KIŞ GÜNÜ, SAVAŞ KURBANI BİR ÜLKEDE
BARIŞ UMUDUNUN PEŞİNDEN

Hasan Erkek

Yaşasın Barış adlı ödüllü oyunum, ülkemizde, Bursa Devlet Tiyatrosunda, Kocaeli Bölge Tiyatrosunda ve Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosunda sahnelenmiş, yüzümü kara çıkarmamış, çocuklardan çok ilgi görmüş, yazarken yaşadığım korku ve heyecanımı yatıştırmıştı aslında. Hatta Kocaeli Bölge Tiyatrosunun yapımı, 2001'de, Tunus'taki, yarışmalı Akdeniz Çocuk Tiyatrosu festivaline katıldığında toplam üç ödül alarak festivalin en çok ödül alan oyunu olmuştu. Bunlar, çocuk tiyatrosu alanında yurtdışından ülkemiz gelen ilk ödüllerdi. Ayrıca, Kültür Bakanlığı tarafından hem Türkçe hem Fransızca (Jean-Louis Mattei'nin çevirisiyle) olarak yayımlanmış, yeni baskısı Esin Yayınları tarafından yapılmış, hem Devlet Tiyatrolarının hem de İstanbul Şehir Tiyatrolarının repertuvar kurullarından geçmiş, böylece birçok kuruldan geçmiş olmanın rahatlığını bana yaşatmıştı. Ali Bouslama tarafından Arapça'ya çevrilmiş olması, Bouslama Yayınevi tarafından yayınlanacak olması bende içten içe yeni bir heycan dalgası yaratıyordu. Ne de olsa, ilk kez Türkiye'den bir yazarın çocuk oyunu yurtdışında yayımlanacaktı.

Yayımlanma hazırlıkları sürerken, Ali Bouslama'nın girişimiyle, Yaşasın Barış'ın Cezayir'de Constantine Bölge (Devlet Tiyatrosu) Tiyatrosu’nda sahneleneceğini öğrendim. Arap ülkelerine karşı önyargılarla beslenen küçümseyici bakışlara rağmen heyecanım katlandı. Çünkü bu da bir ilkti. İlk kez bir çocuk oyunumuz yurtdışında, profesyonel bir tiyatro tarafından oynanıyordu. Ülkemize davet edilmeli, bu deneyim paylaşılmalıydı. Oyun, çeşitli engellmelere rağmen, Uluslararası Bursa Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivaline davet edildi. Ne yazık ki, tam da oyuna konu olan bir nedenle gelmesi son anda engellendi. Çünkü festivale İsrail'den de bir grup davet edilmişti ve İsrail'le Filistin arasında on yıllardır sürüp giden savaş, yalnız Filistin tarafından değil öteki Arap ülkeleri tarafından da protesto ediliyordu. Sonuç olarak barış konulu oyun gelememiş, ne ben ne de çocuk tiyatrosu alanında uğraş veren sanatçılar, eleştirmenler, Türkçe yazılmış olan çocuk oyunumuzun yabancı bir dilde, yabancı bir topluluk tarafından sahnelenmesine tanık olma deneyimini yaşayamamıştık.

Ancak Constantine Bölge Tiyatrosu'nun kadirbilir yöneticileri (hayret hala yazarları önemseyen insanlar vardı yer yüzünde ve bunların bir kısmı küçümseyegeldiğimiz ülkelerde yaşıyordu) büyük bir incelikle beni oyunumun galasına davet ettiler. Çocuk Tiyatrosunun da galası mı olurmuş? Küçümseyegeldiğimiz çocuk tiyatrosuna küçümsediğimiz bir ülkenin böyle önem vermesi de çok şaşırtıcıydı. Gitmeliydim. Çünkü Cezayir on yıllardır iç çatışmaların pençesinde kıvranmıştı. Son yıllarda durulmuş, barış egemen olmaya başlamıştı. Şimdi, tiyatro sanatçıları, çocukları için "Yaşasın Barış" adlı oyunu sahneleyor, bununla yetinmeyip bir de basın galası yapıyor ve oyunun yazarını davet ediyorlardı. Üstelik de bütün giderlerimi karşılıyorlardı. Hem de böyle yoksul bir ülke.

Mevsim kıştı. Ülkemiz yıllardır böyle kış görmemişti. Havaalanından bazı uçaklar kalkamıyordu. Ama Cezayir'de barış ve tiyatro sıcaklığı çekiyordu beni. Gitmeliydim. Bazı arkadaşlarıma göre bu bir çılgınlıktı. Olsundu. Zaten, bunca savaşlara, yıkıcılığa rağmen barış oyunları yazmak, barışa inanmak ve barış umudunu geliştirmek de bir çılgınlık değil miydi?...

