memet, arkadaşlarına “Kalkın, Polatlı Devlet Hastanesi’ne gidiyoruz,” der.

____________________________________________________

Gazetedeki yazı, sayın Gökhan Akçura’nın tırnak içinde yazdığı gibi değildir. Tırnak içinde yazılınca, sanki alıntı gibi duruyor. Alıntı değil. “Olayın özünü kısaca vermeye çalışan” bir yaklaşım diye batacak olursak da; yetersiz. Oyunun 26. sayfasından:

(...)

SATILMIŞ: (Kalın camlı gözlüğünü takar. Gazete sayfasını eline alır. Okur.) "Dün Ankara'nın Polatlı ilçesi yakınlarındaki bir Firig höyüğünde kazı yapan arkeyoloji gurubunun bulduğu mumyalaşmış ceset, gorunmasını sağlamak amacıyla Polatlı Devlet Hastanesi'nin morguna galdırıldı. Mezar odasının içinde gayet iyi gorunmuş durumda bulunan mumyanın incelenmesine en gısa zamanda başlanacağı bildirildi..." Na, şurda da mumyanın fotoğrafı var.

MEMET: (Fotoğrafa bakar.) Satılmış!

SATILMIŞ: Ne?

MEMET: Bana acık para ver.

SATILMIŞ: (Memet’e para verir.) Ne yapıcen?

MEMET: (Ayağa kalkar.) Ben gidiyom.

SATILMIŞ: Nereye? Ne bok yemeğe? Gafayı mı yedin?

MEMET: Anlatmaya galksam anlatamam, anlamaya galksanız anlamazsınız. İyisi mi, boşverin. Sonra gelirim ben. Siz basın gidin Ankara'ya.

RAMAZAN: Ayrı gayrı olmaz.

MEMET: Düşünüyom da, benimki yüzde doksandokuz delilik...

SATILMIŞ: Biz akıllı mıyız sanki be? Nereye gidiyoz?

MEMET: Devlet Hastanesi'ne!

RAMAZAN: Nereye?

MEMET: (Ramazan’ın kulağına doğru bağırarak.) Polatlı Devlet Hastanesi’ne!

(...)

Yukardaki alıntıdan da görüldüğü gibi; “Haberde yer alan fotoğrafa bakan Memet, arkadaşlarına ‘Kalkın, Polatlı Devlet Hastanesi’ne gidiyoruz,’...” filan demez. Ben yalap şap yazmadım. Raporda yazılacaksa, doğru dürüst yazılmalı. Alıntı yapılmalı, bu bir yöntem.

____________________________________________________

Yeni sahne Memet’in evinde açılır. Gecenin bir yarısında eve gelen Memet’i (1921’deki Makbule’nin torununun çocuğu olduğunu anlayacağımız ve bilgisayar mühendisliği okuyan) Makbule karşılar. TV izlerken Polatlı Devlet Hastanesi’nden, mumyalaşmış cesedin, kimliği belirsiz kişilerce kaçırıldığını öğreniriz.

İki gün sonra İstiklal Savaşı Gazileri Derneği’nde Memet, Satılmış, ve Ramazan toplantı yapıyorlar. Mumyayı kaçırdıklarını, bunun Miralay Celal olduğunu ve adamcağızın yaşadığını öğreniriz.

____________________________________________________

“Adamcağız...” Neden “cağız” acaba? Sayın Gökhan Akçura, Celal Bey’e karşı bir acıma ya da bir küçümseme mi duyuyor? “Cağız”, buna işaret eder ancak. İki yaklaşım da, bir dramaturga yakışmıyor.

____________________________________________________

İçeri giren Makbule onlardan kuşkulanır. Birden içeri koşarak Celal Bey girer. İlk duyduklarımız cephede onu son gördüğümüz an yarım kalan sözleridir. Bu arada Makbule’yi (tabii büyük ninesi sanarak) tanır. Bunun üzerine Makbule bayılır.

____________________________________________________

Makbule, “bunun üzerine” bayılmaz. Aksiyonun o anında, okuduğu gazete haberinde tarif edilen; “mumya”yı hastaneden kaçıran kişilerin Memet, Satılmış ve Ramazan olduğunu kavrar. Ve Celal Bey’in ani gelişiyle de, Makbule’nin eğlenerek okuduğu gazete haberi, bir anda gerçeklik kazanır. Makbule, yaşadığı bu şok nedeniyle bayılır. Oyunun 30 ve 31. sayfalarından:

(...)

MAKBULE: (Çantasından katlanmış gazete çıkarır.) Gazetede bir haber okudum da, ağızım açık kaldı. (Gazeteyi açar.) Şu habere bir bakar mısınız?.. (Okur.) "Önceki gün Ankara'nın Polatlı ilçesi yakınlarındaki bir Frig höyüğünde kazı yapan arkeoloji grubunun bulduğu ve korunmasını sağlamak amacıyla Polatlı Devlet Hastanesi'nin morguna kaldırılan mumyalaşmış cesetin, kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırıldığı bildirildi. Bir görgü tanığı, mumyanın asker üniforması giymiş, yaş ortalamaları seksen ya da doksan olan üç kişi tarafından kaçırıldığını gözleriyle gördüğünü söyledi." (Güler.) Düşünebiliyor musunuz, diyelim ki siz... (Parmağıyla göstererek sayar.) ...Bir, iki, üç kişisiniz. Diyelim ki siz, bir araya geliyorsunuz, asker üniformalarınızı giyip... Hani sizin de var ya, işte o üniformaları giyip, hastaneden mumya kaçırıyorsunuz. Mumya palavarası ayrı bir komedi, beş tane asker üniformalı ihtiyarın o palavradan mumyayı hastaneden kaçırması apayrı bir komedi. (Güler.) İnsan neye inanacağını şaşırıyor... Asker üniforması giymiş beş ihtiyar... (Gülerek.) Sizin gibi... (Satılmış'a bakarak.) Bir... (Ramazan'a bakarak.) İki... (Gülmesi dudaklarında donar. Memet'ye bakarak.) Üç!..

CELAL BEY: (Koşarak, telaş içinde, oyun alanına girer.) 3. Süvari Fırkası! Öncelikle, 3. Süvari Fırkası'na yardımcı olacak topçu desteğini sağlamalıyız. Onların vaziyeti daha vahim! Ancak onları sağlama aldıktan sonra kendimizi düşünebiliriz. (Ramazan'a) O tarafa yakın olarak hangi kuvvet var? Ne diye bön bön bakıyorsun asker? Halil Bey ve fırkası yok mu o cenahta? Derhal temas kurun. Vazifenizin başına! (Makbule'yi görür. Şaşkın, sevinçli.) Makbule! Sen!.. Sen, burada!.. (Düşer, bayılır.)

MAKBULE: Beni tanıyor! Adımı biliyor! (Düşer, bayılır.)

(Herkes şaşkın, donakalmıştır. Oyun alanı kararır.)

(...)

____________________________________________________

Birinci perdenin sonu.

İkinci perdenin başında Celal beyin günümüze ayak uydurma çabaları anlatılır.

____________________________________________________

Evet, anlatılır. Seyirciyi yeni duruma alıştıracak, “inandıracak” sergileme yapılır...

____________________________________________________

Celal evden yalnız çıkarak bir fast food dükkanına giderek (Dc Ronald’s), zamandışı istekleriyle ortalığı birbirine katar.

____________________________________________________

...Öyle pat diye birden bire fast food dükkanına gitmez. Oraya gidişinin bir çelişki yaratacağı ve bu çelişkinin bir çatışmaya dönüşebileceği yönelişi, ortaya konur. Örneğin; İçinde bulunduğu zamanı idrak etmesi –diğer oyun kişileri tarafından- sağlanır. Celal Bey’in 1900’lerdeki yaşantısına ait bazı evraklar, Memet tarafından kendisine teslim edilir. 2002 Makbule’sinin, 1900’lerdeki Makbule olmadığı anlatılır. Ve en önemlisi, Celal Bey’in hâlâ eski görev anlayaşına, inancına ve disiplinine bağlı olduğu sergilenir. Celal Bey kendine gelir gelmez, Pirinç Han’daki periyodik buluşmaya gitmesi gerektiğini açıklar ve gider. Makbule O’na bu konuda yardımcı olur. İstihbaratçı kimliği ve mücadeleci kişiliği, Kuvayı Milliye’ye olan aitlik duygusunun dipdiri olduğu vurgulanır. Celal Bey, böyle bir kişiliktir. Makbule ile aralarında oluşacak olan aşkın işaretlerini de bu sırada görürüz. Pirinç Han’a ancak üçüncü gidişinden sonra fast food olayı gerçekleşir... Şeytan ayrıntıda gizlidir. Bunlar da ayrıntı sayılırsa!

