|
Başkaları için eğlence olan, sizin için iş olabilir. Gıpta ile bakılan bir iş kolunda onu var eden biri iseniz, sizin gıpta etmeniz söz konusu değildir. Dışarıya yansıyan hoş yüzünün erincini belki bir nebze yaşarsınız, hepsi o kadar. Yaptığınız/yapacağınız eylemi, bütüne sağladığınız katkı olarak değil, üzerinizdeki iş olarak algılar ve değerlendirirsiniz çoğu zaman. Alıcıların genel hoşnutluğunu duymaz, yönelimlerindeki ilgi sizi ilgilendirmez. Siz, başka ayrıntılarda gezinir, nasıl ve ne ile var edildiğiyle ilgilenir, başarı ile sonlandırmadaki huzur erincinizin mutluluğunu duyarsınız kendi payınıza. Tiyatro eylemi içinde, ister oyuncu, ister teknik olarak yer almak, böyle duyguları yaşatır insana. Bu duyguda olduğu gibi, oyun ile turneye çıkmak; görülmemiş olan bir kenti, yöreyi, insanları görmek adına yaptığınız seyahat değil de, iş için gidilmesi zorunlu bir eylemdir sizin için.
Zorunluluğa sessiz başkaldırı,
3-12 Şubat 2006 tarihleri arasında “Sevgili Hayat” oyunu ile yapacağımız Kütahya, Uşak, Burdur, Denizli ve Aydın’ı kapsayan turne öncesi yine yapacağımı yaptım. Nefes nefese, hareket saatini beş dakika geçe otobüse dar atım kendimi. Yetişip yetişmeme korkusu, söz söylenecek, mızmızlanacak endişesi, gerilmeme neden oldu. Evden tiyatroya zamanında gidemeyişime, iki metronun servis dışı edilmesi neden oldu. Çatacak yer arıyorum, muhatap yok karşımda. Olsa da ne kadarını beceririm, o da başka mesele. Kendi kendime kızıyorum. Onbeş dakika önce çıkmış olsam, bütün bu olacaklar başıma gelmeyecek? Ancak, ben bunu hep yapıyorum. Düşününce, zorunluluğa baş kaldırışımın sessiz direnişi gibi geliyor bana. Gitmemeyi haykıramadığımın, ayak sürümenin değişik bir yöntemi. Valizimi son gün ve son dakikada toparlamam, yapacağım işleri son ana bırakmam, bundan olsa gerek. Evden çıkmadan önce mutlaka yaptığım bir işin, yetişmem gereken bir eylemin, yada, telefonla önemli bir görüşmenin oluşu… Bu hengamede yapılması gereken bir çok işi unuttuğum gibi; atlamak zorunda olduğum çokça ayrıntıyı, yetişme telaşından ötürü ortada bıraktığım da...
Seyahat etmeyi sevmeme rağmen, her seferinde geç kalmamın bir nedeni olmalı. Filmi geriye sardığımda zorunlu gidişlerde hep aynı eylem… Evcimen olan ben, evimden ve sevdiklerimden bir başıma ayrılmanın öcünü bu şekilde alıyorum. “Ne işim var uzaklarda?”nın kendime yönelmiş eylem biçimi. Gitmemek, vazgeçmek elimde olmadığı için, ayak sürümeyi kazanım görüyorum. Ayırdında olduğum gitme zorunluluğu, kararlaştırılan yere istemesem de gitmemi sağlıyor. Yani, atasözündeki gibi, hem ağlarım hem giderim.
Gittiğim yerlerde evimin, yatağımın kokusunu ve konumunu aradığım için, her defasında tepe sersemi oluyorum. Güneşin doğuşuna göre yöneldiğim yerde kapıyı bulamayınca, ayrılığın koru düşüyor yüreğime. Hele birde yatağımı yadırgayışım… Uyku tuz biber bana. Üç günlük huzur mühleti gelinceye, turne dönüş demlerini demliyor. Bu turnede ise, böyle bir şansım hiç yok. Bir ilde en çok kaldığımız, iki gün. Sonra, ver elini başka şehir.
Sabah mahmurluğu ayrılık kokuyor…
Muavin bagajımı yerleştirince kapıyor kaputu. Demek bir ben kalmışım gelmedik. Özür diliyorum otobüse girişte. Ortalarda boş bir yer bulup, yerleşiyorum. Gideceğimiz yol 311 km. Eskişehir üzeri Kütahya. Eskişehir yolunu bildiğim için “Cumhuriyet”imi rahat rahat okuyabileceğimi düşünüyorum. Yollar açık olsa da, her tarafın beyaz örtü altında olması, ürpertiyor. Soğuk, tedirgin edici ürpertiyle birleşiyor. Kayıtsız görünsem de, yol çekiyor gözümü. Dikiyorum gözümü yola. Endişelerin, korkuların, ayrılığın dikenleri batmaya başlıyor Ankara’yı terk etmeden.
Çay içimine kadar avareliğe veriyorum kendimi. Hal hatır sorup, yarenlik ediyorum. Arkadaşlardaki sabah mahmurluğu ayrılık kokuyor. Gözlerimi kaçırsam da, Murat takılıyor… Gözlerimin kaçma yetisindeki nedenini biliyorum. Birkaç gün önce haberdar olmuş, konuşamamıştım. Ölümü paylaşmak bana hep ağır gelir. Zorunluluk hissetmesem, elimden geldiğince kaçarım. Bihaber tavır takınırım. Habersizliğimi ne zamana kadar sürdürebilirim ki? Böyle durumlarda yer gök ulak olur, duymak istemediğin kulağının dibinde patlar. Murat, yeni evli. Birkaç aylık. Bizde yevmiyeli. Karısı hamileymiş. Hem de ikiz. İyi giden hamilelik, 8-9 haftasında gitmez olmuş. Nedenini onlarda bilmiyormuş. Sonra, anne karnında bebeklerin öldüğünü öğrenmişler. Bir müdahaleyle bebekler alınmış anne karnından. Annenin durumu şimdilik iyiymiş. Murat, bebeklerine baba olamadığı için üzülürken; eşinin kurtulduğuna seviniyor. Acı ile sevinç, ölüm ve yaşam içi içe aynı bedende!.. Teselli etmeye çalışıyorum… Ne kadar teselli edeceksem? Oysa ayırdındayım, ateşin düştüğü yeri yaktığının. Kendisine ihtiyaç duyan eşini bırakan Murat, şimdi turne yollarında. Tiyatro böyle bir meret. Hep kendiyle evli olmayı şart koşar. Karı kocanın flörtünü bile kıskanır. İhtiyaç duyulan en zor günde bile, insanı kaderiyle yüzüstü bırakır.
Eskişehir’de yemek molası vermeyi kararlaştırıyor turne başkanı Vacide Öksüzcü. Anadolu Üniversitesi, Tiyatro Bölümü mezunu Özlem Tokaslan Eskişehir’de mihmandar olarak meşhur Köfteci Ali’nin yerine götürüyor bizi. Üç saatlik yol beş saat olmuş. Çok acıkmışız. Kolesterol, hayvansal yağ demeden, girişiyoruz yağa banmış ekmeklerle köftelere. Acı biber turşusu, saunadaymış gibi ter attırıyor tüm bedenimden. Sinüslerim sökülüyor acıdan.. Çay, Türk kahvesi derken; “Kürt yemeğini yeyince çarığına bakarmış.” misali, çoğu gayri iradi dışarı çıkmış. Otobüse yürürken, çatılardan sarkan buzullara dikkat uyarısı alıyoruz. Taşıt yolu ile aynı yolu paylaşan tramvayın geçmesi; Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’i anmamıza vesile oluyor. Herkes, hakkında söyleyecek iki kelime buluyor. Önce, Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nden Anadolu Üniversitesi’ne, sonra, Eskişehir’i modern bir kente dönüştürerek, ekine, sanata verdiği değeri ortaya koyuşuna değinerek kulaklarını çınlatıyoruz.
Hava açık ve berrak. Bozkırın bembeyaz örtüsünü tek tük kuru dallara dönüşmüş ağaçlar bozuyor. Anadolu kar altında. Bu örtü, çirkinlikleri kapatan, tertemiz bir kefen… Kefenin yüzü soğuk. Ölümü çağrıştırıyor. Toprağın yüzü ise sıcak ve canlı. Yaşama dair içinde hep umut olan ve çirkinliği örtmeden içinde eritip, arındıran…
Yolun müdahaleyle açıldığı; şarampole yığılı karlardan belli. Emniyet şeridinin olmayışı, yada kar altında kalması, bana karşıdan gelen arabayla çarpışacağız hissini veriyor. Yolların tenhalığını ise, karın varlık sebebidir diye düşünüyorum. Kim bilir? Böyle zamanlarda yolculuğu göze almak, bir çoğunun harcı olamasa gerek.
