Bursa’ya yerleşmemin üzerinden iki ay geçti. Okuldan eve, evden okula geçen Isparta serüveninin ardından Bursa’da bu iki ay içinde yaptığım ve bana en değişik gelen(!) aktivitelerden biri de Bursa Devlet Tiyatrosu’nun oyunlarını evimden kalkıp gitmenin rahatlığı ve keyfiyle izlemek oldu.
Bursa Devlet Tiyatrosu’nun kuruluşu 1973. Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu adıyla o günden bugüne tiyatro etkinliklerini sürdürmek için çaba gösteren bir tiyatro Bursa Devlet Tiyatrosu. Bu sezon bildiğim kadarıyla Nazım Hikmet’in Kadınların İsyanı’yla sezon açılışı yapacaktı. Ancak yönetim değişikliği ve oyunun bir başka tarihe ertelenmesiyle sezon açılış oyunu yerini Oktay Arayıcı’nın Nafile Dünyası’na bıraktı. Nafile Dünya henüz iki haftayı tamamlamıştı ki; Haydi Karına Koş’un premiyer yapacağı haberini aldım. Tam kendimi ilk güne hazırlarken Bursa Devlet Tiyatrosu’nun Yıldırım Kaymakamlığıyla paylaştığı eski Vefik Paşa Tiyatrosu’nun çatısındaki küçük çaptaki yangın haberi bir tiyatro insanı olarak gerçek anlamda yüreğimi yerinden hoplattı. Yangının çatıda çıkması ve kısa sürede müdahale edilmesiyle Vefik Paşa Tiyatro binası tarihe gömülme tehlikesini atlattı ve Ray Cooney’nin Haydi Karına Koş adlı vodvili de sahne almaya başladı. Geçen hafta da geçen sezonun oyunu Roberta Cossa’nın Babaannem Yüz Yaşında ile komediye bir başka boyut daha ekledi.
Oktay Arayıcı’nın, açık adıyla Seferi Ramazan Bey’in Nafile Dünyası adlı oyunu Arayıcı’nın da deyişiyle bir “seyirlik komedi”. İlk kez 1971-72 sezonunda Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sergilenen Nafile Dünya gelenekselle çağdaşı kaynaştırarak Türk oyun yazarlığı tarihinde önemli bir köşe taşı olan klasiklerden biri. Oyunun eksen kahramanı Komiser Ramazan’a bir yerli Don Kişot da denilebilir. İnatçılığı, saflığı ve sırılsıklam dürüstlüğüyle Karagöz’le Don Kişot’un karışımı bir Türkiye Cumhuriyeti komiseri, çağa ayak uyduramamış(!) bir vatandaş. Oyun; Bergson’un deyişiyle; “katılık” derecesinde kendi ilkelerine bağlı, değişimin farkında olmayan Başkomiser Ramazan’ın yeni değerlere karşı savaşımını ve bu savaşımın içinde yitip gitmesini anlatan buruk bir güldürü.
Oyunun yazıldığı 70’li yıllar; demokrasiyi kollama ve koruma görevini üstlenen ordunun 27 Mayıs 1960’da gerçekleştirdiği kurtarma ve yeniden yapılanma hareketine karşın, düzenin kendini yenileyemediği, zamanla sorunların katlanarak büyüdüğü karmaşık bir dönemdir. İşte böyle bir dönemde Arayıcı; Ramazan’ın ironik durumuyla hem ellili yıllara, hem de güncel olana göndermeler yaparak bir sistemin çıkmazını gösterir. Ya Başkomiser Ramazan, büyüklerinden öğrendiği doğruluk, fazilet, namus gibi değerleri koruma kaygısıyla düzenle bireysel itişmeyi bırakacak, ya da düzen değişecektir. Her ikisi de gerçekleşmediği için Ramazan’ın yazgısı belli olur ve dünya değiştirir Ramazan! Çünkü böyle bir düzende artık Ramazan gibilerine yer yoktur! Kime, ya da kimlere yer vardır? Ali-Cemali-Abdülcemali gibi girdiği kabın şeklini alan, her koşulda dümeni kullanmayı sürdüren, ilkesiz, kişisel çıkarları için insani değerlerini rafa kaldıran insanlara yer vardır. Hatta düzenin baş tacıdır böylesi insanlar. Ramazan gibiler demodedir artık!