Celal Bey’in istekleri zamandışı olmaktan çok; fast food kültürüne aykırıdır. Burada iki kültürün çatışması sergilenir. Bu çatışma, oyunun asal çatışmasının alt düzlemde sergilenmesidir. Bu durum içinde, Celal Bey, doğal olarak kendi kimliğini ve kişiliğini sergiler. Orada bulunan kişilerden aldığı yanıt, “geri kafalı”lığının dolaylı olarak ilk defa yüzüne vurulması sonucunu doğurur. Sayfa 41:

(...)

CELAL BEY: Bana adıyla, sanıyla, Miralay Celal derler! Kuvayı Milliye’nin zabitiyim ben! Polatlı’da koca Yunan ordusunu katmışım önüme, senin gibi bir zibididen mi çekineceğim?

BİR MÜŞTERİ: Hamaset yapma ulan!

CELAL BEY: Hakikat sana hamaset geliyorsa, bu senin hakikatin dışında kalmış olmaklığındandır, efendi!

(...)

____________________________________________________

Karakola düşer, gazetelerde adı “deli” olarak geçer. Makbule gidip onu kurtarır. Eve gelen Celal Bey, Türkiye’deki “Avrupalı”laşma heveslerini eleştirir.

____________________________________________________

Ama nasıl? Önemli değil mi? Sayfa 44:

(...)

CELAL BEY: (Uykuda gibi.) ...Onca yıl toprağın altında bir garip uykuya yatmışım... Gözümü açıp, uykudan uyanıyorum ki; herşey dün gibi, dünkü gibi. Sanki aradan yıllar geçmemiş!

MAKBULE: Celal Bey?..

CELAL BEY: (Gözleri boşluğa takılı.) ...Değişen şeyler var elbet; elektrik cereyanı her yana dağılmış, caddeler, dükkânların camekanları ışıl ışıl! Arabaların sayısı artmış, eskisinden daha hızlı gidiyorlar. Tayyareler uçuşuyor havada vızır vızır. Başdöndürücü bir terakki! Ama işin özünde, herşey aynı... Köfte imalatı imtiyazı bile, yabancı bir şirkete verilmiş adeta, bir tek Türk köftecisi bulamadım... Ne büyük bir hayal kırıklığı!.. Bu milletin aydınları, okumuş yazmışları, ahaliye hakikati anlatacak vatanperverleri neredeler? Benim gibi, toprağın altında mıydılar bunlar olup biterken? Helâl-i hoş olsun ama, biz bunun için mi can verdik? Bunun için mi savaştık?

MEMET: Onlar, "Avrupalı" oldular...

CELAL BEY: Kimler?

MEMET: Okuyup yazanlar. "Avrupalı" olmak sevdasına gapıldılar.

CELAL BEY: Tanzimatın aydınları da bu heves içindeydiler. Avrupa'ya giremediler ama, bu heves neticesinde Avrupa geldi, bizim içimize girdi. İşgal orduları ve donanmalarıyla! Türkiyeli olmak nelerine yetmezdi?

SATILMIŞ: Senin konuştuğun gibi konuşanlara "geri kafalı" diyorlar bugünlerde.

CELAL BEY: Eskiden de öyle derlerdi... (Buruk, gülümser.) Avrupa devletleri bize medeniyet getireceklerdi. İşbirliği yapacaktık onlarla.

MAKBULE: İspanyollar, Amerika sahillerine ilk çıktıklarında, kızılderililer onları tanrı olarak görmüşler; çünkü ata biniyorlarmış. Kızılderililer o güne kadar hiç at görmedilerinden, atı ve biniciyi tek bir yaratık zannetmişler. İnançlarına göre, denizden işte böyle bir tanrı gelip, kendilerine refah ve mutluluk getireceklermiş... Ama tanrılar, altın uğruna kızılderilileri kılıçtan geçirmeye başlayınca, gerçeği anlamışlar.

CELAL BEY: Medeniyet hediye edilmiyor, Makbule. Eğer çıkarı yoksa, kimse kimseye varlık ihsan etmez. İktisaden ve siyaseten kuvvetli ve muhatabına müsavi değilsen, onunla müsavi şartlar altında işbirliği içine giremezsin! Bunu bilmek bu kadar zor mudur?

MAKBULE: Zordur, Celal Bey, zordur. Kim olduğun konusunda kafan karışıksa, birileri çıkıp sana yeryüzü cenneti vaad ediyorsa, ulusal çıkarların bu cennete girmek hususunda sana engel gibi gösteriliyorsa; zordur...

(Sessizlik.)

CELAL BEY: Vaziyet vahim. Bu gidişata dur demek elzemdir. (Ayağa kalkar.) Evvel emirde, dağınık bir manzara arz eden milli kuvvetleri bir araya getirmek lazımdır.

RAMAZAN: Fakat nasıl?

CELAL BEY: Tarihe bakan, görür.

(...)

Gidişata dur denilmesi aşamasına böyle gelinir...

____________________________________________________

Gidişata dur denilmelidir. İstiklal Savaşı Gazileri Derneğinde toplanırlar.

____________________________________________________

Tamam da; nasıl, ne olarak toplanırlar?.. Sayfa 45:

(...)

MEMET: (Elindeki tokmağı masaya vurur. Elindeki kâğıttan okuyarak.) İkibiniki yılı Ankara Ulusal Gongresi’ni açıyom.

(...)

Celal Bey’in “tarihe bakan, görür” sözünün anlamı da açığa vurulmuş olur.

____________________________________________________

Celal manifestoyu okur: Cumhuriyet sahipsiz değildir ve gün bağımsızlık meşalesini yakmanın günüdür!

____________________________________________________

Aslını okuyalım. Sayfa: 46:

(...)

CELAL BEY: (Kâğıttan okur.) "Millete sırtını dönmüş, vatanı ecnebiye muhtaç etmiş dalkavuklara sesleniyoruz!.. Alçaklar, caniler, hainler! Millet aleyhinde hainane tertibatta bulunuyorsunuz. Milletin kudret ve iradesini takdirden aciz olduğunuz şüphe götürmez. Fakat vatan ve millete karşı hainane ve boğazlarcasına giriştiğiniz saldırıların pervasızlığı karşısında şaşkınız. Aklınızı başınıza toplayın! Ahmakça vaadlere ve kuruntulara kapılarak ve vicdanınızı yabancılara satarak giriştiğiniz alçaklıklara son verin!.. İmza: Ankara Ulusal Kongresi Heyet-i Temsiliyesi."

(...)

____________________________________________________

Kongre ve sonuçlarını basına yansıtırlar. Ama olay gazetelere bir grup meczupun girişimi olarak yansır.

____________________________________________________

Yalnızca “bir grup meczup” değil. Sayfa 47-48:

(...)

(Sahne aydınlanır. Yerde, gazeteler. Celal Bey, Makbule, Satılmış, Memet, ve Ramazan. Celal Bey, öfke içinde, elindeki gazeteyi buruşturup, atar.)

CELAL BEY: Bu da aynı! Hepsi aynı! Bizle alay ediyorlar. Küçücük bir köşede, küçücük yazılar! Alaycı, küçümseyici! Bize “meczup” diyorlar, “bir avuç kendini bilmez” diyorlar, “deli”, “kaçık”, “çağdışı” diye hakaret ediyorlar. “Geri kafalı” diyorlar bize!

MEMET: Böyle olacağı belliydi, gomutanım.

CELAL BEY: Pes mi ediyorsunuz?

RAMAZAN: Pes etmek değil ama...

SATILMIŞ: Biz biliyoduk zaten.

CELAL BEY: Nereden biliyordunuz?