Medyadaki bütün kar ve soğuk felaketi haberlerine aldırmadım. Bir gece treniyle Eskişehir’den İstanbul'a gittim. Bakışı ağırlıklı olarak İstanbul'a kilitlenmiş olan ve felaket tellalığıyla meşhur medyamız bu kez haklı çıkmıştı. İstanbul kar ve soğuk tarafından kuşatılmıştı. Atatürk Havaalanı kar altındaydı. Birçok içhat uçuşu iptal edilmişti. Dışhat uçakları ise ancak gecikmeli kalkabiliyordu. Ben bunun dakikalarla ölcülebilir bir gecikme olabileceğini düşündüm nedense. Havaalanında, beş saat gecikince durumun ciddiyetini anladım. Önce Cezayir'in başkenti Alger'ye oradan içhat uçuşuyla Constantine'e gidecektim. Ancak uçağım İstanbul'dan bu kadar gecikmeli kalkınca içhat uçağımı kaçırmış oldum. Oraya gece yarısı vardım. Constantine Tiyatrosu yöneticileri telefonda, bir taksiyle altı saatlik yolu gelmemi, bunu ödeyeceklerini söylediler. Buna razı olmayınca, bir arkadaşlarını arayıp buldular. Kamel adında, ortayaşlı bir adam gelip beni hava alanından aldı. Ertesi sabah erkenden Constantine’e bir uçak vardı. Böylece oyunun galasına yetişebilecektim. büyük bir beceriklilikle, hemen bilet sorunumu çözümledi. Sonra arabasına binip şehre doğru yola koyulduk. Her ne kadar bana bir otel bulmasını söyledimse de, “hanım evde herseyi hazırladı, seni eve götürmezsem hanım bana çok kızar”, diyerek konukseverliğini gösterdi. Eve gittiğimizde de, eski zamanlardan kalma bir konukseverlik, incelikli bir ev sahipliği gösterdiler. Ne kadar güven verici, ne kadar temizdiler. Hersey ne kadar özenliydi. Hiç de bize belletilen Arap imajına uymuyorlardı. Hayatta en sevdiğim şeylerin başında önyargıların yıkılması gelir, bunlar bende olsa bile…

Kamel, ertesi sahah (saat beşte) erkenden kalktı ve arabasıyla beni havaalanına bıraktı. Geçişe kadar uğurladı. Hangi batılı dostumuz bunu yapardı acaba? Bize benzer bir yan vardı bu insanlarda. Eskiden hepimizde olan ancak giderek azalan.

Güneş'in doğuşunu bulutların üstünden uçarken gördüm. Güneş bulutların pamuksu sırtını çocuksu bir dokunuşla okşuyordu. Barış da böyle bir şeydi işte. Uykusuzluğum ve yorgunluğum bende, bütün bunların bir düş olabileceği duygusunu arttırıyordu.

Sabah sekizde Constantine'e vardığımda, Tiyatronun Genel Sanat Yönetmeni Ramdani Abdelhamide beni bir meslektaşı ve arabasıyla bekliyor, gülümsüyordu.

Sabahın bu ilk saatlerinde Constantine’e doğru yol alırken, bir yandan da bana rehberlik ediyorlardı. Kenti tanıtıyorlardı. Constantine gördüğüm en ilginç, en kişilikli kentlerden biriydi. Benzersizdi. Üzerinde dev kayalıkların yükseldiği bir tepeydi aslında. Şehir, korunma amacıyla bu tepenin üzerindeki kayalıkların üzerine kurulmuştu. Etrafını ise nehir, bir gerdanlık gibi sarıyordu. Ve nehrin yatağı hayli derin olan uçurumlardan oluşuyordu. Bu otonom tepeyi anakaraya bir kısmı asma köprü olan yedi köprü bağlıyordu. Bazı bakımlardan bizim Mardin'e benziyordu.

Heykeli de bulunan M. Constantine tarafından kurulmuş olan Constantine'in 2500 yıllık bir tarihi vardı. Sırasıyla Yunanlılar, Romalılar, Araplar (çünkü yerli halkın büyük bir bölümü Berberi idi ve Berberiler beyaz tenliydi) Osmanlılar, Fransızlar egemen olmuştu. Fransızların egemenliği 1850'lerden 1962'ye kadar sürmüştü. Nihayet son yarım yüzyıldır Cezayir halkı kendi kaderini kendi tayin etme hakkına kavuşmuştu. Ama bu kurtuluş çok pahallıya mal olmuştu. Altı yıl boyunca birmilyonbeşyüzbin kişi ölmüştü. Aralarında Cezayirliler birlikte, Cezayirlilerin karşısında yer alan Fransızların yanı sıra, Cezayirlilerin yanında çarpışıp ölen Fransızlar da vardı. Fransızlara tek karşı çıkan Jean Paul Sartre değildi anlaşılan.