Kar içindeki çamlık alan, yada orman, karla kaplı olsa da, gösterebildiği yeşiliyle yaşamı haykırıyor. Hayat şu an dallarımda olmasa da, köklerimle tutunduğum toprakta ve onu için için soluyorum. Bu solumam benim için, sizin için… İçinizi serin tutun. Rahat olun. Böyle düşüne dalgın giderken, Porsuk Baraj gölünün bir anda belirmesi, otobüse hareketlilik getiriyor. Göl, dağların orta yerinde doğudan batıya uzanırken; gri maviliği de gitgide beyaza dönüşüyor. Uzaktan donmamış görünen koyu gri yerler, çok derin yerler olsa gerek. Biz batıya ilerledikçe gölün donmuş olduğunu üzerindeki yola benzer izlerden anlıyoruz. İzler, göl üzerinde hareketliliğin varlığını somutluyor. Taşıt izlerinin izlenimi, birkaç gün önce gazete sütunlarında gölde boğulan çocukların trajedisini akla getirirken, bu riskin nasıl göze alındığı hayretiyle tenlerimiz ürperiyor. Uzaktan koyu gri görünen yerler donmamış derinliği olan yerler olsa gerek? Biz batıya ilerledikçe, gölün üzerindeki buz tabakasının git gide beyazlaşan renginden ve üzerinde sıklaşan izlerden kalınlaştığını anlıyoruz. Göl kıyısına konuşlanan konaklama yerleri, lokantalar ve balık tezgahları, görmemiş olsak da usumuzun burgacına kızakların varlığını getiriyor. Gölün koyu griden beyaza dönüşen renk değişiminde ise, kar örtüsü içinde sınırlarını fark ettirmeyecek şekilde eritmiş olduğunu... Ve biz, karın içinde akan gümüş çaylarda, ördekler ile yabanıl kuşları görüyoruz güneşin batmaya yüzünü çevirdiği saatlerde.
Evliya Çelebi’nin Kütahyalı…
Kütahya’ya girişimizde yol ortasında bulunan uyarı tabelası bizi irkiltiyor. “Evliya Çelebi’nin Kütahyalı olduğunu biliyor muydunuz?” (Cümleyi kayda geçirmediğim için birebir olmayabilir.) Tabela ikinci bir görevi daha yerine getiriyor. Kütahya’nın çinileriyle... Tabela, büyük ve çini bir pano. Uyarı tabelasında bir de alt metinin düşünülmüş olması beni mutlandırıyor. Kütahya tipik bir orta Anadolu kenti. Otobüsle oteli ararken bir çok çini süsleme, pano ve tabela görüp okuyorum. “Kütahya Valiliği” yazısı da binanın alnında çini pano olarak dizayn edilmiş. Osmanlı mimarisini çağrıştıran yeni yapılar, çeşme, park ve yol süslemeleri de çinilerle kaplı. Eski olmayı çağrıştıran bu yeni tarz, eskiyi koruyup kollamanın sadakatinden çok, körü körüne hayranlığın bir ifadesi gibi gelmeye başlıyor geçen zamanda. Bu, şehre şablon bir damganın basılması gibi bir şey. Damga, özenle ve yerli yerine basılmadığı için; tarihe şahitlik edecek kıymetli olan unsurlar da arada yok edilerek kıymetsizleştiriliyor.
Bir zamanlar yabancısı olmadığım, Ankara’da soluyarak tanıklık ettiğim karbon monoksit gazı Kütahya’yı tümden sarmış. Şehrin havası ağır ve pis kokuyor. Çatı üzerlerindeki kırk santimi bulan kar ve saçaklardan sarkan buzullar, Erzurum’u çağrıştırıyor. Daha sonra öğreniyoruz ki; Kütahya yörenin en soğuk şehri. Hava kirliliğinin ortadan kalkmasını, doğalgazın yaygınlaşmasına bağlamışlar.
Otele varışımızla yeni bir hayat başlıyor bizim için. On günlük göçerlik. İki gün buradayız. Odaları görünce gitmenin kutsallığını ve yücelini düşünüyorum. Odaya girer girmez Ankara’yı arıyorum. Oğlumla konuşup, saatler bulan ayrılığın hasretini gideriyoruz. Şimdiden ensesinin ve gıdığının kokusunu özlediğimi, can yoldaşımın benim için oralardan öpmesini söylüyorum. Ve sonra günümü ve gördüklerimi ayrıntılandırıyorum.
İşimizin olmaması ve akşama, otelin yemek ikramının olması bizi rahata sürüklüyor Bir sonraki gün, matine ve suare olarak iki oyun planlanmışsa da, matinemiz iptal ediliyor. Oynayacağımız salon belediyenin. Belediyenin geniş bir amatör tiyatro grubu var. Onların sabah çocuk oyunları, öğleden sonra da matineleri varmış. Bizim için matinelerini iptal etseler de, çocuk oyunlarını oynayacaklarmış. Saat 12.00’de salonu teslim edebilecekler. İki üç saat içinde matineyi yetiştirmenin olanağı yok. Salon üçüncü katta ve asansörsüz. Dekor ve ışık suareye ancak yetiştirilebilir. Sonra öğreniyoruz ki matine biletleri hiç satılmadığı gibi, suareye de çok az bilet satılmış. Ankara’da masa başında ahkam kesip plan yapmak, Anadolu gerçeğine hiç mi hiç benzemiyor! Sorun yerinde ve yüz yüze kalan için sorundur!
Yürekleri, bozkırda biten deve dikenleri için değil, yediveren gülleri açsın diye sundukları toprak
Önce, il kültür müdürü olarak algıladığımız, sonra, belediye kültür müdürü olduğunu öğrendiğimiz tiyatro severin dostluğunu görüyoruz. İl kültür müdürü yerine, sorumluluğu o sahiplenmiş. Akşama oyunları var. Haldun Taner’in “Keşanlı Ali Destanı”nı oynuyorlar. Davet ediyor tüm grubu. Grup yorgun ve gönülsüz. On günlük turne maraton ise, lüverden fırlama grup için önemli olmalı. Dostumuzun ısrarının arkası gelmiyor. Ben gitmeyi düşünüyorum. Amatörlükte, değer verilen konukları beklemenin ne menem şey olduğunu yaşadıklarımdan biliyorum. Oteldeki yemek saati değiştirilince tüm grup oyunu izlemeye gidiyoruz. Salon, soğuk üstelik de dolu değil. Genç yürekler, önemli konukları için kendilerini paralanıyorlar. Diksiyondan oyunculuğa, tasarımdan rejiye, farkında olmasalar da yanlışları sırıtıyor. Ancak, bu yanlışları bertaraf eden kocaman yürekleri var. Bu yürekler, soğuğa, elverişsiz koşullara ve ilgisizliğe karşı da direniyorlar. Yürekleri bozkırda biten deve dikenleri için değil, yediveren gülleri açsın diye sundukları toprak misali. Bunun için izlenmeye ve kutlanmaya değerler.
Bir gün sonraki ve önümüzdeki beş oyunu düşünüp buz gibi salonda izlemeyi göze alamayanlar arada otele dönüyorlar. Bir gurup arkadaşla ikinci perdeyi de izliyoruz. Çıkışta, kutlamamız kaçınılmaz olduğu için kulise girmek ve iki laf etmek bana düşüyor. Ben, güllere toprak olan yüreklerine teşekkür ettikten sonra, sorumlularına çok bariz yanlışlarını ifade edip, küçük eleştirilerimi yapıyorum. İnsanın doğasındaki eleştiriye kapalılık, kaçırdıkları gözlerinden ve yüzlerindeki ifadedeki mutsuzluktan belli oluyor. Oysa, benim için bir sorumluluk ve zorunluluk olan genel çerçevedeki eleştiri; onların ana yoldan sapmamalarının yol işaretleri. Ne kadarı bunu kale aldılar, algıladılar ve dinlediler bilemem.
Günlerden 4 Şubat Cumartesi. Dekor kurulup ışık yapıldıktan sonra yerleşme provası alınacak. Bir gün önce kaçamak baktığım ses sistemi, işimin çok olmadığını gösterdi. Mini Diskleri (MD) olmadığı için, miksere bağlayacağım iki alet sorunumu çözmüş olacak. Yönetmen, sayın Vacide Öksüzcü’nün akşamdan söylediği yerel televizyona gitme işini, işimin olmaması sebebiyle kabul ediyorum. Hatta zamanımın kalacağını düşünerek müzeyi gezmeyi dahi tasarlıyorum. Kahvaltı sonrası, belediye kültür müdürü bizi otelden alarak televizyona götürüyor. Hava, soğuk ve kirli. Soluduğumuz karbon monoksit genzimizi yakıyor. Yerler buz. Çatılardan her an düşebilecek sarkıtlar… Televizyon binasının kapısını açıp içeri girince soğuk yüzümüze çarpıyor. Kaloriferlerin yanmadığını anlamamak mümkün değil. Merdiven koridorunun duvarları birbuçuk metreye yakını çinilerle kaplı. Girdiğimiz katın zemini çıplak ve seramik. Televizyon müdürünün odasına alıyorlar. Konuşkan, hoş sohbet gazeteci kökenli müdür çay ikramında bulunuyor. Fincanlar soğuk. Çay gelirken soğuyor. Elektrik ısıtıcısını, takırdamaya başlayan Vacide hanımdan yana çekiyorum. Tanışma, oyun, Kütahya, genel minval derken; kameraman elinde kamerasıyla odaya girip çekim hazırlıklarını yapıyor. Yayın yerel. Ancak, internet üzerinden dünyaya yayılıyor. Gelecekteki planları ise, uyduyla her yerde izlenebilirliğe ulaşmak. Ne mi konuştuk? Çekim öncesi sohbetin daha genişçesini yayın kuralları içinde dillendirmeye çalıştık. Tiyatro izleği üzerinden, kültür (ekin), Anadolu’ya her yönüyle sahip çıkma, ulusal ve evrenselde Anadolu’nun zenginliğinin önemi ve yeri, oyunumuza izleyici daveti ile Kütahya’daki amatör tiyatro grubuna izleyici olarak sahip çıkılması, diye özetlenebilir.