RAMAZAN: Gazi olarak bize verilen değerden. Herşeyi unuttu bu millet, gomutanım. Bizim can verip can aldığımız günler, masal gibi geliyo şimdikilere. Hiç yaşanmamış gibi...

SATILMIŞ: Anlatmaya galksak, “hamaset yapıyonuz...” diyolar...

(...)

____________________________________________________

Bu duruma çıkar yol bulabilmek için düşünürlerken, Celal Bey Avrupa Birliği Türkiye Temsilcisi’nin faaliyetlerini (Makbule hemen adını dile getirir: Karen Fogg) açığa vurmanın gerekliliğini vurgular. Makbule bilgisayar eğitimi sayesinde Fogg’un e-maillerine ulaşır. Bunlar incelenince, Fogg’la işbirliği yapanlar ortaya çıkar. Yazışmalar vatanın satıldığını göstermektedir.

____________________________________________________

Yazışmalar vatanın satıldığını göstermektedir elbette; ama, bunu Celal Bey ve arkadaşları zaten görmektedirler. Esas olan; bu durumu somut olarak, belgeyle açıklayacak duruma; kanıta ulaşmış olmalarıdır.

____________________________________________________

Celal, bir ay sonraki Pirinç Han randevusuna gider.

____________________________________________________

Sayın Gökhan Akçura, Celal Bey’in Pirinç Han’a gidiş sebebi ve daha önceki gidişleri hakkında rapora hiç bir şey yazmamış. Sanki Celal Bey Pirinç Han’a öylesine, o an, aklına esiverdiği için gidiyor...

____________________________________________________

Kendisi gibi randevuya gelen biri daha vardır: Ali Kemal. O da (Celal’in, Miralay Celal’in torunu olduğunu söylemesi gibi) Yüzbaşı Ali Kemal’in torunudur.

____________________________________________________

Yavaş! Yine yalap şap olmuş... Celal Bey, Ali Kemal’e kendini “Celal Bey’in torunu” olarak tanıtır. Ali Kemal de, bu “gizlilik mesajı”nı alır; aynı yolla yanıt verir: O da kendini “Ali Kemal’in torunu” olarak tanıtır. Bu, oyun kişilerinin, gerçekte kim olduklarını dile getirmeden gerçek kimliklerini birbirlerine açıkladıkları bir konuşmadır. Bu önemlidir; çünkü Ali Kemal de aklına esiverdiği için o an orada bulunuyor değildir. Sayfa 51-52-53:

(...)

ANLATICI: Pirinç Han’dayız...

(Geceyarısı. Celal Bey, yalnız. Sessizlik. Celal Bey, geceyidinler. Tiz bir ıslık sesi. Sesizlik. Celal Bey, tabancasınıçeker. Etrafı kolaçan ederek, çıkar. Diğer yandan, Ali Kemal, girer. Saçları geriye doğru taranmış, jöleli. Üzerinde siyah takım elbise. Gözünde siyah güneş gözlükleri. Çevresine bakınır. Elini ağızına götürüp, tiz bir ıslık çalar.)

ALİ KEMAL: (Orada olmayan birine sesini duyurmak ister gibi.) Ege'nin sana selamı var!..

CELAL BEY: (Sahneye girer. Arkasından sessizce yaklaşıp, tabancasını Ali Kemal'in beline dayar.) ...Selamı başım üstüne, aleyküm selam olsun.

ALİ KEMAL: (Sâkin.) Hayırlı akşamlar...

CELAL BEY: ...Akşamlar hayırlıdır ama, hayrını bilmek lâzım.

ALİ KEMAL: Doğru söze ne denir?..

(Celal Bey, tabancasını beline koyar.)

ALİ KEMAL: (Yavaşça döner. Celal Bey'i baştan ayağa dikkatle inceler.) Siz... Miralay Celal misiniz?

CELAL BEY: Evet... (Bir an.) Yo, yani... Hayır. Ben... Ben Miralay Celal'in torunuyum.

ALİ KEMAL: Adınız nedir?

CELAL BEY: Celal.

ALİ KEMAL: Evet. Anlıyorum...

CELAL BEY: Sizin adınız nedir?

ALİ KEMAL: Ali Kemal.

CELAL BEY: Siz de...

ALİ KEMAL: Ben de Yüzbaşı Ali Kemal'in torunuyum.

CELAL BEY: Kendisiyle tanışmak şerefine erememiştim ama, nâmını işitmiştim. Evet... Ben de anlıyorum. Siz... (Duraksar.) Yani, dedeniz Yüzbaşı Ali Kemal... Çanakkale'de kayıp olmamış mıydı?

ALİ KEMAL: Anafartalar muharebesinde. Yakınında bir bomba patlamış. Sonrasını kimse bilmiyor. Cesedi de bulunamamış.

CELAL BEY: Benim dedeme olduğu gibi.

ALİ KEMAL: Evet. (Cebinden gazete kupürü çıkarır.) Gazetede bir haber okudum. Bir fotoğraf var. Dedeniz Miralay Celal'e benzettim.

CELAL BEY: Evet. Dedemin fotoğrafı. Peki, siz buluşma yerini ve vaktini nereden biliyorsunuz?

ALİ KEMAL: (Bir an.) Dedemin hatıratından. Kendi el yazısıyla tuttuğu günlükleri okudum. Ya siz? Siz nereden öğrendiniz buluşma yerini ve zamanını?

CELAL BEY: Ben de dedemin hatıratından öğrendim. O da günlük tutarmış... Eski adamlar daha dikkatli yaşıyorlarmış besbelli.

ALİ KEMAL: Haklısınız. (Gözlüğünü çıkarıp, cebine koyar.) ... Burada bulunuşunuza memnunum. İnsan kendini garip hissediyor bu zamanda. (Elini uzatır.) Hoşgeldiniz...

CELAL BEY: (Ali Kemal'in elini sıkar.) Hoşbulduk.

(Celal Bey ve Ali Kemal, sarılırlar.)

CELAL BEY: Siz... Ne vakittir geliyorsunuz buluşma yerine?

ALİ KEMAL: İlk defa beş yıl önce geldim. Birkaç defadan sonra da vazgeçtim. Ama geçen gün gazetede fotoğrafınızı... Yani, dedenizin fotoğrafını görünce ve topladığınız kongreyle ilgili haberi okuyunca, "ilk buluşma tarihinde orada olmalıyım" diye düşündüm ve geldim.

(...)

____________________________________________________

Celal Bey ona Karen Fogg’un yazışmalarını ele geçirdiklerini açıklar. Disketi Ali Kemal’e verir. Emin bir yere gitmek üzere sahneyi terkederler.

Sahne aydınlandığında Celal’in bir sandalyeye bağlandığını görür, Ali Kemal’in de aslında Sait Molla’nın torunu olduğunu öğreniriz. Morgdan kaçırıldığından beri onun peşindedirler.: “Avrupa Birliği Bütünleşme ve İşbirliği Vakfı” olarak.

____________________________________________________

Bu vakıf, Ali Kemal ve O’nun anlayışında olanların yürüttükleri daha “derin” çalışmalarını örten bir paravandır.

____________________________________________________

Celal onun elinden kurtulursa da, Ali Kemal silahını çekerek yeniden duruma hakim olur. Ama içeri giren Makbule Ali Kemal’i bayıltarak Celal’i kurtarır. Celal ve Makbule kaçarlarken, birbirlerine aşklarını ilan ederler. İki sevgili bir sonraki sahnede gaziler

____________________________________________________

Ve diğer davetliler...

____________________________________________________

eşliğinde evlenirler. Törene katılan TV ekibiyle yaptığı konuşmalardan Celal’in Fogg’un yazışmalarını basına açıkladığını, bu nedenle büyük bir hayran kitlesi edindiğini öğreniriz. Açıklamaları sonucu aleyhinde dava açılmıştır ve soruşturma

____________________________________________________

Hayır. “Mahkeme”.

____________________________________________________

sürmektedir. Oyun burada biter.

Düşünceler:

Oyunun önemli açmazları var. Bunlardan en önemlisi inandırıcılığının olmaması.

____________________________________________________

Yazara göre de Gökhan Akçura’nın önemli açmazları var. Bunlardan en önemlisi inandırıcılığının olmaması.