Bursa Devlet Tiyatrosu’nun oyununu, yine aynı kurumda çalışan sanatçılardan Erdal Gülver yönetmiş. Oyunda Bora Özkula, Serdar Seçkin, Cenk Turan, Emrah Burak Gürbüz, Belgin Bilgin Gümüşkaya, Demet Oran, Ceyhan Gölçek, Celal Bıyıklı, H. Barış Özkan, Elyesa Evkaya, Zafer Altun, Kazım Güçlü gibi oyuncular oynuyor. Müzikler klasik Yalçın Tura müzikleri ve Uludağ Üniversitesi Müzik Bölümü elemanlarının öncülüğünde (Göknur Kara) icra ediliyor. Dekor; Ethem Özbora’ya, Kostüm; Malika Altan, Işık; Rahmi Özkan’a ait. Koreografi düzenlemesini de Meltem Yorulmaz yapmış.
Nafile Dünya; ulusaldan evrensele, gelenekselden çağdaşa uzanan perspektif doğrultusunda oldukça yalın bir sahne tasarımı içinde sergileniyor. Fonunu resmi gazetelerin oluşturduğu, karakolu imleyen yalnızca gri sınırlardan oluşmuş figüratif denilebilecek bir mekan, aynı zamanda devlet ve devletin resmiyetini vurgulayan soğukluğu ve mesafeyi de anlatıyor. Karakolda kullanılan tüm araç gereçler de gri olarak tasarlanmış. İnsaf ile Gülsün’ün ve Bekçi Abdullah ile Dursune’nin evleri ise bu fonun, yani sahnenin aşağı sağ ve solunda sunuluyor. Komiser Ramazan’ı oynayan Bora Özkula’nın oyun boyunca yumuşak ve müşfik bir Ramazan tiplemesi yapması Ramazan’ı sempatik bir kişiye dönüştürüyor. Ancak insan şunu sormadan da edemiyor kendine; Değişen koşullara aldırış etmeden, daha doğrusu bu koşulları değerlendirmeden, her şeyin yozlaştığı bir düzende eski değerlerin mücahitliğini yapacak katılıkta ve bükülmezlikte kaldığı için kendi sonunu da hazırlayan Ramazan’ın o kadar müşfik ve hatta eğlendirici boyutta oynanması yorum açısından Ramazan’ın trajedisini hafifletmiyor mu? Başka bir deyişle inatçı ve gözü kara kişiliğiyle değerlerinden asla ödün vermeyen, bir adım geri adım atmayan Ramazan’ın bu özellikleriyle doğru orantılı olarak daha katı, sert, hatta çoğu zaman insanı kızdıracak kadar katı bir üslupla yansılanması onun aymazlığını daha iyi göstermez miydi? Ali-Cemali-Abdülcemali oyunun meddahvari anlatıcısı. Ramazan oradan oraya sürülürken, o da sürüldüğü karakollardaki polis memurlarını yansılıyor. Kuşkusuz bu tür devlet memurunun, bulunduğu kabın şeklini almak, yaltaklanmak, her şeye rağmen gemisini yürütmek gibi ortak özellikleri var. Ancak yine de farklı karakollarda, farklı polis memurlarını oynarken, daha farklı tipler oluşturularak daha ayırıcı bir oyunculuk tarzıyla Ali, Cemali ve Abdülcemali tiplemesinin ortak ve farklı yönleri yansılanabilirdi diye düşünüyorum. İnsaf ve Gülsüm’ün macerasını yine Oktay Arayıcı’nın yazdığı Rumuz Goncagül adıyla Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan izlemiştim. O dönemde son derece renkli yansılanan bu iki tipi Bursa Devlet Tiyatrosu’nun oyununda o kadar renkli ve zengin bulmadığımı belirtmeliyim. Ayrıca kızı Gülsün’ü Ramazan’a pazarlamaya çalışan, bir emekli maaşıyla güç bela yaşamını idame ettiren, orta yaşı geçmiş bir İnsaf Hanım’ın sahnede frapan bir genç kadın makyajıyla dolaşmasını da yadırgadım. Dursune’yi oynayan Ceyhan Gölçek’in abartılı oyununu Bekçi Abdullah’ı oynayan Celal Bıyıklı’nın dengelediği ve bu çiftin birlikteliğinin seyirciyi oldukça eğlendirdiği söylenebilir. Oyunda ayrıca çoğu sözleşmeli çalışan farklı tiyatro bölümlerinden mezun genç oyuncular da oynuyor. Her birinin tiplemelerde ve bu tipler aracılığıyla oyunu zenginleştirmede yadsınamaz katkıları olduğu bir gerçek. Oyunun müziklerini Göknur Kara’nın müzik direktörlüğünde E.Mine Kara, Müge Tuna, Tayfun Kumova, Elif Kara Şerbetçi ve Murat Caf sahne soluna yerleştirilmiş orkestrayla gerçekleştiriyorlar. Müzikler Yalçın Tura’dan. Oyuncuların rollerinden çıkarak oyuncu kimlikleriyle orkestrayla diyaloğa girmeleri Açık Biçim-Göstermeci Tiyatro tarzına uygun düşen hoşluklardan biri. Ancak zaman zaman oyun müziklerinin temposundaki düşüş, oyunun genel temposuna da yansıyor. Ayrıca oyuncuların ne zaman oyuncu kimliğiyle, ne zaman rol kimliğiyle şarkı söylediklerini anlamak güçleşiyor kimi yerlerde.