Sonunda, önce kaldığım Otel Cirta'ya, oradan da tiyatroya ulaştık. Tiyatro binası hayatımda gördügüm en güzel, en görkemli tiyatro binalarından biriydi. Fransızlar Cezayiri sömürgeleştirdiklerinde Osmanlılardan kalma, görkemli Bey Sarayına bir anlamda nispet olsun diye ve “uygarlığın bir sembolü” olarak yapılmıştı. Ne var ki, bu “uygurlaştırma” çabası yüzyıllarca Cezayir halkına çatışma ve savaş getirmiş, onlara adeta kan kusturmuştu. Ve şimdi bina yüz elli yıl sonra, Türkiye’den gelen bir yazarın barış ve uygarlığı savunan bir oyununa evsahipliği yapıyordu.

İtalyan Opera binaları örnek alınarak inşa edilmiş olan binada localar, galeriler, orkestra çukuru vardı. Dışı kadar içdekorasyonu da benzersizdi. Beşyüz kişilik olmasına rağmen herkes sahneye yakındı. Sıcacık bir atmosferi vardı. Hiçbir çocuk, hiçbir seyirci kendini uzak hissetmiyordu sahnede olup bitene. Ayrıca, kurmaca olarak, oyunda, çocuklara sarayın bahçesinde yer vermiş olmam da bu binaya yakışmıştı. Seyiryeri ve localar gerçekten bir sarayın içini andırıyordu.

Tiyatro binasının ön cephesine oyunun beş-altı metrelik büyük afişi asılmıştı. Yerel kilimlerinin renklerinin üzerine, Arapça ve Fransızca olarak “BARIŞ” diye yazılmıştı. Sözde yönetmenin not defterinin sayfalarına da yine iki dilde görev dağılımı belirtilmişti. Şık ve özgün bir afişti. Tiyatroya girince de beni oyuncular karşıladı. Radyolar, televizyonlar, gazeteciler doldurmuştu tiyatronun fuayesini. Galaya tiyatro yönetmenleri, oyuncular, tiyatro eğitmenleri davet edilmişti. Ve onlar da çocuk oyununu küçümsemeyip gelmişti.

“Şeref Locası”na gelen konuklarla oturduğumuzda, bütün oyun yazarlarının hissebileceği o tedirginliği hissettim. Büyük bir başarı mı yoksa fiyasko mu olacak düşüncesinden çok şimdi ne olacak. Bu çok uzak-fazla yakın kültürün temsilcileri oyunumu nasıl oynayacaklardı. Çocuklar, tiyatro insanları oyuna nasıl tepki vereceklerdi. Ayrıca, herşeye tepki veren, kapı gıcırtısına oynayan Akdenizli çocuklar yerlerinde duramıyorlardı. Oyunun onlar üzerinde bir etkisi olabilecek miydi?

Perdenin açılıyla, mücizevi bir sessizlik oldu. Çocuklar adeta sahneye kilitlendiler. Ve oyunun gerektirdiği, onlardan beklenen (hatta beklenenden daha çok) tepkiler dışında hiçbir olumsuz tepki vermediler. Oyunda hazırladığım o süreç gerçekleşti. Başında tarafsız olan çocuklar, oyun kişilerinin eylemleri sonucunda yavaş yavaş dönüşüp barış yanlısı oldular. Çocuklarla birlike barışın zaferiyle sonuçlandı oyun.

Oyunun sonunda, tiyatronun yöneticilerinden biri beni sahneye davet etti. Büyük bir alkış tufanı arasında sahneye çıktım. Bayan oyuncu (hayret!), beni öperek büyük bir çiçek buketi sundu. Üstelik başörtüsüzdü. Ayrıca Kültür Bakanları da dahil üç kadın bakan yer almıştı kabinede. (Türkiye Cezayir olmayacak sloganları atılmıyor muydu bu ülkede, yoksa biz daha kötüye mi gidiyoruz?). Yine alkışlar arasında kısa bir konuşma yaptım. Büyük bir ilgiyle dinleyip, içtenlikli alkışlarıyla onurlandırdılar. Çocuklar tiyatro binasını bir türlü terketmek istemiyorlardı. Bölüm bölüm sahneye çağrıldılar. Gelip sarılıp öpüyorladı. Birlikte fotoğraflar çektirdik. Sonra Genel Sanat Yönetmeninin bürosuna çekildik. Televizyonlar, radyolar, gazeteciler röportajlar yaptılar. O gün barışı gerçekten hissettim sanki.