Bir oyunun inandırıcılığı; “hayatın gerçeği ve diyalektiği içinde olanaklı olana uygunluğuyla” değil; “oyunun gerçeği ve diyalektiği içinde olanaklı olanı oldurabilmesiyle” ölçülür. Aksi halde, “Hamlet”, “Macbeth”, “Fırtına” birer saçmalık, Shakespeare de saçmalayan adam olurdu.

__________________________________________________

Seksenbir yıl öncesinden (ki gerçek zaman habire ilerlediğinden oyun bugün oynansa bu seksen üç olacak) gelen Miralay,

____________________________________________________

Dur, dur! Dur biraz, sayın Gökhan Akçura!.. Oyun bugün oynansa, -zaman habire (!) ilerlediği için- bu seksen üç mü olacak?.. Bugün; yani, 2004 yılı (raporun yazıldığı yıl) itibarıyla. Yani, 2014 yılında doksan üç, 2024 yılında yüz üç, 2034 yılında... Bu nasıl hesap sayın Gökhan Akçura? Yazar, oyunun içinde, oyunun iç zamanını –senin de raporunda belirttiğin gibi- 2002 olarak belirlemiş mi? Belirlemiş. Hayatın gerçek zamanı aktıkça, oyunun iç zamanı da mı akıyor? Her yılbaşında Anlatıcı’nın replikleri Noel babanın “ho ho ho”ları, çanlar ve geyik çıngırakları arasında benzin pompasının döner sayıları gibi dönüp, gaipten gelen bir “çınnnnn...” sesiyle bir yıl atacak mı? Hayır efendim, oyunun iç zamanı 2002. Sabit. Değişmez. Biri çıkar da ilerde, yeni bir yaklaşımla, o günün koşullarına göre, iyi bir dramaturgla bir çalışma yapar da, değiştirirse; bilemem. Ama bu haliyle oyunun geldiği zaman, 2002. Celal Bey hep seksenbir yıl öncesinden gelmiş olacak.

____________________________________________________

... 95 yaşın üzerindeki gaziler...

____________________________________________________

Yapacak bir şey yok. Yıldırımı tutamaz, suyu yakamaz ve zamanı durduramayız. Kurtuluş Savaşı gazileri, ortalama olarak, 2002 yılında bu yaşlardalar.

____________________________________________________

Hani bunu bir fantezi, bir absürd olarak düşünsek derken...

____________________________________________________

Fatezi olarak düşünmek gerekir elbette, çünkü öyle. Ama “fantezi” olan, yaş meselesi değil yalnızca. Aynı zamanda “baş” meselesi. Oyunun bütünü, anlamı ve kişilerin o anlam içinde edindikleri yer meselesi... “Absürd”e gelince. O tamamen ayrı bir konu. Oyunun “absürd”le ilgisi yok. Bence absürd olan, sayın Gökhan Akçura’nın “GERİ KAFALI HERİF” için yazdığı rapor.

____________________________________________________

İkinci perdedeki olaylar o kadar gerçek, o kadar güncel ki... Bu iki olgunun yanyana, içiçe olması oyunun en önemli zaaflarından.

____________________________________________________

Bir tiyatro oyununda, yazar “fantezi” ile “gerçek”i yan yana getirmişse; tiyatro oyununun (filmin, heykelin, resmin, şiirin...) tamamı bizzat fantezi olduğu için; aslında yalnızca ve tamamen “fantezi” yaratmıştır. Maeterlinck’in “Mavi Kuş”u da fantezidir, Turgut Özakman’ın “Ocak”ı da. Aralarında –fantezi olmak bakımından- hiçbir fark yoktur. Üsluplarının farklılığı, birini diğerinden daha fantastik yapmaz. Sayın Gökhan Akçura’nın bunun farkında olmaması, O’nun en büyük zaaflarından. Tahmin ediyorum, Melih Cevdet Anday’ın “Ölümsüzler”i, sayın Gökhan Akçura için zaaflarla dolu kötü bir oyundur. Öyle ya, sen (Shakespeare) kalk, Sezar’ın (Jül olan) ölümünü tahrif et, başka şekle sok ve bir de oyun yaz; herkes yıllar önce yaşanmış olan gerçeğin kendisini değil de, oyunda yazıldığı şeklini hatırlasın! Sonra da Sezar, ölümsüz olarak, zaman içinde dolaşıp, insanlara gerçeği anlatmak zorunda kalsın!..

____________________________________________________

Oyunun çok yakın tarihte yaşanmış (gerçek kahramanları da adıyla sanıyla belli) bir olayın (Karen Fogg olayı) üzerine kurulmuş olması, birçok sorunu da beraberinde getiriyor.

____________________________________________________

Bence bunun, tiyatro ve dram sanatı açısından yaratacağı hiç bir sorun yok. Bir oyunda yazarın böyle bir yaklaşım göstermesinin tiyatro ve dram sanatında yaratacağı bir sorun da yok. Niye olsun ki? O zaman, tiyatro ve dram sanatı dışında, farklı nitelikte bir sorun mu yaratıyor acaba? Bakalım...

____________________________________________________

Yazarın kahramanları, hepimizin tanıdığı güncel kişilerle özdeşleşiyor ister istemez.

____________________________________________________

Eee?..

____________________________________________________

Bu tiyatro sanatına uygun bir olgu değil.

____________________________________________________

Vay canınaaaaaa!..

____________________________________________________

Ayrıntılarını bildiğimiz bir olayın, yazarın kurduğu biçimde geliştiğini öğrenmek de (en azından oyun gerçeğinde) kolay kabul edilecek birşey değil.

____________________________________________________

Niye ki? Dram sanatı açısından bir eksikliği, yanlışlığı yoksa; niye ki?

Mağara duvarlarına geyik figürü ve o geyiği avlayan adamlar figürleri çizen adam; birlikte yaşadığı topluluğun bilmediği, yaşamadığı bir düşünceyi, gerçekliği mi ifade etmeye çalışıyordu? Yo, çağdaşları da en az onun kadar bilgi sahibiydi bu konuda herhalde. E bu mağara adamı deli miydi, ne diye herkesin bildiği şeyleri mağara duvarlarına çiziktirdi? Megaloman mıydı yoksa? Hayır efendim, o adam çağının “çağdaşı”ydı. Buna “çağının tanığı olmak” da diyorlar. Çizgileriyle, içinde yaşadığı topluluk arasında ortak bir enerji yaratmak amacındaydı. Cesaret, birlik duygusu oluşturarak, topluluğunu güçlendirmek istiyordu. Çünkü, “çağının” en önemli sorunlarından biriydi “beslenmek”. Geyik, topluluğa et, deri ve kemik veriyordu. Geyik avı, yaşamsal bir öneme sahipti. Çağının en önemli sorunu buyken; bu mağara adamı, duvarlara “çiçekten bal toplayan arı” figürü mü çizseydi? “GERİ KAFALI HERİF”, bugün Türkiye’nin en yaşamsal sorunlarından birini ele almaktadır. Ve bu da sanatın doğasına uygundur.

____________________________________________________

Bunu bir fantezi olarak almak mümkün mü?

____________________________________________________

Elbette!

____________________________________________________

Niye alınsın ki? Hepsini zaten yaşadık.

____________________________________________________

Sayın Gökhan Akçura, tahmin ediyorum, âşık olmuşsunuzdur. Bu durumda, yani aşkı yaşamış biri olarak, “Romeo ve Juliet” sizin için bir anlam ifade etmeyecektir. Sizin adınıza üzüldüm. Ama, üzüntüm sizinle sınırlı kalsa, yine iyi! Düşüncem zincirleme gidiyor. Toplumsal boyutta düşününce, iş vahim yani. Örneğin; töre cinayeti olarak adlandırılan ve neredeyse salgın durumuna gelen cinayetleri irdeleyen bir oyun yazılsa, “ne var canım? Bunları hep yaşıyoruz zaten...” mi diyeceğiz? Hayır Sayın Gökhan Akçura, böyle demeyeceğiz. Dememek gerekir. Böyle bir oyun yazıldıysa, “böyle güncel ve önemli bir soruna yazar/yönetmen/tiyatro topluluğu nasıl bakıyor acaba? Bu mesele üzerine ve bu mesele üzerinden ne diyor?..” diye bakacağız. Böyle bakmak gerekir.