Televizyon müdürü, çekim sonrası, görmemizi istediği ünlü konağa gitmekte ısrar ediyorsa da, biz tiyatroya dönüyoruz. Gişeden elli biletin satıldığını öğreniyoruz. İl kültür müdürü ortalıklarda yok. “Akşama dolar, dolar…” diyenlerin yüzünde belirgin bir endişe var. Gelen gidenin olmadığı yerde aynı kanıyı biz de taşıyoruz. Gittiğimiz yerlerdeki dolu salonları burada görmemek bizi oldukça üzüyor. Yüz bine yakın nüfuslu bir kentte beşyüz kişilik solunun dolmaması, bir şeylerin ters gittiğinin işareti!
Sahnenin binanın üçüncü katında olması, nasıl bir mimari estetik ve işleve hizmet ettiğinin soru kıskacındayız. İnsanlar, kan ter içinde dar koridorlardan ve merdivenlerden dekor ve aksesuar taşıyorlar üçüncü kata. İki kişinin taşımakta güçlük çektiği döner yan panoların yukarı çıkarılması kararı, insanların dirençlerinin kırılmasına neden oluyor. Amatör guruptan bir kısım oyuncu da yardıma gelmiş. Özlem Tokaslan ile Aslı Kılan bir taraftan ısınırken, diğer taraftan sohbetteler amatör grupla. Işıkçılar, ışık yetiştirme telaşında habire spot asıyorlar. Geceden yakılmaya başlanan kalorifer, binanın soğuğunu nispeten kırsa da, hala yeterli bir sıcaklık yok. Sahne ise daha da soğuk. Belediye teknisyenleri, salondaki çelik radyatörleri panel radyatörlerle değiştirme uğraşındalar. Gözle görülen, kulakla duyulan bu karmaşanın kendine has bir düzeni var. Herkes, ne yaptığını/yapacağını bildiği için, en iyiyi en kısa sürede yapma telaşında didinip duruyorlar.
Daha önce amatör grupla sohbet niteliğinde kararlaştırılan söyleşiye protokol dinlenme odasında başlıyoruz. Özlem ve Aslı sahnede ısınırken yaptıkları sohbetle, görevlerini savdıklarını belirterek oyun hazırlıklarına başlıyorlar. Ben, Vacide hanımın gözünden kaybolmaya çalışırken; belediye kültür müdürü toplantı salonuna sokuyor. Vacide Öksüzcü, Betil Özkan Akışık ve ben gurubun karşısındayız. Özel ve genele dair, tiyatro, tiyatro sorunları ve eğitimi, amatörlük… vb soruları yanıtlarken, sanatı ve sanatçıyı tartışıyoruz.
Oyunun başlamasına yakın, söyleşiyi noktalarken son hazırlıları ve kontrollerimi yapıyorum. Bu arada birileri İl Kültür Müdürünü, Vacide hanıma tanıştırıyor. İlgisizlik ve izleyiciye ulaşamamanın nedenini sorunca; kendinden emin, ancak, kaçamak yanıt veriyor. Halk, kendi anlayışına uygun oyunlar bekliyormuş. Devlet Tiyatrosu, bunu gözetmeliymiş! Daha önceki oyunlarda umduklarını bulamayan halk, tiyatroya soğumuş.(…) Usuma, bu düşünceyi sorgulayıcı sorular geliyor. O ilde ilk kez sanatsal faaliyette bulunacak bir oyunun, kendi anlayışlarına uymadığının kararına nasıl oluyor da önceden varabiliyorlar? Anlayış diye kastedilen, kimlerin düşünceleri? Devlet Tiyatrolarının gözetmesini istedikleri gizli sansür ne? Bu oyun; Çankırı’da ,Van’da, Gaziantep’de birden çok kapalı gişe oynamışken; oradaki halkın anlayışından şüphe mi etmek gerek? Bana göre, müdür bey, sorumsuzluğunu, ilgisizliğini tiyatroyla başının hoşnutsuzluğunu örtmek için öznel düşüncesini genelliyor. Biz de müdür beyin düşüncesine elimizde olmadan payanda oluyoruz. Aslı ve Özlem’in şartlara uyum zorunluluğundan yarattıkları yeni tarz, müdür bey ve kastettiği anlayışı hoşnut edecek cinsten. Kızlar, soğuğa karşı önlem olarak, gündüzden ten rengi yün fanilalar almışlar. İzinle giyilen fanilaların üzerine, japone kollu ve biraz dekolte, döneme ait oyun kostümleri sahne ışığında bembeyaz görününce, bana göre çirkin, bazılarının anlayışına göre edepli yeni bir tarz yaratılmış olduğunun farkında bile değiller. Sahnede, çaresizlikten bedenlerini satmak zorunda kalan oyun kişilerinin çelişik giyim tarzları işlevini yerine getirmemiş olsa da, edepli ve namuslu olmayı örtmeye indirgediği için işlevli ve memnun edici olsa gerek? Elde olmayarak yapılan bu özveriye rağmen, salon, parasız davetlilerle birlikte yarı dolulukta.
“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.”
Günlerden Pazar, 5 Şubat 2006. Kütahya’dan Afyon üzeri Uşak 208 km. Kahvaltı sonrası saat10.00’da hareket ediyoruz. İkibuçuk saat içinde varacağımız hesaplanılıyor. Akşama oyun var. Hava soğuk ve sisli. Şehirden çıkınca, sis varlığını daha da belirgin hissettiriyor.
Uzun zamandır her tarafın bembeyaz ve sisli olduğu bir kış yolculuğu yapmamışım. Bu manzara karşısında, doğduğum toprakların karlı günlerini ve büyüklerin kulaklara küpe tembihini anımsıyorum. “Kurt dumanlı havayı sever.” Bu tembih kurtlara yem olmamak için, büyüklerin küçüklere bir öğüdü olarak nesilden nesile aktarılandı. Derin anlamı ise, büyümeye ve kendi öngörüsüne bırakılırdı. Çocuklar, kulaklara küpe bu sözle, yolculuklarında tetik dururken, korunma ve saldırma taktikleri geliştirirlerdi. Çocukluğumdaki kurtların saldırı konumları gözümün önünde siluetleşince, irkiliyorum. İrkilme, yadıma, yarıyıl tatillerindeki köy yolculuklarımı düşürüyor usuma. Bu sis, o dönem yaşadığım sislerden değilse de, bir kaç on metrelik ufku olan bulut kümesi içindeyiz sanki. Önümüzdeki yol, sonu sis bulutu içinde kaybolan, gittikçe uzayan, uzadıkça da sonsuzlaşan bir yol. Ağırlaşan yol, sürat yapmamızı engellerken, yolculuğumuzu uzatıyor. Yol kenarında kıvrımlı dizilişleriyle, dere kenarına konuşlandıkları anlaşılan kardan ağaçlar, keyif veriyorlar. “Söğüt olsalar gerek” diye düşünürken, kırağıyla kaplı sarkık dallarıyla apaklıkları insanı büyülüyor. Bu kadar kırağıyla kaplanmışlıkları şaşırtıyor insanı. Kırağının yoğunluğu sayesinde, yüksek gerilim hatlarının metalik yüzü de, bembeyazlıktan nasibini almış. Afyona varışımızla sanki iklim değişiyor. Kar olsa da, soğuğun yüzü kırılıyor ve sis kalkıyor ortadan.
Uşak’a çiseleyen yağmur altında giriyoruz. Konaklayacağımız otel, defalarca geçip gittiğim yolun yüz metre ilerisinde. Otel temiz ve uygar. Nefes alıyoruz. Valizlerimizi bırakıp oyunu oynayacağımız salona gidiyoruz. Salon, şehir merkezinin dışında. Geniş bir fuayesi, kilimler serili soyunma odaları, sahneyle aynı seviyede kamyonun yanaşabildiği kısa koridor, derinliği ve sahne ağzı genişliği uygun sahnesi, orta büyüklükteki elverişli ve uygar seyir yeri ile tiyatro, içimizi ısıtıyor. Tek kusur, oyun anında sahne arkasına bina dışından ulaşıyor olması.
Dekorun kurulumu ve hazırlıkların bitimiyle, ışıkçı arkadaşlarımıza terk ediyoruz tiyatroyu. Işıktan, Memduh Yazar arkadaşımız yatalak hasta. Ağır bir grip geçiriyor. Günlerdir antibiyotik aldığı halde sağalamadı. Otele dönüp dinlenmesini istiyoruz, “Arkadaşlara ayıp olur. Yalnız bırakmayayım…” düşüncesiyle dönmüyor.