Arayıcı’ın metninde Komiser Ramazan Güneydoğu’da kaçakçılık yapmak zorunda kalan Seydo, Talip ve Zülküf tarafından öldürülür. Tüm oyuncuların katıldığı ve son deyişin söylendiği şarkı esnasında Ramazan öldüğü yerden kalkarak oyuncuların arasına katılır ve hep birlikte şarkıyla oyunu bitirirler. Ramazan’ın öldürüldüğü yerden kalkıp diğer oyuncuların içine girmesi geleneksel tiyatromuzdaki “Ölüp-Dirilme Motifi”ni çağrıştırdığı gibi, hala aymazlığını sürdürerek; “-Suç kendimizin elbet, çare fazilet, ahlak, kanun.” Sözlerindeki ısrarlı tutumu, günümüzde de bu tür Don Kişotlarıın var olduğunu imler. Oysa oyunda Ramazan öldüğü yerde kalıyor. Diğerleri sistemin çıkmazını anlatan bir şarkıyla oyunu bitiriyorlar. Ramazan da selamda onların arasına katılıyor.
Nafile Dünya’daki ironik ve yergisel eleştiriyi izledikten sonra insanın şu sorular geliyor aklına ardı ardına; Bizler de –her şeye rağmen kirlenmemiş vatandaşlardan söz ediyorum- değerler yozlaşmasından kaynaklanan benzeri durumlara düşmüyor muyuz? İlkeli, erdemli ve insani değerlerle yaşamanın böylesine güç olduğu bir dönemde acaba Don Kişot ya da Komiser Ramazan gibi mi yaşamalı, yoksa yeni trende, hiç sorgulamaksızın uyum mu sağlamalı? Başka bir seçenek var mı acaba? Yeni dünya düzeninin(!) insanları böylesine kirlettiği, değerlerin bu kadar ucuzladığı ortamda temiz kalmanın yolları hâlâ var mı? İnsani değerlerle, insanca, başkalarını yok var saymadan, birlikte yaşamanın ön koşulu nedir? Kendi küçük çıkarlarımızı ve bencilce isteklerimizi tatmin etmek için ilkelerimizi sandıklarımıza mı kilitledik yoksa? Artık o anahtarları sakladığımız yerden çıkartıp o değerler sandığımız açmanın zamanı gelmedi mi? Kuşkusuz Ramazan gibi aymazlık içinde değil, ama bu dünyada, bu ülkede yaşadığımızın bilincinde olarak birbirimizi, insanlığımızı ve de insanlık onurumuzu yeniden, yeniden anımsamamız gerekmiyor mu?
Bütün bu soruların yanıtlarını kendimize dürüstçe verdiğimizde, işte o zaman belki de insanlık daha güzel bir insanlık olacak ve Oktay Arayıcı’nın geleceğe duyduğu umuduna ve özlemine bizler de katılacağız. Arayıcı da; 8 Eylül 1974’de Şehir Tiyatrosu Dergisi için yazdığı yazıda Nafile Dünya’nın taşlamadan kaynaklanan karamsar tablosunun altında, toplumumuzun gelecek arzusunu bileyen umut ve özlemler olduğunu belirtiyor.
Özetle Ramazan gibi aymazlık içinde mi olmak? Ali-Cemali-Abdülcemali ve diğerleri gibi küçük hesaplar uğruna insanlık onurunu rafa mı kaldırmak? Bu ikilemin dışında bir başka yol yok mu? Kuşkusuz var!…
Nafile Dünya gibi acıtıcı bir güldürüden sonra Bursa Devlet Tiyatrosu Ray Cooney’nin o bildik oyunu Haydi Karına Koş’u sergiliyor. Dönüşümlü olarak iki oyun da devam ediyor. Son yılların en zeki vodvil tarzı komedi yazarlarından biri olarak kabul edilen Ray Cooney İngiliz tiyatrolarında 14 yaşından itibaren oyunculuk, yönetmenlik, yazarlık, sanat yönetmenliği de yapan çok yönlü bir kişilik. Ülkemizde sıkça oynanan komedileri; Zıpçıktı, Rus Gelir Aşka, İkinin Biri, Kaç Baba Kaç, Karmakarışık, Komik Para ve Haydi Karına Koş. Nafile Dünya’nın ironik ve kara güldürüsünden bu komediyle dolantı güldürüsüne geçmiş Bursa Devlet Tiyatrosu. Oyunu Bursa Devlet Tiyatrosu sanatçılarından Ahmet Somers yönetmiş. Bildik aldatma üçgeni içinde geçen oyunda bir taksi şoförünün ikisine de hissettirmeden karısı ve sevgilisi arasında sürdürmeye çalıştığı tatlı hayat ve bu ikili aldatmanın ortaya çıkışı son derece ustalıklı kurulmuş bir dolantıyla sergileniyor.