____________________________________________________

Ayrıca Fogg olayı şöyle ya da böyle yaşandı ve geride kaldı.

____________________________________________________

Kaptan Swing’in dediği gibi: “İyi biten her şey iyidir...”

De; bana göre (Taraflı ve tavırlı olan, sayın Gökhan Akçura’nın aksine, özellikle “GERİ KAFALI HERİF”te ele aldığım konu çerçevesinde aklı bir kayadan fışkıran pınar suyu gibi berrak olan bana göre;) iyi biten bir şey yok. İyiye giden bir şey de yok. Her şey kötüye gidiyor.

____________________________________________________

Bu kadar güncel olgular üzerine drama kurmak kanımca pek olanaklı değil..

____________________________________________________

Olanaklı, sayın Gökhan Akçura, olanaklı. Ama göreceksiniz ki; kendi düşüncenize, siyasi duruşunuza uymuyor diye, bir oyunu çöpe atmayı başarmak pek olanaklı değil.

Remzi Kitabevi’nin yayınladığı, Sabahattin Eyüboğlu çevirisi “Eşek Arıları” adlı oyuna Azra Erhat’ın yazdığı önsözden alıntı:

“(...) Bu komedya, Atina’nın adalet mekanizmasıyla alay eder. Atina’da hak ve hukuk düzeni bizimkine hiç benzemezdi. Meslekten yargıç ve avukat yoktu. Din ve devlet hukukuyla uğraşan Areopagos yargıçlığı bir yana, öbür bütün davaları kurayla seçilmiş yargıçlar görürdü. Böylece seçilmiş 6000 yurttaş belli bir süre için yargıçlık görevini yerine getirirlerdi. Aristophanes’in zamanında Atina’lı yurttaş sayısının 20.000’i geçmediği düşünülürse, yargıç sayısının kabarıklığı göze çarpar. Atina’da on mahkeme vardı, en önemlisi Heliai, yani Güneş meydanında toplandığı için, bütün yargıçlara ‘Heliates’ deniyordu. Perikles’in zamanında, yargıçlık yapan her yurttaşa bir obolos tutarında bir ödenek verilmeğe başlanmıştı. Bu tedbir, Atina’da adalet mekanizmasının bozulmasına yol açmıştır. Yargıçlık paralı olunca, işsiz güçsüz, ya da yoksul Atina’lılar bu işi günlük ekmeklerini çıkarmak için bir çare olarak görmeğe başladılar. Her sabah yüzlerce yurttaş mahkeme kapılarında sıra bekleşiyorlardı. Yargıçlık yoluyla para kazanmak zorunda olmıyan yurttaşlarsa bu işle ilgilerini kestiler, böylece yargıçlık avamın ve özellikle demagogların eline düştü.

Kleon hak ve hukuk işlerini büsbütün ele geçirmek için ödeneği üç obolos’a çıkarınca, yargıçlık kazançlı bir iş oluverdi. Davaların sayısı da arttıkça arttı. Atina’da savcı da yoktu. Herhangi bir yurttaş gidip bir başkasını suçlar ve yargıca verebilirdi. Sanık yargıcın karşısına çıkar ve kendi kendini savunurdu. Bu durumda bir insanı cezaya çarptırmak çok kolaydı. Beşinci yüzyılın sonlarına doğru, Atina demokrasisi soysuzlaşmaya başlayınca, şehirde ‘sykophantes’ denilen kimseler türedi. ‘İncir maçakçılarını ele veren’ anlamına gelen bu kelime gammazlar, curnalcılar, her fırsatta hır çıkarıp, yurttaşlarını suçlayan kimseler için kullanılır. Aristophanes komedyalarında bu tip adamlara çatmakta, onları yerin dibine batırmakta hiçbir fırsatı kaçırmaz.

‘Eşek Arıları’nın oynandığı yıllarda demagog Kleon ve savaştan yana olanlar, yargıçlardan kendi siyasal çıkarları için faydalanmaktadırlar. Rastgele yurttaşlar ‘lakonismos’ yani Spartalılarla işbirliği yapmak suçuyla cezalandırılır ve insafsız yargıçlar tarafından çoğu zaman ağır cezalara çarptırılırlardı. Bu komedyada Aristophanes, Atina halkını bu durum üzerine aydınlatmak, uyarmak istemiştir. (...)”

Bu komedyanın karşıt kişilerinin adlarını da yazalım: Philokleon (Kleon’u seven) ve Bdelykleon (Kleon’dan tiksinen). Kleon da, o zaman Atina devletinin yöneticisi!

Yani Kleon yaşar ve O’nun düzeni sürerken; Ariptophanes, “Kleon’u Seven” ve “Kleon’dan Tiksinen” adlı iki oyun kişisinin yer aldığı bir komedya yazmış; Kleon’u, O’nun düzenini eleştirmiştir. Açık, apaçık ve adlı adınca! Ve günümüzden 2500 yıl önce...

Brecht’i (“Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti” 1935/38, “Şvayk İkinci Dünya Savaşında” 1941/43, “Carrar Ana’nın Tüfekleri” 1935/38), Ferhan Şensoy’u (“Şahları da Vururlar”), Dario Fo’yu (“Yüzsüz”), Bilgesu Erenus’u (“Misafir”), F. G. Lorca’yı (“Kanlı Düğün”) da burada anmak gerekir. Bir de, duvarlara resimler çizen mağara adamını.

____________________________________________________

Oyunun savunduğu tez ise çok tek taraflı.

____________________________________________________

“Çok” tek taraflı diye bir şey olmaz. Daha doğrusu, tek taraflılığın azı ya da çoğu olmaz. Ben, taraflı değilim, sayın Gökhan Akçura. “Çok” ya da “az; hiç taraflı değilim. Aradaki ayrımı anlayabilecek misiniz bilemiyorum ama, ben “taraf”ım. Avrupa Birliği ya da başka bir konu; ben hep bulunduğum taraftan bakarım. Coşkun ırmak olarak, tarafım. Hem yazar olacağım, hem de taraf olmayacağım! Kesmeyen makas, akmayan su, yakmayan ateş gibi! Sayın Gökhan Akçura, bir yazar, konu “bisiklet” bile olsa, taraftır. Konu “kedi” bile olsa, taraftır. Ivır zıvır karşısındaki tutumuyla bile, taraftır. Yaşadığım toplum içinde, tarafım. Benim, yazar olarak tarafsızlığım, ancak oyunlarımda yarattığım oyun kişileri arasındadır. Onların kendi başlarına, kendi diyalektik gerekirliliklerine göre davranmalarına özen gösteririm, bunu sağlamaya çalışırım. Avrupa Birliği meselesinde, tarafım. Bu konudaki tartışmalara “taraf” olarak katılırım. “GERİ KAFALI HERİF”i yazma nedenim budur zaten. Ben Ay’da mı yaşıyorum ki; Türkiye’yi böylesine derinden ilgilendiren bir konuya “Fransız” kalayım?

Tavrım; tarihe ve topluma materyalist bir bakışın ve diyalektik bir değerlendirmenin ürünüdür. Tarafımı da bu belirler. Durduk yerde, “eh, hadi bir de oyun yazayım...” diye yazmıyorum ben. “Biraz hamaset ne iyi olurdu” diye bir duygum da yok.

____________________________________________________

Bugün Avrupa Birliği’ne girmeyi istemek doğru ve yanlış yanlarıyla tartışılmakta.

____________________________________________________

Ne tartışması? Hangi tartışma? Bizzat bu rapor, ortada gerçek bir tartışmanın olmadığının kanıtı.

____________________________________________________

Bırakın bu işten bireysel, sınıfsal çıkarları yönünde sonuçlar elde etmeye çalışanları;

____________________________________________________

Allah Allah! Niye bırakalım ki?

____________________________________________________

Türkiye’nin aydınları da farklı farklı düşünüyor.

____________________________________________________

Türkiye’nin gerçek aydınları, ayrıntılarda farklılıkları olsa bile, Avrupa Birliği’nin ne olduğunda ve bu çerçevede Türkiye’nin tutumunun ne olması gerektiği konusunda, aynı düşünüyorlar. Sanıyorum Gökhan Akçura, “aydın” kavramı üzerinde de sizinle farklı değerlendirmelerimiz var.