Tiyatroya giderken Arkeoloji müzesini görmüştüm. Otele de yakındı. Kısıtlı zamanım olsa da, gezmeyi kafama koymuştum. Müzeye giderken yolumun üzerindeki Atatürk anıtı ilgimi çekiyor. Kompozisyon olarak hem heybetli, hem de zengin. Anıt, iki ayrı kompozisyonla yüklü. İlk bakışta Ulusal Kurtuluş Savaşı ve önderiyle bütünleşmiş bir halkın, geleceğe umutla bakan birlikteliğin dirençli görkemi var. Geçmiş ve gelecek iki ayrı yöne bakıyor.Geçmişte, kağnı ve bu kağnıyı çekmek ile itmekte olan Anadolu köylü kadınları kompoze edilmiş. Anadolu kadınları, cefalı, dirençli ve olmazı olduran güçlerine güç katarak, öküzlerin dermansızlığına derman oluyorlar sanki. Öküzler de, var olmanın, işe yaramanın, dayanmanın nirengi noktasındalar. Ortada sonsuzluğu simgeleyen dikey bir kaide var. Bu sonsuzluk önünde gelecek kurulu ve yüzü halka dönük. Anıtın yazı yaftası da bu yönde. Üzerinde, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” Atatürk’ün sav sözü yer alıyor. İçim göneniyor. Uşak’ın ekine dönük aydın yüzü mutlandırıyor beni. Bir arkadaşım katılıyor fotoğraf çekme mutluluğuma ve sonra müzeye yönleniyoruz. Müze görevlileri güler yüzle karşılıyorlar, ancak, mesai saatlerinin bitmek üzere olduğu ikazını yapmadan da edemiyorlar. Bu hoşnut karşılamanın arka planı, aynı bakanlık elemanı ve Ankara’dan geliyor oluşumuzun yanı sıra, kapısı çalınmayan bir mekana yolunu şaşıranın düşmesindeki yakın ilgi gibi geliyor bana. Çarçabuk dolanıyoruz. Steller, lahitler, toprak kap kacaklar, testiler, cam eserler, idoller… gözümüzün önünden ayrıntıdan uzak şerit gibi geçiyorlar. Bir seksiyon hızımızı kesiyor. Ben takılı kalıyorum güzelliğine ve ihtişamına. Günümüzde olmayacak ayrıntı ve narin işçilik dimağımı durduruyor. Taş boncuklar, altın işlemeler ve taşların göz alıcı doğal şekilleri… Kıymetli taşlardan ve altından oluşturulan palamut kolye... Gözümü alamadığım için bilgi yazısına yönelemiyorum. Görevli yaklaşınca hızlanmak geçiyor içimden, ama nafile. Hayranlığım ve büyülenmişliğim beni esir alıyor. Görevli, “Gördüğünüz eserler Karun hazinesine ait.” deyince; beynimde şimşekler çakıyor. Cumhuriyet gazetesi yazarı sayın Özgen Acar’ın bu konuda yazdığı yazılardan; yıllarca sürdürdüğü dirençli mücadelesi ve azmi sayesinde ABD metropoliten müzesinden gelen eserlerin öyküsü düşüyor belleğime. Şimdi karşısında durduğum eserler, demek bahsini okuduğum eserler. Sayın Özgen Acar’ın başlattığı haklı mücadelesinin kazanımını keyifle paylaşmak, bir Cumhuriyet okuru olarak, yüreğimin heyecandan kanatlanarak uçtuğu duygusunu duyumsatıyor bana. Görevlinin, konukseverliğinden, yardımlarından ve uzatmış olduğu süreden ötürü biz de onu oyuna davet ediyoruz. Davetimizi çok istemesine rağmen kibarca ret ediyor. Eşi hastaymış! Mesai sonrası hastaneye, eşinin yanına gidecekmiş. Aceleci davranmasının nedeni buymuş.
Zamansızlık, Merkez Bozkurt Mahallesinde bulunduğunu öğrendiğim Atatürk ve Etnografya Müzesini görmemi engelliyor. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Yunan Başkomutanı Trikopisi’nin esir olarak Atatürk’ün huzuruna çıkarıldığı mekan olan bu müzeyi görememenin ezikliğini yaşıyorum. Bu kısıtlı zaman zarfında da, muhteşem eserleri görmenin mutluğunu… Politikacıların “önce karın, sonra sanat gelir.” beyin yıkamalarındaki dayatmalarına inat, görkemli şaheserlerin verdiği moral doyumla, karnımın açlığını ancak otel yolunda hissediyorum. Yaşadığım bu keyif veren güzelliği; Ezo Gelin lokantasında küçük bir ziyafetle taçlandırıyorum.
Yağmurlu havalarda uyuyamam
Günlerden 6 Şubat 2006 Pazartesi. Yağmurla uyanıyorum güne. Gece boyu, yağmur oluklarının dinmeyen sesi uyutmuyor beni. Her şeye rağmen tükenen gün sevincimi artırıyor. Gece oğlumla da konuşmuşum ki… Kahvaltı sonrası Uşak’tan Burdur’a 172 kilometrelik. yolumuz var. Burdur, 57 gün askerlik yaptığım yer. Burdur’a gidişim, buruk geçen günlerimi yad etmeye de vesile olacak. Yol boyu çiseleyerek süren yağmur, hüzün veriyor. Bulutların incecik sızımlı gözyaşları oğluma bir şiir yazmayı düşürüyor usuma. Kıvranıyor, kıvrandırıyor bedenimi. Diziyorum kelimeleri ve cümleleri yan yana ve alt alta.
Yağmurlu havalarda uyuyamam./Hele bir de rüzgar esiyorsa./Uğultusu silleleşir kulaklarımda./Dayanamam göğün gözyaşlarına./Düşmedeki sahipsizlik ben olurum./Kimsesizlik, çaresizlik düşer aklıma./Yalnızlaşır bedenim./Hüznüm büyür omuzlarımda./Taşıyamam./Yüreğim acır incecik yerinde./Sen olursun sızım./Gözünün yaşı yağmur mudur ne./Ben mi karışmışım yağmura./Yağmur mu bana./Uzaklarda./Çok uzaklarda./Ve senden ayrı./Üşürüm yatağımda./Soğuk./Ve yağmur sesi./Çisenti altında ben./Ses ölgün./Ve kimsesiz./Tokmaklanır bedenim yatağımda./Hay olaydın./Sen olaydın./Yalnızlığımı paylaşan./Erguvani renk olaydın./Gıdığındaki koku olaydın./Düşeydin yollara./Uykumu böleydin./Yağmurlu havalarda uyuyamam./Hele bir de rüzgar esiyorsa./
Kalabalık içindeki yalnızlıkta bu kadar şiir yazılabilir. Buna şiir denirse? Burnumun direği, gıdığının ve ense kökünün kokusunun çaresizliğine sızlıyorsa; her şey kopuk ve parçalıdır demek. Tıpkı şiir misali dizilen sözcükler gibi. Zorlamaya gelmez bütünü oluşturmak. Çaresizlik değil midir bütünü oluşturmayan ayrılık?
Yol, şehirlerarası ana yol olmadığı için, bir tedirginlik var üzerimizde. Okuduğum kitaptan ikide bir gözümü alıp yola dikiyorum. Seyrediyorum Anadolu’mun dağlarını vadilerini, ormanlarını haritada olmayan çaylarını ve göllerini. Gölün kenarındaki yalıyı anıştıran köy evleri ve suya olan yakınlıkları hayli şaşırtıyor beni. Yakınlık, su baskınlarını düşürse de aklıma, yaz aylarındaki hoşluğu canlanıyor gözümde. İsmini dahi öğrenemediğim bu göl, Burdur’a sahil havasını veren Burdur Gölü’nü çağrıştırıyor bana. Askerliğim sırasında aktarılan bilgilerden, Burdur Gölü’nün arsenikli olduğu için girilmediğini, küçük bir balık türünün yaşadığını ve yenmediğini, nesli tükenmekte olan dikkuyruk ördeğinin bu balıkla beslendiğini ve konaklama ile yaşama alanının göl olduğunu hatırlıyorum. Gölün doğu yönündeki ucuna dağlardan inerken; sağa kıvrılan keskin virajda otobüsümüz savruluyor. Sağ, sol, sağ derken son anda toparlanıyoruz devrilmekten. Herkesin beyni yerinden fırlıyor, kaptan azarlanıyor. Parlayan asfalttan, kaygan olduğu belli olan viraja süratle girilmesi kaptanın cahil cesareti. Ustayım diyen şoförün en son yapması gereken hareket bu. Burdur’a yakın olmamız, tedirginliğimizi ve korkumuzu kısa sürede unutturuyor.
Öğlen saatinde Burdur’dayız. O dönem gezdiğim cadde ve sokaklar bana şimdi hem tanıdık hem de yabancı. Otel şehir merkezinde. Bir başka gurup otelden yeni ayrıldığı için temizlik bitirilmemiş. Bekliyoruz. Temizliği biten odaların anahtarı veriliyor bir bir. Odaların küçüklüğü herkesin şikayeti… Bir saate yakın süre sonra, en son ben alıyorum anahtarımı. Oda diye açtığım kapı, hücreyi akla getiriyor. Telefonla oda değiştirmenin olası olup olmadığını soruyorum. Maalesef. Tek kişilik odaların tümünün aynı tip olduğu ve boş oda kalmadığı yanıtını alıyorum. İstemeye istemeye, iki günlük kaderime razı oluyorum, şikayetçi arkadaşlarım gibi.
Tiyatro otele yakın ve şehrin göbeğinde. Belediye kültür salonu. Yakın zamana kadar sinema solunu olarak kullanılmış. Sahne, iki kapıyla dışarıya bağlansa da, derinliği ve kulisleri olmayan üç tarafı kör duvarlı boş bir oda görünümünde. Biletler tükense de, yer soranların ardı arkası kesilmiyor. Talebi, salonun karşılaması olası değil. Oyunu bu dar mekana sıkıştırmak zor. “Ne yapabiliriz? Nasıl yapabiliriz?” tartışmaları sürerken var olan ikinci bir salon görülmeye gidiliyor. Bakılan salon, sahne olarak belediye salonundan da küçük olduğu için çaresizlik içinde çare aranıyor. Yönetmenimiz, dekoru, sığdığı kadarıyla azaltarak, oyunun oynanmasına karar veriyor. Azaltılmış dekorun kurulmuş hali, kulislerde insanların zor hareket edebileceği boşluklar bırakıyor. Kuliste sığabileceğim yer olmadığı için, ses sistemini, sahne ağzı önünde, izleyici koltuklarının başladığı yerin kenarına kurmaya karar veriyorum. Oyun, bir gün sonra.