Bir de, onuruma, galaya katılanlara, Constantine’in kaldığım en büyük otelinde, 60-70 kişilik bir yemek vermesinler mi? İnanamadım. Çünkü Türkiye’de ne böyle çocuk oyunu galası gördüm, ne de böyle yemek düzenlediler.

Ertesi gün, kenti dolaştırdılar. Arabayla, kentin etrafındaki kayalıkların içi oyularak yapılmış olan tünellerinden, asma köprülerinden geçtik. Üniversiteyi ziyaret ettik. Bir an bile yalnız bırakmadılar. Aralarında görev dağılımı yapmışlardı sanki. Bunun nedenlerinden biri konukseverlikleriydi kuşkusuz, birini ise daha sonra öğrenecektim. Bana belli edilmeyen güvenlik endişesiydi. Çünkü köktendinciler, çatışmalar sırasında birçok yazarı, gazeteciyi ve oyuncuyu öldürmüştü. Son yıllarda böyle bir olay olmamasına rağmen yine de tetikteydiler. Daha sonra bizimle birlikte dolaşan sivil giyimli birinin bir koruma polisi olduğunu öğrendim. Havaalanına ise eskort eşliğinde getirildim.

Son gün, gelirken başkent Alger’ i gezdim, içhat uçuşuyla dışhat uçuşu arasında kalan sürede. Bizim İzmir’e, Yunanistan’ın Selanik kentine benzeyen bu kenti görmem de yolculuğumu taçlandırdı.

Sonuç olarak, barış yolunda, sanat aracılığıyla Cezayir’e yaptığım bu yolculuk herşeye değdi. Belleğimde bir düş gibi kalacak öyle. Umarım sanatsal düşler sevimsiz gerçekleri değiştirir bir gün. Umarım barış umudu, savaş çılgınlığının üstesinden gelir. Benim barış konulu oyunlarımın da, okyanusta bir damla kadar katkısı olursa, bundan mutlu olurum.

 

Doç. Dr. Hasan Erkek
Oyun Yazarı
Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Öğretim Üyesi

YAŞASIN BARIŞ GALA KONUŞMASI

 

Çok sevgili Çocuklar, Degerli Konuklar ve Oyunumda Görev Alan Değerli Meslektaşlarım,

Ülkenize, ilk kez ama çok iyi bir amaç için geldim. Tıpkı oyunumdaki barış elçileri gibi, ben de sanat yoluyla barışa katkıda bulunmak için geldim.

Giderek küçülen ve küreselleşen dünya, küçük bir adadır artık. Hepimizin olan bu küçük adayı birlikte korumak zorundayız. Barışa en çok bu nedenle ihtiyacımız var. Kızılderili atasözünde vurgulandığı gibi biz bu dünyayı çocuklarımızdan miras, aldık, ödünç aldık. Zarar vermeden onu kendilerine iade etmek zorundayız.

Barışı korumanın ve geliştirmenin en önemli yolu çocuklarımıza barış bilinci aşılamaktır. Ve barışa en çok çocukların ihtiyacı var. Yaşasın Barış oyunumda da dile getirmeye çalıştığım gibi, savaşları büyükler ilan ediyor ama en çok savunmasız olan çocuklar zarar görüyor

Kuşkusuz barışı korumak ve onu sürekli kılmak için bir oyun yeterli olmayacaktır. Barışı her alanda, sanatta, eğitimde, medyada, politikada,… savunmak için birlikte çalışmalıyız. Barışı korumak için bir çeşit barışçıl savaş ilan etmeliyiz. Bu savaşın silahı ise, insanı öldürmeyen sanat olmalı.

Constantine Bölge Tiyatrosu, oyunumu repertuvara alarak beni çok onurlandırdı.  Sayın Abdelhamide’e ve oyunumda görev alan tüm değerli sanatçılara ve tüm teknik görevlilere en içten teşekkürlerimi, sevgilerimi ve saygılarımı sunarım. Oyumunu büyük bir başarıyla oynuyorlar.

Umarım bu oyun barış alanında küçük bir adım ve ülkelerimiz arasında da alçakgönüllü bir dostluk köprüsü olur.

Beni dinlediğiniz için hepinize çok teşekkür ederim.

Yaşasın Dostluk. Yaşasın Barış.

 

Hasan Erkek

 

 

 

 

 

 

yazar@tiyatrokeyfi.com

 

Copyright © 2002 SMSNET Yazılım İletişim Reklam Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.