____________________________________________________

Oyun, Avrupa Birliği olan herkesi “işbirlikçi” olarak niteliyor.

____________________________________________________

Bu değerlendirme, tam bir saptırma ve külliyen tahrifattır. “GERİ KAFALI HERİF”te, böyle bir anlamın çıkmasını formel olarak zorunlu kılacak hiç bir görüş,

söz, imâ yoktur. Sayın Gökhan Akçura, “GERİ KAFALI HERİF”i mahkûm etmek istiyorsa; dramaturgi disiplininin yöntemi içinde davranmak zorundadır. Bu savını açıklamak ve kanıtlamak zorundadır. Oyunda, “işbirlikçi” niteliğinde olan oyun kişileri vardır. Bunlar; düşünce ve davranışlarıyla, seçtikleri “taraf”la, kişilikleriyle, oyunda yer alırlar. Ama “herkes” böyle değildir. Bir yazar olarak ben, böyle bir ucuzluğa kaçmam. Eğer sayın Gökhan Akçura da, “elindeki verilerin sınırını aşan bir niteleme yaparak, oyunun değerini ucuzlatmaya çalışmak” gibi bir tutum içinde değilse; oyun metnine dayanarak, savını açıklamalıdır. Raporda böyle bir açıklama, örnekleme yoktur. Ve böyle bir sav, açıklamasız, örneklemesiz geçiştirilemez. Bu durum ciddi bir zaaftır, eksikliktir.

____________________________________________________

Düşünsel açıdan olayın bu kadar berrak, safların açıkça belirlenmiş olduğunu hiç sanmıyorum.

____________________________________________________

Siz sanmayabilirsiniz, sayın Gökhan Akçura. Ben de sanmıyorum. Ben, eminim. Olayın bu kadar berrak, safların açıkça belirlenmiş (aslında “belirmiş” demek doğru) olduğundan adım gibi eminim. Ve oyun yazarı da ben olduğuma göre; ben oyunumu bu bakış açısıyla yazarım.

____________________________________________________

Evet, Tükiye’de bugün Avrupa Birliği’ne külliyen karşı olan bazı kesimler vardır.

____________________________________________________

Var.

____________________________________________________

Bunları, “sağ ve soldaki ‘milliyetçi’ yaklaşımlar olarak niteleyenler de olabilir, “ulusal ruha sahip çıkanlar” diye değerlendirenler de...

____________________________________________________

E olabilir?

____________________________________________________

Ama şöyle ya da böyle, Ulusal Kurtuluş Savaşı ile, bu kesimin yaklaşımlarını aynı kefeye koyanın (kendileri dışında) pek çıkmayacağını düşünüyorum.

____________________________________________________

İyi ama, ben senin bu konuda ne düşündüğünü merak etmiyorum ki? Hem, kim bu “kesim” diye söz ettiğin kesim? Sayın Gökhan Akçura, yaşananlarda bir belirsizlik yok ama, sizin bakışınızda buğulu bir taraf var. Sanırım bu durum, yazdığınız cümleleri de buğulu bir şekle sokuyor, belirsizlik yaratıyor.

____________________________________________________

Böyle bir durumda,

____________________________________________________

KESK Araştırma Merkezi tarafından yapılan araştırmaya göre (26 Nisan 2005 y.n.) 4 kişilik bir aile için açlık sınırı 454 milyon TL., yoksulluk sınırı ise 1 milyar 380 milyon TL.. Bir önceki ay aynı dönemde açlık sınırı 437 milyon TL., yoksulluk sınırı ise 1 milyar 330 milyon TL. olarak gerçekleşmiş.

Türk-İş’in DİE rakamlarını baz alarak yaptığı değerlendirmede;

“(...) Türkiye'deki en zengin ile en fakir arasındaki fark 234 kat olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, 1994 yılı itibariyle en yoksul 134 bin ailede aile başına düşen yıllık ortalama gelir 392.- Dolar olurken, Türkiye'nin en zengin 134 bin ailesinde aile başına düşen toplam ortalama gelir yıllık 91.898.- Dolar olmaktadır. (...) OECD ülkeleri içinde gelir dağılımının en dengesiz olduğu, buna karşılık kişi başına düşen ulusal gelirin en düşük olduğu ülke Türkiye'dir. Ülkemizin de tam üye olma sürecinde bulunduğu Avrupa Birliği'nde gelir bölüşümüne bakıldığında; birinci yüzde 20'lik grubun aldığı pay, örneğin Almanya'da yüzde 8,2; Fransa'da yüzde 7,2; İtalya'da yüzde 8,7; İngiltere'de yüzde 6,6; İspanya'da yüzde 7,5; Yunanistan'da yüzde 7,5'tir. Ancak bu ülkelerde en zengin yüzde 20'lik grubun toplam gelirden aldığı pay yüzde 40,0 civarındadır. Kişi başına düşen milli gelir AB ülkelerinde yıllık 10 bin Dolar'ın üzerindedir. (...)” denmektedir.

Buna karşılık, kişi başına düşen gelir; Eritre’de 740, Etiopya’da 700, Burundi’de 600, Gine Bissau’da 900, Kongo’da 900, Kenya’da 1000, Komorolar’da 710, Madagaskar’da 870, Malavi’de 660, Mali’de 840, Mozambik’te 900, Mayotte’de 600, Nijerya’da 840, Nijer’de 820, Somali’de 550, Sierra leone’de 500, Tanzanya’da 610, Zaire’de 590, Zambiya’da 870, Kribati Cumhuriyeti’nde 840, Yemen’de 800, Doğu Timor’da 500, Afganistan’da 800 Dolar’dır.

Dünya nüfusunun 4,4 milyarı geri kalmış ülkelerde yaşamakta; 2,7 milyar insan günde 2 dolarla yaşam savaşı vermekte; her gün 24 bin insan açlıktan ve dakikada 30 çocuk açlık ve gıda beslenme yetersizliğinden ölmektedir. Dünyada en zengin 3 kişinin serveti, en yoksul 48 ülkenin milli gelirini aşmaktadır.

DİE rakamlarına göre; Türkiye’de (2005 Mayıs verileri. Y.n.) 19. 000. 000. kişi yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 900. 000. kişi de açlık sınırının altında.

Türkiye’nin borcu 350. 000. 000. 000. Dolar.

Türk ekonomisinde 38 milyar Dolar sıcak para var. Bu para gelişmiş kapitalist ülkelerden geliyor ve Türk ekonomisi üzerinde Damokles’in kılıcı gibi sallanıyor. İstatistiksel aldatmacalar için, işlerin iyiye gittiği yönünde halkın gözünü boyamak için malzeme olmasının yanısıra; yatırım niteliği yok, istihdam yaratma özelliği yok. Ekonomiden bir gecede çıkabilir, geldiği yere dönebilir ve bunun anlamı da, ekonomik krizdir. Bu da, Türk ekonomisine, siyasetine yönelik bir şantaj unsurudur.

Dünyadaki ve Türkiye’deki, “sömürü” kavramından başka bir şeyle açıklanamayacak olan durum, budur. Evet, işte böyle bir durumda...

____________________________________________________

bir tiyatro metni de yazarın savunduğu düşünceleri bu kadar açık, kalın hatlarla ortaya koymamalıdır.

____________________________________________________

Bir tiyatro metni, yazarın savunduğu düşünceleri alabildiğine açık, kalın hatlarla ortaya koymalıdır, sayın Gökhan Akçura. Benim kafamdaki berraklık, senin kafandaki buğulu dünyaya uymuyorsa, ben ne yapayım? Ne diye senin kafana göre yazayım? Sen kafanı berraklaştır biraz. Bir tiyatro metninin, ileri sürdüğü savı (yazarın görüşü de sen istersen) alabildiğine açık ve net olarak ortaya koyması önemlidir. Açık ve anlaşılır olmak -açık ve anlaşılır bir şekilde değer taşıyan bir söz söylediğiniz sürece- neden kötü olsun?

____________________________________________________

Seyircinin herhangi bir konuda kendine özgü bir düşünceye ulaşması için biraz daha özgür bırakılması gerektiği kanısındayım.