Askerken arkadaşlarımla arşınladığımız caddeyi tek başıma arşınlıyorum. Askerdeki alışkanlık üzere caddenin devamını merak etmeden gerisin geri dönüyorum. Şehrin yüzü hiç değişmemiş.Her şeyiyle yenilendiği belli olan küçük bir dinlenme parkı görüyorum. Yanı başında, eski, fakat yeni restore edilmiş bina takılıyor gözüme. Yöneliyorum, müze karşıma çıkıyor. Günlerden pazartesi olduğu için müze kapalı. Kimliğimi beyanla izin alıyorum bekçiden, dalıyorum bahçesine. Her müzede olduğu gibi, bir çok tarihi parça açık havada görücüye çıkarılmış. Tadımlık tuzağı! Yalnızlık paylaşıyoruz baş başa bin yıllar öncesinden kalan eserlerle. Dillerini kah anlıyorum, kah anlamıyorum. İçini görmemiş olsam da, bakımlı yüzü, tertemiz bahçesi ve içindeki tarihi eserleriyle güzel bir müze havası soluyorum. Karar veriyorum bahçeyi gezdikten sonra, “Yarın ilk işim seni gezmek olacak” diyor ve ayrılıyorum.
Aphrodite’e vurulmamak olur mu?
Saat 10.30 bizim için geç olsa da, Burdurlular için hayli erken olmuş olacak ki, bizden önce gelen olmamış müzeye. Kahvaltıda müzeye gideceğimi öğrenen Memduh Yazar ve Hande Özbay ile birlikte gidiyoruz. - Memduh sağlığına kavuşmuş - Yada, yanı başında durup duran müzeye nasıl olsa bir gün yolları düşer diye, ömürlerinin tükenmediğini zannediyorlar. Böyle yabancılaşmıyor muyuz yaşadığımız kente? Birazcık olsun, solumak için gayret sarf ediyor muyuz? Tanımaya çalıyor muyuz yaşadığımız kenti?
Güler yüzlü müze memuresi karşılıyor bizi. Aynı kurumdan ve misafir olmanın hoş karşılanmışlığıyla mühürlü kapıyı bizim için açıyor. İlk kez öğreniyorum. Müzelerin kapıları, hırsızlığa ve soyguna karşı, mesai saati sonunda kilitlendikten sonra mühürleniyor ve bir gün sonra tutanakla açılıyormuş! Müzenin başka görevlileri de katılıyorlar ilk bilgilendirmelere. Zengin olan müzenin üst katı, düzenleme yapılmadığı için ziyaretçilere kapalı. Geziyoruz Memduh’la, tarihin asırlık sayfalarını bir bir devirerek. Bilgilenme sohbetimizin sesi müzenin diğer köşelerinde yankılanıyor. Bizden başka kimse olmadığı için rahatız. Üç büyük mermer heykel önünde kalıyoruz. İkisi, Dionysos ve Satyr ortalarında ise (hafızam inşallah beni yanıltmıyordur.) Aphrodite. Oranlama, kompozisyon ve estetik tasvirleriyle kusursuz ve görkemliler. Aphrodite’e vuruluyorum. Aphrodite’e kim vurulmaz, demeyin. Aphrodite’in güzelliğinin albenisinin ötesinde, o çağda transparan betimlemenin mermer üzerinde bu kadar gerçekçi işlenmesi, heykel sanatının ulaştığı nokta bakımından beni büyülüyor. Bu, ayrıntıya takılıp kalmamak, büyülenmemek elde değil. Önlerinden ayrılırken, üç heykelin güzellikleri yerleşiyor beynime. Gezinin sonlarına doğru tanıdık sesler duymaya başlıyorum. Gruptan başka arkadaşların olduğunu görüyorum. Bu sesler zaman ilerledikçe çoğalmaya başlıyor. Bahçeye çıktığımda yeni yeni gelenleri görüyorum. Etkilenme de olsa, yaptığım öncülük gönendiriyor beni. Yadıma İsmail Karasaç arkadaşım düşüyor. Müze bahçesinde ellerimizde çay bardaklarımız, usun anımsayabildiği oranda anlatılan mitolojik öyküler ve fikir jimnastiğinin tatlı sohbeti…
Otele dönerken, birkaç on metre ötedeki tepenin başında bulunan temeli 712 yıl önceye dayanan Ulu Cami’yi geziyoruz. Hayıflanıyorum aslına sadık olmayan onarımlar gördüğüne. Özgün halini görmek isteği geçiyor içimden. Sonra, “peki nasıl kalırdı ayakta yedi asır?” diye soruyorum kendi kendime. Yanıtsız bırakıyorum sorumu.Ve yanı başındaki saat kulesinin etrafını turluyorum. Saat çalışıyor, zamanı kayda almadan.
Burdurluların tiyatroya ilgilerini gözlemleyebiliyorum. Bir gün önceden biletlerin bittiğini öğrenmiştim. Oyun anına kadar bilet soranlar da olmuyor değil. Parterdeki ara boşluğa konulan onlarca sandalye, talebi yine de karşılamıyor. İnsanlar ayakta. Küçük çocuklarından ötürü giremeyen aileler görüyorum. Çocuklar üzgün ve ağlamaklı. Yaşları sekizi göstermeyen birkaç çocuğun gözlerinde ise, içeri girmenin mutluluğunu okuyorum. Oyun başlayınca izleyicilerin içinde oyunun hem çalışanı hem izleyeniyim.
Lapa lapa yağan kar, romantizmi depreştiriyor
Günlerden 8 Şubat Çarşamba. Lapa lapa kar yağışı altında biniyoruz otobüse. Hava ılık. Gideceğimiz yer Denizli ve 150 km. İki saat içinde varacağımız söyleniyor. Şehirden çıkınca, dağlar görünmez oluyor. Yoğun kar yağışı görüş alanımızı daraltıyor. Karın örtmeye başladığı otların üzerinden serçeler kanatlanıyor. Yem bulma derdine düşmüş kuşların beyaz örtüdeki çırpınışlarına dalmışken; bir türkü yankılanıyor yanı başımda. “Derdim çoktur hangisine yanayım.” Çok geçmeden, insanların toplaşmalarından yeni gerçekleşmiş olduğu belli kazayı görünce, karın ciddiyetini ve handikabını kavramaya başlıyoruz. Bir gün önce baharı yaşarken, şu an Akdeniz’de doğuya özgü kara kışı yaşıyoruz. Anadolum sen ne güzelsin, bir yanın kar boran, bir yanın gül gülistan.
Ana yoldan kestirmeye saptıktan birkaç kilometre sonra duruyoruz. Önümüzdeki araç zincir takarken, tırmanışa geçen tır, çıkamadığı yokuştan gerisin geri geliyor. Zincir takan aracı beklerken, çay içip karın ve kartopunun keyfini çıkaranlarımız oluyor. Lapa lapa yağan kar, insandaki romantizmi depreştirecek güçte. Aslı ve Betil hanımın kar altındaki yürüyüşleri bir tablo gibi siluetleşirken bakmanın keyfi doyumsuz oluyor. Önümüzdeki TIR’ın zincirsiz denemeleri karşılık bulamayınca, zorunluluktan zincir takıyoruz.Yolun başında başlayan olumsuzluklar usuma kötü senaryolar düşürüyor. On kilometre gitmeden, kamyonumuzun yolda kaldığını görüyorum. Zincir takılması gerek. İnsanlar yardıma gidiyorlar. Uzun uğraşlardan sonra kamyonun zinciri takılırken, otobüsün sökülen zinciri tekrar takılıyor. Kamyon önümüze geçince yola koyuluyoruz. Beşyüz metre gitmeden kamyon tekrar duruyor. İnenler, dingil basmadığı için zincirin işe yaramadığını söylüyorlar. Dingilin basması için tekerin havası alınıyor. Bu işlem yapılırken, karayollarının aracı karı küreyerek geçiyor. Yolun sahipsiz olmadığını öğrenmek ve onbeş santimlik karın kürenmiş olması içimizi ferahlatıyor. Yardıma inen çocukların geri dönüşleri tüylerimizi ürpertiyor. Çıkardıkları kazaklarının altındaki gömlekleri ve atletleri sırılsıklam. Hareketimizin birkaç kilometre sonrasında kamyon tekrar duruyor. Bu sefer duruş nedeni; iyi takılamayan zincirin iki tekerlek arasına sıkışmış olması. Büyük uğraşlardan sonra tekerlekler sökülmeden zincir sıkıştığı yerden çıkarılıyor. On kilometreden fazla yol aldıktan sonra duruyoruz. Bu seferki duruşun nedeni, iyileşen yol şartlarından dolayı engel teşkil eden zincirlerin sökülmesi. Dur-kalk, in-bin ve yardım edenlerin yorgunluğu, çay servisinin yapılmasını şart koşuyor. Selda gölünü geçerken sıcak otobüsümüzün ve rahatlayan yolun huzuruyla çaylarımızı yudumluyoruz. Gölün mavisi soğuktan morarmış gibi. Ördek olduklarını zannettiğim birkaç kuş, suyun üstünde. Gölün kenarındaki konaklama yerlerinin yanı sıra kapısı açık sahipsiz evler ilgimi çekiyor. İnsanların sahip olma duygularındaki kirlilik ve doyumsuzluk kafamı kurcalıyor. Kar, çam ormanının yüzüne aklar düşürmüş. Orman bembeyaz olmasa da, yeşil beyaza boyalı. Denizli’ye seksen kilometre kala, yol üzerindeki karlar kalkıyor. Dağların tepelerindeki kar, uzaktan kendini gösteriyor. Sis ise, utangaç, yüzünü gizleme çabası içinde. Dağ başındaki benzin istasyonunda verdiğimiz ihtiyaç molasında, defne yaprağı topluyoruz. Beş saatlik bir yolculuk sonrasında Denizli’ye varıyoruz.
