|
Ulusal tiyatromuzun temel direği Devlet tiyatroları ve çalışanları Cumhuriyet tarihinin en hassas sınavlarından birini veriyor… İnancım odur ki Devlet Tiyatrosu ve çalışanları bu sınavdan yüzünün akıyla da çıkmasını bilecektir.
Bugün yaşananlar; dün ertelenen, görmezden gelinen pek çok konunun varlıklarını gündeme taşımasından başka bir şey değildir.
Devlet tiyatroları sosyal hukuk devletinin ve sanatın vazgeçilmez doğası gereği; özgür, özerk bir ortamı solumadıkça, sıkıntılar yaşaması kaçınılmaz bir sonuç olarak hep karşımızda duracaktır.
Gündemin oluşmasında ve değerlendirilmesinde; gündemi bu günlere taşıyan eksiklikleri görmek, bu eksikliklere sebep olan unsurları ve ihmali olanları doğru tespit ederek davranmak, anlık heyecanlara kapılmamak sağduyunun gereğidir.
Bu gün yaşadığımız ciddi sınavdan geçerken hukukun üstünlüğü ve Devlet tiyatrolarının hak ettiği saygınlığa zarar vermemek temel sorumluluk noktamız olmalıdır.
Devlet Tiyatrosu kaynağını ve heyecanını ulusal değerler ve çağdaş medeniyetin ölçülerini bizlere adres gösteren ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ ün ön görülü bilimsel aydınlık çizgisinden almaktadır, almaya da devam edecektir.
Devlet tiyatrosu kişilerin ya da çevrelerin tiyatrosu değil, ulusun tiyatrosudur. Asal görevi olan perdelerini açmak noktasında bu hassasiyeti mutlaka yerine getirecektir, getirmelidir.
Temel ve komşu hak sahibi kimlikleri ile ulusun kültür, sanat hayatında önemli bir yeri olan Devlet Tiyatrolarından yapıtlarını ve katkılarını çekme isteği duyan ya da basından öğrendiğimiz kadarı ile çekmiş sanatçıları, bir vatandaş, bir meslektaş, bir sanatçı olarak, kamuoyu vicdanı önünde, kararlarını bir kez daha düşünmeye davet ediyorum.
Kişisel ihtiraslarından sıyrılabilenlerin, demokratik yapılarda demokrasi kültürü dersi verenlerin, idari kimliklerle kurum ve kuruluşlara yön verenlerin, siyasi iradeyi temsil edenlerin, sanatçı kimliğinden söz edenlerin, hukukun üstünlüğüne inananların, tiyatro sanatına sahip çıkanların vereceği bir sınavı yaşadığımız günlerden geçtiğimiz ya da geçeceğimiz hafızalara derin, derin kazınmalıdır.
Bu gün yaşamakta olduklarımızın, yarın tiyatro tarihi sayfalarında hatalar manzumesi oluşturmaması için; heyecanların aklımızı kör etmesine izin vermeden, yaşamakta olduklarımızdan çıkar sağlamayı arzulayanların oyununa ve amigoluğuna teslim olmayacak kararlılıkla, ön yargılardan uzak, samimi, duyarlı, katkı sağlayıcı, bir yaklaşımla davranmak sorumluluğumuzu asla göz ardı etmemeliyiz.
Demokrasi kültürünün bir özelliği de kuvvetler ayrılığına olan bağlılıktır; bu noktadan hareketle hâkim, savcı kimliklerimizden sıyrılarak bağımsız yargı ve yasalara olan güven duygumuzla konuları uzmanlarına bırakarak olayları değerlendirmenin daha doğru olacağı da ortadadır.
Mesleki birikimlerimizle oluşturup hazırladığımız çalışma ve önerilerimizi muhataplarına taşıma yolunda Devlet tiyatrosu çalışanlarına yakışır bir çizgiyi koruyarak çaba sarf edilmesinin ulusa ve onun tiyatrosunun temel direği Devlet Tiyatrosuna daha fazla yarar sağlayacağı unutulmamalıdır.
Esen her türlü rüzgâra; doğrulanabilir bilgi ve deneylerimiz çerçevesinde, heyecanlarımızın katkılarını ölçülendirerek, bilimin ve aklımızın ölçüleri içinde, vicdanımızın sesini dinleyerek yaklaşmamız bu günleri aşmamızda sanıyorum bizlere yol gösterecektir.
Yaşamdan öğrenebildiğim tek şey; sahneye ihanet edenin asla affa mazhar olamadığı gerçeğidir. Takdir edersiniz ki tarih bunun örnekleri ile de doludur.
Dilerseniz şimdi tiyatroda bir cadı avına çıkmak yerine, Tiyatromuza sahip çıkma yolunda neler yapıcağızı düşünelim…
Hazırladığımız yasa taslaklarına, çalışanların sesi olma çabalarına kulaklarını tıkayanları, inanmayanları, karalayanları, inandığını söyleyip de idare edenleri, ( Shakespeare’in Meşhur Danimarka prensine söylettiği repliklerle tanımlarsak… “Gerisi vesaire, vesaire… kelimeler, kelimeler, kelimeler…” diyenleri) unutmadan, verilen çabaları yok saymadan, hatta önünü açmak yolunda çaba sarf ederek, haklı dayanak noktalarımıza geçmişte zarar veren ya da verecek unsurları ayıklayarak, perdelerin açılacağı anı, üçüncü zilin heyecanını hatırlayalım…
Elimizdeki aynaya bakarak, makyajımızı tazelerken, yaşamdaki en kutsal değeri; ekmeğimizi veren, bizi izleyip alkışlayan, bizlere inanıp, bizleri seven seyircimizi bir an olsun unutmayalım.