____________________________________________________

Özgürlük, bilgiyle olur. Gerçeğe erişmekle olur. Gerçekten doğan doğrulara göre yaşamak, tavır göstermek ve tutum geliştirmekle olur. Avrupa Birliği konusunda; “bakın, bunlar Avrupa Birliği’ne karşı çıkanların görüşleri, bunlar da Avrupa Birliği’ni savunanların görüşleri...” diyerek, özgürleştiremezsiniz seyirciyi. Ona “gerçeği” sunmak zorundasınız. “Gerçek”in bilgisiyle “doğru”yu bulur. Tiyatro, “mutluluk oyunu” oynayan Polyanna’ların at meydanı değildir.

Tiyatronun –günümüzde neredeyse unutulmuş olan- önemli bir özelliği var: Seyircide, ortak bir duygu ve düşünce oluşturmak. Evet, tiyatro devrim yapmaz. Ama tiyatro, seyircide ortak düşünce ve duygu oluşturma özelliğiyle, “enerji” yaratır. Bu enerji, seyirciyle birlikte topluma yayılır. Günümüzde, Atatürk’ü ve Kurtuluş Savaşı’nı unutturmak isteyen, Cumhuriyet’i demode olmuş bir ıvır zıvır olarak gören ve göstermek isteyenlerin; gazeteleri, televizyonları, vakıfları, AB finanslı organizasyonlarıyla gerçekleştirmek istedikleri –ve bir ölçüde gerçekleştirdikleri- bir hedef var: Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kişi ve değerlerin sahiplenilmesini, savunulmasını, “utanç duyulacak bir tutuculuk” (geri kafalılık) düzeyine indirgemek! (Okuyunuz: “Karen Fogg’un e-mailleri.) Bunun için de, Cumhuriyet değerlerine bağlı olan kişiler ayrıştırılmalı, bölünmeli, tek tek atomlar durumuna getirilmeli, birbirlerinden habersiz kılınmalı ve yenilmişlik duygusuyla yoğurulup, sesleri kısılmalı. Böyle olursa, kendilerini güçsüz hissederler ve bozulup, dağıtılmaları kolaylaşır.

“GERİ KAFALI HERİF”, bu saldırılara karşı çıkıştır. Sayın Gökhan Akçura’nın ve başkalarının bu türden kaygıları olmayabilir. Benim var.

____________________________________________________

Ayrıca yazarın kendi tezine de pek doğru bir yerden baktığına inanmıyorum.

____________________________________________________

Yazar da, sayın Gökhan Akçura’nın bir tezi olmadığını; bu yüzden de, yazarın tezini değerlendirecek durumda olmadığına inanıyor.

____________________________________________________

Ulusal Kurtuluş Savaşı güçlerinin ne kadarı “Avrupa Birliği” düşüncesine karşı çıkardı acaba?

____________________________________________________

“Ulusal Kurtuluş Savaşı güçleri”, değişik toplumsal ve ekonomik tabandan gelen; bu yüzden de farklı düşünce ve yaklaşımlara sahip insalardı. Kimileri “düşmanı kovalım ama hilafet kalsın”, diyordu. Kimileri şeriat kurallarına göre bir yönetim istiyordu, kimileri de laik cumhuriyet yönetimi. Aralarında mandacılar da vardı. Hatta bunlar, “İngiliz mandasına mı girelim, yoksa Amerikan mandasına mı...” diye de tartışıyorlardı. Örn; Halide Edip Amerikan mandasını savunuyordu. Yusuf Akçura gibi “Türkçü”ler de vardı. Ancak bütün bu değişik düşünce ve tutumlar, Kuvayı Milliye çatısı altında eridi.

Soru; “Ulusal Kurtuluş Savaşı güçlerinin ne kadarı ‘Avrupa Birliği’ düşüncesine karşı çıkardı acaba?” diye sorulursa, yanıtı şöyle verilebilir: “Aşağı yukarı, yarısı kadarı!”

Ama soruyu; “Kuvayı Milliye düşüncesinin çekirdeğini ve asal gücünü oluşturan tam bağımsızlıkçı, Cumhuriyetçi kadroların ne kadarı ‘Avrupa Birliği’ düşüncesine karşı çıkardı acaba?” diye sorarsak; benim yanıtım, şu: “Tamamı”.

Bu satırları yazdığım günlerde, Cumhuriyet Gazetesi’nde (Benden daha “geri kafalı” olan) Attilâ İlhan’ ın “...Rüya Değil Bu, Aynıyle Vâki...” başlıklı bir yazısı çıktı, “Söyleşi” köşesinde (30 Mayıs 2005-Pazartesi). Aklında “Ulusal Kurtuluş Savaşı güçlerinin ne kadarı “Avrupa Birliği” düşüncesine karşı çıkardı acaba?” gibisinden sorular dolandıranların okuması gereken bir yazı. Bir bölümünü alıntılıyorum:

“(...) (Tesbit/1. “... Taha Akyol, Gâzi’nin ‘fikriyatı’ diye çıkan yazıların, ancak yazanların görüşlerini yansıttığını; “Günümüzün koşulları içinde onun ne düşüneceğini kimsenin kestiremeyeceğini’ yazdı. Elbette, sözün ucu bana da dokunuyor, denilmiş ki: ‘...Attilâ İlhan’a göre, Atatürk yaşasaydı AB’ye karşı, Asya/Afrika ülkelerinin yanında yer alırdı.’ (19 Mayıs 2005, Milliyet)

‘Atatürk yaşasaydı’ mantığı, ciddi olmayan bir mantık; bu bakımdan, o mantıkla yazı yazılmamıştır; yazılmaz da, zira Gâzi’nin belirli bir inancı, bu inancın da belirli bir metodu var: ‘bizzat’ söylediği gibi, Mustafa Kemal Paşa, Anadolu İhtilâli’ne –Türkiye’nin ve zamanın koşullarını göz önünde tutmak şartıyla- Fransız ihtilâl-i Kebiri’ni örnek almıştır; o ihtilâl ise, Ansiklopedistlerin Aydınlanma Felsefesi’ne dayanır ki, toplumları eşit, insanları eşit ve kardeş sayar (Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet); Rasyonalisttir, dolayısıyla metodu Pozitivist. Bu bakımdan, ona atfen ortaya atılan sözlerin, o günün koşulları içinde söylendiği doğrudur ama, asıl önemli olan o değil, şu: Acaba bugün, o günün şartları değişmiş midir? Asıl sorulması zorunlu soru, bu!

İkinci soru, biraz dana vahim: eğer şartlar o şartların tekrarı, ya da zamanla uydurulmuş uygulaması ise; Gâzi’nin ‘fikriyatı’, yeni şartlara göre nasıl değerlendirilmelidir? Söyleşilerle yapmaya çalıştığımız da, budur. Eğer dünya değişmiş, ‘Batı’lı Beyaz ve Hıristiyan Emperyalizm’ ortadan kalkmışsa, diyecek bir şey yok; iyi de, ya eskisinden çok daha mütecaviz olarak karşımızda duruyor; açık açık, ‘dünya hakimiyeti’ne –dolayısıyla, öteki milletlerin esaretine- oynadığını söylüyorsa? O zaman Gâzi’nin o tarihte ‘fikriyatı’ doğrudur ama, belki yetersiz kalır; günümüzde ne demek lâzım geldiğini, aynı metodla bulup çıkarmalıyız. ‘Söyleşilerin’ yapmaya çalıştığı da budur; ahkâm kesilmiyor!..

Cumhuriyet’i gerçekleştiren ideolojinin, aynı metodla, günümüzün koşullarında hangi çözümü (sentezi) geçerli sayabileceğini araştırıyor. Başka bir deyişle Gâzi’nin sözlerinden ve davranışlarından, hangilerinin nasıl yanlış kullanıldığının tesbiti! Daha da önemlisi, günümüzün koşullarında Gâzi’nin ‘fikriyatı’ ile, hangi ulusal sentezin yapılması gerektiğinin tartışmasıdır; yoksa, Mütareke’deki Dersaadet matbuatı gibi, düşmanı haklı çıkarmaya çabalamış oluruz ki, hem ayıptır, hem de günah!..”

Asıl soru şu: ülkemizi, Osmanlı Tanzimatçıları gibi Batı’lı Emperyalizm’in yarı sömürgesi durumuna indirgemiş ‘beyinlerden’ –ya da onların yardakçılarından- acaba niye hiçbirisi, Gâzi’nin ortaya koymaya çalıştığımız ‘fikriyat’ının, yalan ve yanlış olduğunu kanıtlayacak ‘öteki’ sözlerini bulup da karşımıza çıkarmıyor? Yoktur da ondan!