Hava soğuk. Bizi karşılayanlar, gördükleri karın, Denizli’nin son otuz yıldaki en büyük karı olduğunu söylüyorlar. Odama çıkıyorum. Benden haber bekleyenlerin merak içerisinde olduklarını biliyorum. Burdur’dan sonra odam saray gibi. Evin telefonunu çaldırıp kapatıyorum. Beni Ankara’dan arıyorlar. Canyoldaşım ve Algım’la görüşüyorum. Yolculuğumu ve ayrılığın ne menem bir şey olduğunu anlatıyorum. Korkularımı, endişelerimi, huzursuzluğumu kendime saklıyorum. Hiçbir şeyin, insanların sevdiklerinden bir an bile ayrılmalarına değmeyeceğini ve bunun ayrılıklarda kavrandığını söylüyorum. Sayılı günler bir bir tükenirken, hasret daha da kabarıyor yüreğimde.
Otelin çay servisine, kurabiyelerimi ekliyorum. Açlık bastırıldıktan sonra kararlaştırılan saatte tiyatroya gidilecek. Tiyatro şehrin dışında. Oyun yarın. Dekor kurulup ışık yapılacak gecenin ilerleyen saatlerinde. Kalan eksikler oyun saatine dek tamamlanacak.
Burdur’un tıkış tıkış tiyatro salonundan sonra, sahnede ve seyir yerinde gözler kişileri arar oluyor. Salon sekizyüz izleyici kapasiteli. Sahne devasa. Klimalar yanmadığı için soğuk. Oyun günü yanacağı için ısınırmış? Çok amaçlı yapılan sahne, klasik çerçeve oyunlarına uygun değil. Dekorumuz derli toplu olsa da, sahneye yayılma zorunluluğu uyumsuzluğu oyunculara taşıyacak. Teknik ekibin ve ışıkçıların işi zor. Yaptığım kontrollerle miksere bağlayacağım iki Mini Disk (MD) aleti ve sahne gerisine koyacağım iki monitör sorunumu çözecek. Oyun saatine kadar rahatım.
Sevmek, tanımayla başlar.
Günlerden 9 Şubat Perşembe. Birkaç gün önce, boş zamanımızda Pamukkale’ye yada Aphrodisias’a gidilebileceğimiz konuşulmuş, istek şoföre iletilmişti. Havanın soğuk olması ve bir gün önceki zahmetli kar yolculuğu gözleri korkutmuş olmalı. Hiç kimse gitmeyi telaffuz etmiyor. Denizli Arkeoloji Müzesi’ni daha önce gezdiğim için, Pamukkale’de olduğunu biliyorum. Şehrin içinde bir ikinci müzenin varlığını usuma bile getirmiyorum. Tekstil sanayinin merkezlerinden biri olan Denizli’de, büyük satış ünitelerinin varlığı, önceki gelişlerimde usumda kalandı. Oğlumun, eşimin ve kızımın ihtiyacı olan tekstili hediye olarak buradan almak, uygun düşecek. Kalabalık bir grup, tarif üzere söylenen pasajı buluyoruz. Pasajın yanında “Atatürk ve Etnografya Müzesi.” Bir ara gezip görmeyi kafama koyuyorum. Dalıyoruz pasaja. Grup psikolojisi olmuş olacak ki, herkes bornoz ve havlu peşinde. Oysa giysiye dair çarşının varlığını da öğrenmiştik. Akıp giden onca zaman sonrası, ellerimizde torbalar, tiyatroya hareket saatine az bir süre kala, otele dönüyoruz. Grup yorgun, fakat, kavuşacağı insanlara hediye almanın keyfini yaşıyor. Habersizlikten, alış verişe katılamayanlar, hediye alamamanın hayıflanmasındalar. Müzeyi gezmeyi uttuğumun ayırdına çocukların anlatımlarından varıyorum.
Günübirlik turnenin azizliği, kendine yeteri kadar ayıramadığın zamandır. Şehri ilk kez görüyor olmak, gezip öğrenmedeki ayrıntıya ağız tadıyla varamama mahrumiyeti... Bunun için, genel bir fikir edinmeyi, derli toplu olması bakımından, dar zamanda müzeleri gezmeyi tercih ediyorum. Arkeoloji müzeleri o bölgenin asırlar öncesi geçmişini günümüze taşırken, etnografya müzeleri, daha yakın geçmiş zamanı sosyoekonomik olarak taşıyorlar bize. Sevmek, tanımayla başlar. Atalarımız her ne kadar; Kuru kuru kurbanın olayım, takır takır hayranın olayım.” sözüyle; görülmeden, tanımadan ne hayran olunur, ne de sevilir ikazını yapmışlarsa da, var olan olanakların kullanıldığı dahi söylenemez! Gezip görmek, yaşamı anlaşılır ve kavranır kılmanın önemli bir parçası. Geçmişi taşı toprağıyla, bu günde algılayabiliyor, değer verebiliyorsak, seviyoruz demektir. Zamanı, zorlayarak da olsa yaratmak, sevgiye değer çekilmesi hoş çiledir.
Akşam oyun küçük aksiliklerle başlıyor. İkinci perdenin sondan ikinci tablosunda Betil Özkan Akışık ayağını burkarak düşüyor. İzleyici mizansen olarak algılarken, ekip, atılan çığlıkla durumun vahametini hemen kavrıyor. Aslı, hem yardım, hem de oyunu kurtarmak adına adeta çırpınıyor ve başarıyla çıkıyor işin içinden. Selamda, Betil hanımı görmek, durumun hafif atlatıldığı kanısını uyandırıyor. Oyun sonrası, kamyon yüklemesi olduğu için geç dönüyoruz otele. Oğlum bekliyordur diye yine de arıyorum. Kızım ve Can Yoldaşımla görüşüyorum. Algı uyuyormuş. Uyandırılmasını istemiyorum. Sabah erken kalkacağımı, Algı’yla O okula gitmeden önce konuşmak istediğimi söylüyorum.
İnsani seçenekler, bürokrasi kıskacında ortadan kalkıyor.
Geç yatılan bir saat, delikli bir uyku ve 6.45’de uyanma… 10 Şubat Cuma’nın ilk saatlerine yatağımda kitap okuyarak başlıyorum güne. Algı, aradı arayacak heyecanıyla kulağım telefonda. Saat 8.00’e kadar bekliyorum. Söylediğim ya unutuldu, yada, alınganlık gösteren oğlum aramak istemedi diye düşünerek kahvaltıya iniyorum. Velican, uyuyamadığı için benden önce kahvaltıda. Kahvaltımı alırken, Aslı ve Özlem geliyorlar. Uykusuzluk ve yorgunluk gözlerinden akıyor. Betil hanımın ayağı, konulan buz tamponlarına rağmen şişmiş ve morarmış. Niye doktora gitmediğini soruyorum. “Grubu oyalarım” diye doktora gitmeyi reddediyormuş. Alelacele kahvaltımı yapıyor, odama çıkıyorum. Valizimi kapattıktan sonra, hareket etmeden önce birbuçuk saatlik zaman zarfında gezemediğim müzeye yönleniyorum.
Saat 9.00’da açılan müzeye, saat 8.40’da varıyorum. Yirmi dakika sokakta dolanıyorum. Açılmaya birkaç dakika kala, koruma görevlisi beni fark ediyor. Kapıyı açınca durumumu izah ediyorum. Beni içeri alıp, seksiyonların ışıklarını yakıyor. Güvenlik memuru aynı zamanda temizlik işini de yapıyor. Güzel etnografik parçalar karşısındayım. Zengin gümüş takılar ve el dokumaları, geçmiş zamana inat, zarafetleriyle ben buradayım diyorlar. Daha önce görmediğim değişik stildeki gaz lambaları, oldukça ilgimi çekiyor. “Can yoldaşım ne çok sever gaz lambalarını.” diye, geçiriyorum içimden. Görmediğine hayıflanıyorum. Görmüş olsaydı kim bilir ne sevinir ve keyif alırdı. İkinci katta eşyalarıyla birlikte Atatürk’ün yatak ve çalışma odalarını görüyorum. Güvenlik görevlisine, müzenin konak havasında olduğunu söyleyince; binanın eşrafa ait konak olarak yapıldığını, daha sonra parti binası (CHP) olduğunu, Atatürk’ün Denizli’yi ziyaretlerinde parti binası olan bu binada kaldığını, iki odadaki eşyaların ve yatak odasındaki yatağın, Ata tarafından kullanılan orijinal yatak ve eşyalar olduğunu söylüyor. Arta kalan zamanımın olduğunun farkında olsam da, otobüsün hareket saatini düşünmek, tedirgin edici. Bu tedirginlikle geziyorum müzeyi. Tedirginlik, konsantre olamamayı ateşliyor. Alınabilecek hazzı da silip götürüyor. Bir şeyi görev gibi yapma duygusu keyfimi kaçırıyor.