Elektronik ortamda yayımlanan “yöneticimiz uyuyor mu?” “Yapılanlar-Bozulanlar” başlıklı yazılarımı bir kez daha, bu gün yaşananlarla birlikte değerlendirerek, zaman ayırıp okumanızı salık veririm. yazılarımdan birkaç alıntı paragrafla bu paylaşıma şimdilik bir virgül koymak istiyorum;
*“ Arkadaşlar Merhaba;
“Ayağımıza basan yok! Yangından mal da kaçırmıyoruz! Emanetleri kirletmeden yarına taşımaktan gayrı bir derdimiz yok… Olamaz. Olmamalı da! ”
Söz ve yazı, düşünceyi aktarmada kuyumcu terazisi ile bir tartım içermekten
uzaklaştığında; adalet yara almakta, emek yadsınmakta, demokrasi kültürünün önü
kapanmakta demektir.
Emek verenlerin ancak, emeğe saygı duyabileceğini hepimiz biliyoruz…
……………
Nereden bakarsak; oradan. Nereye bakarsak; orayı. Nasıl bakarsak; öyle. Ne kadar
bakarsak; o kadar görünmekte her şey…
Gelin hep birlikte iyi tarafından bakmayı alışkanlık edinelim. Kesinlik ve keskinlik arz
eden ifadeleri kuşku ile sorgulamayı deneyelim.
Yoksa korkarım Ö. Asaf’ın dizelerindeki gibi;
……………………..
Bir gün, tam anlatmaya..
Bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım..
Anlayacaksın.
Geç kalınmış olabilir… Geç kalanlardan olmadan bu daveti çoğaltalım. Çünkü bu davet
bizim!”
**“İşte hâl ve ahval böyle olunca bize de bunları yazarak sizlerle paylaşmak, hafızaları zinde tutmak düştü. Ne mi yapacağız? Bir işgüzarlık edip onu da ben diyivereyim… Öyle ya hak kapanın olmuş, söz bağıranın… Affınıza sığınarak;
Her yıl daha çok seyirci ile buluşmak olmalı hedefimiz. Ülke ve dünya dertlerini paylaşabilmek için. Acıları bal eyleyecek düşüncelerin sinerjisi için sahnelerde, tiyatro salonlarında olacağız hepimiz.
Yarınların seyircisi için perdeler aralanacak. Estetik bir toplum yaratma düşümüzün takipçisi olacağız. Dilimizin koruyucusu olma görevi yine tiyatrolara düşecek.
Anamızın ak sütü bildiğimiz; duygularımızı, düşüncelerimizi kültürümüzü, dilimizi, bağımsızlık ve ulusal gücümüzü diri tutmak, hayata katılmak için önce tiyatro diyeceğiz.
Mustafa Necati, Vasıf Çınar, İsmail Hakkı Tonguç, Hasan Ali Yücel gibi kültür ve sanata sonsuz hizmetleri olan Cumhuriyet ruhunu içlerinde hissetmiş samimi insanların aydınlattığı yolda, Bayburt’ lu Zihni gibi gülen, Hoca Nasreddin gibi ağlayan, Ferhat, Kerem, Keloğlan olan bizim insanlarımız için perde diyeceğiz.
Günü birlik olanla, İnsanlık için olan arasındaki farkı ortaya koymak, kaybolmamak için şimdi ve mutlaka tiyatro diyeceğiz. Ortadoğu’da yakılan ateşin içine bizleri katma telaşı içinde olanlara, üzerimize senaryolar kuranlara, bağımsızlığımıza sulananlara hayır demek için önce tiyatro diyeceğiz.
Sanat bir dirim. Tiyatro bu dirimin örnekleri ile tarihini süslediğine göre açılsın perdeler...
Sevgi ve saygılarımla...”
Okday Korunan
*07.04.2005 tarihli DT e-posta grubunda yayımlanan yazımdan.
**12.03.2005 tarihli elektronik ortamda tiyatro sitelerinde yayımlanan “Yapılanlar-Bozulanlar” başlıklı yazımdan.
***Şu an İstanbul Devlet Tiyatrosu Md. Vekili Sayın Tunç Günbay’ın ricaları ile İstanbul Devlet Tiyatrosu müdür yardımcılığı idari ek görevini yazım gelene dek fahri olarak yürütmekteyim. Bu not ilgilenenler , tarihsel devamlılığı unutarak telefon muhtıraları vermeyi adet edinenler ve yazının objektivitesini saptırmak isteyenlere fırsat vermemek üzere tarafımdan eklenmiştir. Yayımı halinde bu konudaki hassasiyetimin dikkate alınması dileği ile. 28.Ağustos.2005.
yazar@tiyatrokeyfi.com |