Allah insanı şaşırtmasın!..) (...)”

Bana göre Attilâ İlhan “aydın”dır. Taha Akyol “aydın” değildir. Sayın Gökhan Akçura’yla aramızdaki “aydın” farkını bir kere daha ve net bir şekilde ortaya koymuş olayım.

____________________________________________________

Karşı çıkmamız gereken şey “onursuz ilişki” olmasın?

____________________________________________________

Hay Allah!.. Benim de karşı çıktığım, tamamen bu.

____________________________________________________

Ama oyun külliyen Avrupa Birliği düşüncesine karşı.

____________________________________________________

Evet. Çünkü:

İçine sokulduğu borç batağı; Avrupa Birliği ile yapılan ve Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne bağımlı kılan siyasi ve ekonomik anlaşmalar; Avrupa Birliği’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını tehdit eden politikaları; Türk toplumunun iç dengeleriyle fütursuzca oynama ve yönlendirme politikaları; vs., vs., vs. ... sebeplerle; Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa Birliği karşısında irade ortaya koyacak ve ne yazık ki onurlu bir ilişki kuracak durumda değildir. Yaşanan olaylar, bunu kanıtlıyor. Kurulmuş olan bu ilişki biçimi, sömürü düzenidir. Avrupa Birliği sömürgen bir güçtür. Sömüren ile sömürülenin, eşit bir şekilde tartışması, görüşme ve anlaşma yapması, ilişkinin doğası gereği olanaklı değildir zaten. Bu ilişkiyi sürdürmek, iyi niyetle bile olsa; sonuçta Türkiye açısından varolan kötü durumu ve sonucu değiştirmez. Türkiye’deki rejimi içerden, kendi güçleriyle yıkamayacaklarını anlayanların, Sait Molla misali Avrupa Birliği’ni fırsat bilmeleri boşuna değil.

____________________________________________________

Ayrıca yazar bu işi savunmayı, biraz da komedi havasında, seksen yıldır mumya halinde kalmış bir “geri kafalı” ile 95’ini geçmiş üç ihtiyara bırakıyor.

____________________________________________________

Buraya kadar, sinirlendim, kızdım, güldüm, şaşırdım filan ama, burada içim sızladı. Raporun tam burasında... Duyarsızlık bu kadar mı olur?.. “Ayrıca yazar bu işi savunmayı, biraz da komedi havasında, seksen yıldır mumya halinde kalmış bir “geri kafalı” ile 95’ini geçmiş üç ihtiyara bırakıyor.”

Ayıp. İnsan anlamayabilir, paylaşmayabilir. Tahrifata kalkışabilir, küçük düşürmeye çalışabilir, alay edebilir... Ama, lafa bakar mısınız: “geri kafalı” ile 95’ini geçmiş üç ihtiyara...”

“Geri kafalı” sözcüğünün bu cümlede tırnak içine alınmış olması ne anlama geliyor? Düşünelim... Sayın Gökhan Akçura, raporun buraya kadar olan bölümünde yazdıklarıyla; yazarın, oyuna adını veren “geri kafalı” tanımlamasını tersine çevirdiğini; dolayısıyla, ironiyi ortadan kaldırıp, salt gerçeği açığa çıkardığını; yani, oyundaki adamın (Celal Bey) gerçekten geri kafalı olduğunu kanıtladığını düşünüyor olabilir. Bu düşünceden aldığı güçle de, bu tanımlamayı tırnak içinde kullanarak, sahibine (yazara) geri fırlatıyor.

“95’ini geçmiş üç ihtiyara...” Sayın Gökhan Akçura “İhtiyar” diyor ya; cümlenin aktardığı havaya uyulacak olursa, “moruk” demek –Gökhan Akçura açısından- daha gerçek bir ifade olur herhalde.

Hayır, yazar kurtuluşu bu dört kişiye bırakmıyor, sayın Gökhan Akçura. Siz böyle görmek/göstermek için gayret ediyorsunuz. Ya oyunu iyi okumadınız, ya anlamadınız, ya işinize gelmedi, ya da ne bileyim ben.

Celal Bey ve arkadaşları, halka gerçeği göstermek, çoğalmak çabasında. Kongre toplamaları, basın yoluyla ulaşmaya didinmeleri, hep bunun için. Ve oyunun sonunda, halkın ilgisini çektiklerini görüyoruz. Eyleminden ötürü mahkemeye verilmiş olduklarını anlıyoruz ki; bu da mücadelelerinin bir üst aşamaya taştığının ifadesidir. Raporunuzda doğruları bildirmiyorsunuz, sayın Gökhan Akçura.

Ayrıca; “oyun kişisi”, “bir kişi” değildir. O, bir “öz”dür. “Oyun kişisi”, kendisini oluşturan “toplumsal öz”ün izdüşümüdür. Yani, toplumu oluşturan kişiler arasında o “öz”ü barındıran “herkesi” temsil eder. Soyutlamadır. “Celal Bey”, bütün “Celal Beyleri” temsil eder. Bunu bilmeyecek, anlamayacak, görmeyecek ne var?

Ama ferahlık yaratacaksa, oyunun sonuna şöyle bir ekleme yaparım:

“(Çin Ordusu girer.)

ÇİN ORDUSU KOMUTANI: (Bağırarak.) Dayanın Celal Bey, Memet, Ramazan, Satılmış! Dayanın yiğitlerim, yettik!

CELAL BEY: (Yaşlı gözlerle.) Şükürler olsun Allah’ım!.. Artık bir mumya ve üç ihtiyardan müteşekkil meczup güruhu değiliz...

KAPTAN SWİNG: (Üzgün bir şekilde gülerek.) Bu macera da burada sona erdi. Kötüler her zaman olduğu gibi cezalarını buldular. İyi biten herşey iyidir.”

____________________________________________________

Her “kurtuluş” aynı kurtuluş mu?

____________________________________________________

Bu sorunun ne diye sorulduğunu anlamasam da; hayır, değil. Meselâ, “bir nehirde iki kere yıkanılmaz” diyebiliriz “Hiç ibret alınsaydı, tarih tekerrür eder miydi?” de diyebiliriz.

____________________________________________________

Mesele bu kadar basit, cevap bu kadar belirli mi acaba?

____________________________________________________

Mesele bu kadar basit değil, sayın Gökhan Akçura, böyle olduğunu kim söylüyor? Aksine; son derece karmaşık, çetrefil, çetin. Ama, evet; cevap bu kadar belirli.

____________________________________________________

IV. Nesnel Değerlendirme (Sonuç)

____________________________________________________

Eğer bu da “nesnel değerlendirme” ise...

____________________________________________________

Oyun teknik açıdan oynanabilir, ama yukarda belirttiğim zaafları yüzünden problem taşımakta.

____________________________________________________

Oyun teknik açıdan oynanabilirse, ama yukarda belirttiğim dramaturg zaafları yüzünden, oynanmak bir yana, Edebi Kurul’da red ediliyorsa; bu tutum problem taşımakta.

Mustafa Balbay 18 Haziran 2005 saat 18.00’de, ART televizyonunda Seydişehir Aliminyum Tesislerinin kapatılması ile ilgili bir konuşmasında, şöyle dedi: “Öyle bir medya anlayışı gelişti ki, bu konuda programlara çıkaracakları adamları öyle bir seçiyorlar ki, Atatürk mezarından kalkıp gelse bugün, televizyona çıkarmazlar.”

Hisse, bu kıssada.

Türkiye’nin kültür ve sanat hayatında etkin olan kişi ve kurumlar da, Avrupa Birliği’nin bu alanlardaki çeşitli birimleriyle ilişki içinde midirler? Çeşitli fonlardan yararlanma ve benzeri başka projeleri gerçekleştirmek için, doğrudan ya da dolaylı olarak Avrupa Birliği ile ilişki içinde midirler? Bu durumda; Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla Avrupa Birliği’nin çıkarlarının çeliştiği herhangi bir karar anında, hangi taraf ağır basar?

İnsan düşünüyor ve ürperiyor, ister istemez...



yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.