Otele girişimde, Betil hanımı özel bir arabaya bindirirlerken görüyorum. Demek ki, doktora gitmeye ikna edilmiş! Vacide hanım, doktora gidişin; kendisinin emrivakisi olduğunu söylüyor. Yarım saat içinde korkulan haber ulaşıyor. Ayaktaki kemiklerden biri çaprazlama kırılmış. Senaryolar yazılmaya, ihtimaller üzerinde durulmaya başlanıyor. Saatleri bulan huzursuz bekleyiş sonrasında, ayağı sarılı olarak getirtiliyor Betil hanım. Doktorun “Hareket edilmeyecek.” emri ve kontrol altında bulunması gerektiği talimatı; Ankara’ya iletilirken, bürokrasi kıskacındaki insani seçenekler birer birer ortadan kalkıyor. Aydın’daki oyunların iptal edilmemesi için Betil hanımın görevini üstlenen Vacide hanımın kararı Ankara’dan onay görünce, Aydın’a üç saat gecikmeli yolculuğumuz başlıyor. Otobüste, kırık ayağı sargılı bir hasta, hare hare telaşı insanlara yayılan bir tiyatro insanı, ilgileri üzerlerinde topluyorlar. Betil hanıma, “ağrınız sızının var mı” soruları sorulurken; Vacide hanıma, “olur olur, telaşlanmayın” telkinleri yapılıyor. Vacide hanım, oynayacağı sahneyi kendisi yazıp tekste ekletmiş olsa da, yedi yabancı gibi yanında suflöz Nemciye Özsümer ile yol boyu ezber telaşında. Ezbere ara verince de, yönetmen direktifleri yağdırarak, giysiler sandıktan gider gitmez çıkarılacak, gözden geçirilecek, daraltılma ve kısaltma tadilatları yapılacak, sahne provası alınacak…
Aydın’a zahmetsiz bir yolcuk sonrasında çiseleyen yağmur altında giriyoruz. Akdeniz iklimi yüzünü gösteriyor. Hava kapalı. Ancak ılık. Sokakları süsleyen turunçların portakal görüntüsü, doymuş insanın yiyeceğe kayıtsızlığını ve tenezzülsüzlüğünü gösteriyor. Motelimiz şehrin dışında. İki katlı motelin on yılları bulan eski yapının çağdaş görünümü ve işletme imgesi insana sıcaklık veriyor. Odaların temiz ve modernliği ile ikramları olan çay ve kahvenin varlığı imgelerini bütünlüyor.
İbobava (İbibik) demişler “yuvan niye kokmuş”, o da demiş “bu göt bendeyken nereye gitsem orayı kokuturum”.
Motele yerleşme safhasından sonra, önce tiyatroyu görmek, sonra, aç olan karnımızı doyurmak, sıralaması yapılıyor. Tiyatronun alnında “Devlet Tiyatroları Şükran Güngör Sahnesi” yaftasını görüyoruz. Yeni, modern ve üstelik kendi malımız olan bir binanın erinciyle giriyoruz içeriye. Önce binanın, bizim olmadığı bilgisini alıyorum. Sonra, çerçeve sahnesiyle hiçbir şeyin değişmediğini. Eski tas, eski hamam. Arada tellaklar değişiyor o kadar. Onların da tornaları aynı. Takılı kalmışız eski alışkanlıklarımıza ve öngörüsüzlüğümüze. İçim yanıyor ve acıyorum böbürlenip adam sıfatında ortalıklarda gezinenlere.
Işık ve ses odasına çıkıyorum. Ringe çıkmış acemi boksör gibi ilk darbemi kapı eşiğinde alıyorum suratıma. Afallıyorum. Sahneyi gören ön kısım, boydan boya sabit kalın camla kaplı. Sahneyi çıplak kulakla duymak olası değil. Dinleme ise, sistemden kaynaklı çözülemeyen hatasıyla sağlıksız ve çalışmaz durumda. Çalışıyor olsaydı bile, tiyatro efekti ve müziğinin duyulmayan bir mekandan verildiği nerede görülmüş? Verdiğiniz müzik ve efekt oyuna katkı yerine zarar verecekse, oyunu anlaşılmaz kılacaksa bunun izahı olabilir mi? Asal erek, anlamı kavranır kılmaya hizmet etmekse, bu oynayan insanla verdiğiniz sesin balans uyuşmasını aracısız duymanız demektir. Canlı icra edilen bir sanatta, değişkenliğin, alçalıp yükselmelerin olabilirliği göz önünde bulundurulursa; çıplak kulak ile takip ve her an tetikte durup refleks kullanma hem bir elzem, hem de doğası gereği vazgeçmesi olası olmayan bir şarttır.
Ankara’dan kontrole gelenlerin olduğunu öğrenmiş olmak; karşı karşıya olduğumuz açmazın boyutunu göstermesi bakımından çok önemli. Nasıl olur da, çıplak kulakla dinlenilmesi zorunlu olan bir işin önü (kaygısı ne olursa olsun) cam bölmeyle kesilir? Bunu anlamak, kavramak akıllara zararken, işi biliyorum diye gidenlerin, niye gittiklerinin, ne iş yaptıklarının hesabını, o binanın yapımına vergisi ile hayat veren insanlara vermeleri gerekir düşüncesindeyim. İçinde bulunduğum işi sabote etmeyeceğime göre, gönlümün arzuladığı performansa ulaşamasam da, yüz binleri bulan YTL’lik cihazları kullanmaktan ve sahneyi karşıdan görme isteğinden vazgeçerek, tuvalet kapısı önünde sistemimi kurmaya karar veriyorum. Bunu, üstün zekaya sahip olduğumdan değil, işin tabiatının gerekliliğinin o olduğunu bildiğim için yapıyorum.. Bir gün sonra, daha önce başka başka bölgelerden gelenlerin de, aynı kaygıdan benzer şekilde hareket etmiş olduklarını öğreniyorum. Camın sökülmesi, yada açılır kapanır şekle dönüştürülmesi sorunu çözecekken ve yapılması olası olan bir tadilat iken; olamayacak mimari hatalar da kendini gösteriyor. Apartman avlusuna kurulan Küçük Tiyatro, Sergi salonundan bozulan Büyük Tiyatro, Lise spor salonundan dönüştürülen Altındağ, eski Beşinci Tiyatro’nun bozulmasıyla oluşturulan Yeni Sahne, Sinema salonlarından dönüştürülen Akün ve Şinasi Sahneleri… eskilikleri ve olumsuzluklarına rağmen, fuayeden sahne arkasına bir geçit veya koridorla yol vermişliği göz önündeyken.; nasıl oluyor da yeni yapılan bir binada, sahne arkasına ulaşmak, ancak ve ancak binayı dışardan dolanmakla oluyor? Bunu anlayabilmiş, algılayabilmiş değilim bu zamanda. Fuayede tasarlanacak bir oyun, veyahut zorunlu bir geçiş için, kutsallık katmak adına herhalde binayı tavaf etme uygunluğu görülmüş
Dekoru hemen kuramayacağımızı, programdaki müzik etkinliğinin bitmesiyle sahnenin bize verileceğini önceden biliyoruz. Dekor yüklü kamyonumuzun neredeyse sahneye girecek kadar sahne kapısına yanaşıyor olması, çalışanların işlerini kolaylaştırıyor. Her yerde olması gereken, burada gözardı edilmemiş. Bu, belki de binanın en güzel yönü.
Hititlerin Fırtına Tanrısının Ege’de işi ne?
11 Mart Cumartesi’ye rastladığı için Matine ve Suare olmak üzere iki oyunumuz var. Işık, gece yapılmadığı için, erkenden başlanılıp matineye yetiştirilmesi gerek. Işıkçılarla tiyatroya gidip kısa sürede sistemimi kurduktan sonra müzeye gitme kararımı uygulamaya geçiyorum. Müzenin biraz uzak olduğunu, ancak, yürüyebileceğimi söylüyorlar tiyatro görevlileri. Hava ılık ve kapalı. Yağmur, bir yağıp bir kesiliyor. Aydın, Adnan Menderes Bulvarı dışında dar caddelere sahip olsa da, modern bir kent görünümünde. Kadın erkek ilişkileri, uygar görünüm veriyor. Bir çok iş yerinde eşleriyle çalışan kadınlar görüyorum. Kadınların çalıştığı mekanlar, bana, sertliğin kırıldığı, ölçülüğün takınıldığı, temizlik ve hijyenin olduğu izlenimi veriyor.
Yağmur kesilirken iyi de, yağdığı zaman durup bekleyemiyorum bir saçak altında. Zaman darlığı yürümemi gerektiriyor. Saçaklar altından yürümeye çalışsam da ıslanıyorum. Rahat bir yürümenin olmaması, yolumun uzadığı hissini yaratıyor. Yanlış bir yolda mıyım? Yaklaştım mı? Kuşkusunu kaldırmak için, ikide bir müzeyi soruyorum. İkiyüz metre ötesindeki müzeden habersizler, müzenin dağda olduğunu, yürüyemeyeceğimi, dolmuşla gitmem gerektiğini söylüyorlar. Ben, müze derken o başka şey anlıyordur, çevirisini yapıp; yön önsezime güvenip yoluma devam ediyorum.
Tipimin farklılığından kentin yabancısı olduğumu hemen anlıyorlar. Bu, başıma ilk gelmiyor. Belki de, bundandır güler yüzle karşılanıyor olmam. Müze uzmanı diye tahmin ettiğim genç bayan karşılıyor kapıda. Refakatçilik teklifinde bulunuyor. Teşekkür edince, beklemediği yanıt olmuş olacak ki, sendeleyen bir duraklama geçiriyor. Ben zahmet olmasın açıklaması yapınca toparlanıp; bunun kendisi için bir keyif olduğunu söylüyor.