Babaannem Yüz Yaşında ise Arjantinli yazar Roberta Cossa’nın grotesk, grotesk olduğu kadar da bir kara komedisi. Oyunu Bursa Devlet Tiyatrosu sanatçılarından Mehmet Gökçer yönetmiş. Oyun geçen sezonun oyunu. Bu mevsimde de yineleniyor. Roberta Cossa’nın ilginç ve güçlü metnini Esen Çamurdan Türkçe’ye kazandırmış. Roberta Cossa için; Cossa’nın Arjantin’in grotesk sanatıyla, kimi Avrupa akımlarının özellikle absürd tiyatro ile epik biçem etkisi altında yazan sanatçılar kuşağından olduğu söyleniyor. Oyunun yönetmeni Gökçer oyun kitapçığında oyun hakkında; “ Ekonomik koşullar, yaşam mücadelesinde belimizi bükerken açlık duygusu, doyumsuzluk olgusunu koluna takıp olanaca sevimliliğiyle birbirini büyütmeye devam ediyor. Yeme eylemi hiç şüphesiz insan yaşamının vazgeçilmez gereksinimlerinden biri. Giyinmek de öyle. Her geçen gün yenilenmiş donanımlarıyla ve cazip ödeme koşullarıyla bir tepsi içinde önümüze sunulan televizyonlar, buzdolapları, çamaşır makineleri de… rahat bir yaşam özlemi her birey için haklılığı tartışılmaz bir dürtü. İyi bir ev, güzel eşyalar, bir, belki de iki araba…. Ürettiğimizden çok tüketen bir babaannemiz yoksa hiçbir problemimiz yok demektir. Ama doymak bilmeyen bir babaanneye sahipsek zenginleştiğimizi zannederken giderek fakirleştiğimizi gördüğümüzde belki de çoktan ışıklar sönmüş olacaktır ”. İşte Cossa’nın oyununda da orta halli bir Arjantinli ailenin ışığını söndüren bir devdir adeta babaanne La Nonna. Öylesine doymak bilmezdir ki La Nonna, ailenin maddi sıkıntıları, psikolojik problemleri umurunda değildir. Onun tek yaptığı şey vardır: O da sürekli yemek, ya da “Tıkınmak”… Ailenin bireyleri maddi bir çöküş yaşar. Öylesine bir çöküştür ki bu, çözüm yolu bulamadıkları için dünya değiştirirler birer birer. Ama La Nonna biteviye yer... Hiç aldırış etmeden, tasasız, kaygısız, ne bulursa öğütür. Kapitalizmin doymak bilmez tüketim çılgınlığının grotesk bir simgesidir babaanne La Lonna. Ne yaşı bellidir aslında, ne de cinsiyeti… Bu yüzden başta tüm sevimliliğiyle hem aile, hem de seyirci tarafından hoş görülen La Nonna, aileyi adeta ölüme gönderen bir canavara dönüşür oyunun sonunda.
Oyunu bir grup tiyatro yapan veya yapmayan üniversite öğrencileriyle birlikte sıradan izleyiciyle izledim. Ancak oyunun bu grotesk yapısıyla değil de, salt bir güldürü olarak algılandığını görmek beni üzmekle birlikte düşündürdü de… Oysa oyunda babaanne La Nonna’yı Mehmet Gökçer oynuyordu. Neden bu rolü bir erkek oyuncunun, özellikle oldukça iri görünümlü bir oyuncunun oynadığı sorusu sorulduğunda seyircinin ancak oyunu algılayabildiğini ve o zaman düşündüğünü gözlemledim. Dolayısıyla belki oyunun bu grotesk yanını vurgulayan, La Nonna’yı oynayan erkek oyuncunun, diğer oyuncuların da yardımıyla, yine grotesk bir ortamda, yavaş yavaş bir babaanneye dönüşmesini gösteren bir hazırlık yapılsaydı, seyircinin oyunu daha iyi algılaması sağlanabilirdi diye de düşündüm. Tabii ki Cossa’nın oyunlarında vazgeçilmez bir temel öğe olan Arjantin tangosu eşliğinde…
Doç.Dr. Nurhan TEKEREK
nurhant@uludag.edu.tr
|