Mihmandarım, Adnan Menderes Üniversitesi Arkeoloji Bölümü mezunu. Eserlerin yazılı açıklamaları yanında öyküleriyle dinlemek, bilmediklerimi, bilmek istediklerimi zarif bir mihmandara soru olarak yöneltip açıklamalı yanıtlar almak, her müze gezicisine nasip şans olmasa gerek.
Müze, zengin bir envantere sahip. Eserlerin tamamı yer yokluğundan sergilenemiyor.(Hep aynı sorun.) Aydın ilinde sürdürülen bir çok kazı merkezi var. Tespit edilip de hiç kazma vurulmayanlar da cabası. Prehistorik dönemin canlandırması ile başlayan müze, etnografik bölümle son buluyor. Müzede en ilginç parça, Hititlerin Fırtına Tanrısı. O bölgedeki kazılarda bulunmuş. Bilinen belgelerden, Hititlerin, yaşamadıkları var sayılan bir bölgede tanrılarının bulunmuş olması, yanıtlanması gereken soruları da beraberinde getiriyor. Belki, yeni kazılar bu sorunun yanıtını bulacak. Belki de, egeye ticaret yapan bir Hititli tüccarın, kendisini kötülüklerden korusun diye küçük tanrısını cebine koyup getirmiştir yorumu sürüp gidecek.
Müzeyi mihmandarla gezmenin yararlı olduğu kesin iken, ben bugüne kadar bilmediğim bir ayrıntıyı öğrenmenin erincine mihmandarımın sayesinde varıyorum. Bir çok müzede kafası ve kolları olmayan heykellerin (Tanrı heykelleri bunun dışında. Tanrılar bilinenler oldukları için bir bütün olarak yapılıyorlar.) sanatçılar tarafından aşamalı olarak yapıldığı... Heykel sanatçısı, genel görünümlü heykelini, kafası ve kolları olmadan siparişsiz yaparmış. Heykelinin yapılmasını isteyen varsıl kişi, beğendiği bu gövdeye kafasını ve kollarını ekleterek sahip olabiliyormuş. Kollar, sipariş vereni simgeleyen bir ayrıntının elde tutulması ile alacağı formun uygun olabilmesi için önceden yapılmıyormuş. Bu tür heykellerin bağlantı yerlerinde oyuk ve çıkıntılar bulunmaktaymış. Mihmandarım bu bilgileri heykelleri göstererek veriyordu. Verdiği bilgi bununla sınırlı değildi. Hemen her eser için ek bilgi verirken, altın sikkelerin bulunuşu ile ilgili bilgi, tanıdık geldi. Altın sikkeleri bulan çocuklar, önce kendi aralarında paylaşırlar. Sonra, senin az, benim çok. kavgasına girerler. Aileler de karışır işin içine. Jandarma olaya müdahale edip, olayın nedenini sorunca durum ortaya çıkar. Toplanan sikkeler (Ne kadarı toplanabildi?) müzeye teslim edilmiş.
Etnografya seksiyonunu gezerken, güzel kahve fincanları dikkatimi çekti. Üzerindeki yazıda Atatürk’ün kullandığı parçalar olduğunu öğrendim. Mihmandarım, Atatürk’ün dokuma fabrikası için Nazilli’ye sık sık geldiğini ve kaldığını söylerken, Aydın’a kahve içimlik kadar uğradığını ve kalmadığını iç burukluğuyla aktardı. İşte o fincanlar, sevgili Atamızın böyle bir uğramada kullandığı fincanlarmış. Bu hüzne yorum yapmak, Atayı bilmemek, tanımamak olur diye ağzımı açmıyorum.
Aydın için derler ki, “Dağından yağ, ovasından bal akarmış.” Dağındaki yağ zeytin, ovasındaki bal incir olsa da, Aydın’ın zenginliği bununla sınırlı değil. Topraklarının verimliliğinin yansımasını insanların yüzünden anlamak hiç de zor değil. İnsanların yüzleri daha bir güleç. Güleç yüz, sorunsuzluğu ve kaygusuzluğu ifade eder. Ben de, sevdiklerime kavuşmanın güleçliğiyle, bal (incir) almak için yola koyuluyorum. Yarına yolculuk var. Sevdiklerime…
Perde kapanmaz.
Öğrencilerini başına toplayan öğretmen, tiyatronun girişinde hararetli bir tartışmada. Oyunun başlamasına birbuçuk saatten fazla zamanın olması; “Çocuklar beklemekten sıkılacaklar” diye düşünmeme neden oluyor. Vacide hanım için sahne ve yerleşim provasının alınacak olması, beni kulise yönlendiriyor. Tadilatla, Betil hanımın kostümleri Vacide hanıma yakıştırılmış. Yeni mesler prova edilirken, bir taraftan da ezber geçiliyor. Vacide hanımın kendine olan güveni, telaşını ve heyecanını gizleyemiyor. O’nu tanımayana, sahneye ilk çıkıyor izlenimini verse de, bir ömür verdiğini kendisi de o heyecandan payını alıyor. Aksilikler üst üste gelir ya, gribal belirtiler zaman ilerledikçe daha bir belirginleşiyor. Rahatsızlığının artması, işini daha da zorlaştıracak gibi görünüyor. Giriş çıkışlara bakıldıktan sonra, iki kez alınabilen prova ile oyunun hazırlıkları tamamlanmış oluyor.
Biz biliyorsak, herkes biliyor zannından olmuş olacak ki; izleyiciye, zorunlu değişiklik ne matinede ne suarede bildiriliyor. Oyun dergisini edinmemiş olanlar, Vacide hanımın, başından beri bu rolü oynadığını zannedecekler. Edinenlerden bir çoğu ise, resimlere bakarken, Vacide hanımın Betil hanım olmadığının ayırtına bile varamayacaklar. Farklılığı fark edenler ise, kim bilir nasıl anlamlar yükleyecekler?
Normal akan oyunda Vacide hanımın sahnesi gelince, tüm sahne arkası tetik duruyor. Sanki, herhangi bir aksilikte sahneye fırlama lüksleri varmış gibi, kalp çarpıntısının pençesindeler. Oysa, izleyici ile yüzyüze kalanın duyduğu kalp çarpıntısını bir çoğu ne duymakta ne de bilmekte. Hele bir de böyle olağan üstü bir durumun kalp çarpıntısı…
Vacide hanımla aynı sahneyi paylaşacak olan Aslı ve Özlem ise; yardım etme ve refleks kullanma beklentisi içindeler. Ancak, bu beklenti boşa çıkıyor. Vacide hanım, yönetmen olarak her ne kadar Betil hanımı yönlendirmiş olmuş olsa da, kendine has bir üslupla oynaması ve habersiz izleyiciden alkış alması, hem kendisini hem de kulistekileri rahatlatıyor.
Bir insan kendi kararıyla bu stres ve sıkıntı dolu anın içine niye girer? sorusunun yanıtını hiç düşünmeden “perde kapanmaz” söyleminde ifade etse de; Vacide hanımı birazcık tanıyor olmamdan dolayı “tiyatro ahlakı bunu gerektirir ve bize böyle öğrettiler” diyeceğini biliyorum. Kim bilir, böyle bir zorunluluğun verdiği haz, belki de başrol oynamanın verdiği hazdan daha yeğdir? İşe yarıyor olmak ve yüklendiği sorumluluktan yüz akıyla çıkmak… Bence, gönüllü ve özverili yapılan işin ödülü, sıcağı sıcağına yüz okşayıcı bir teşekkür iletisidir. Bunu bilmemek, göstermemek yöneticilerin affedilmez zaafı olsa da, işi yapanın bunu görmemesi, duymaması değerbilmezlik olarak algılandığı için, özverililerin de pesimist olmalarının yolları açılıyor. Oysa, kişi, bedenindeki çalkantıyı sancılı yaşasa da, üstlendiği görevi başarıyla sonlandırmanın mutluluğunu gözleriyle ele veriyor. Bu gözlerin beklentileri, hak ettikleri yeri, karşısındakinin de fark edip değer vermesinden başka ne olabilir ki?.
Suare sonunda, yüz akıyla bir turneyi tamamlamanın mutluluğunu tüm ekip yaşıyordu. Buna bir de eve dönmenin mutluğu eklenince, sahnenin toparlanması sanki bir çırpıda gerçekleşti. Dekor yüklemenin yorgunluğu otobüste kendini gösterse de, dönüşün mutluluğu ve telaşıyla dönüldü otele. Ve gecenin o karanlığından, gündüze uzanan saatlerinde dönüş yolculuğu başlayacaktı. Sabah, baharın müjdecisi badem çiçeklerinin açtığı Aydın’dan, kar yağışının devam ettiği Ankara’ya dönüyor olmanın kanat vuruşları olacaktı yüreklerimizde.
(*) Bu yazı Kıbrıs’ta yayınlanıp; Almanya, Avustralya, Azerbaycan, Bulgaristan, İngiltere, KKTC, Kosova, Macaristan, Makedonya, Mısır, Romanya, Türkiye, Ukrayna, Yunanistan ülkelerine dağıtımı yapılan Uluslararası Türk Dili, Edebiyat ve Çeviri Dergisi “Turnalar”da yayınlanacaktır.
yazar@tiyatrokeyfi.com |